Cuma, 23 Ekim 2009 08:15

Gazetemizi devamlı okumayanlar, köşe yazarlarının aynı büyük manzaranın detaylarını kendi anlayışlarına göre devamlı işleyip durduklarını görünce: “Bunların düşünce ufukları sınırlı mı? İslâm Dîninin, Risâle-i Nûr dürbünü ile tedkîkinden başka bir konu ile ilgileri yok mu?” diye düşünebilirler…

Zaman zaman bu kabil tenkîdlere muhâtab olmuşuzdur. Ancak, her insanın tefekkür dünyâsında esas teşkîl eden bir ana fikir bulunur. Hissiyât ve fikriyâtı bunun üzerinde hareket eder. Bu temelden hareketle, teferruâtı ince ince işler. Kendisinin beğendiği ve diğer insanlara da beğendirmek istediği eserler verir.

Bizler, bu gazetenin gönüllü okur – yazarları, Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve birliğine inanmış; O’nun yüce peygamberi Hz. Muhammed’e (asm) bütün samîmiyeti ile bağlanmış kişileriz. Bizim için, bütün davranışlarımızda Allâhu Teâlâ’nın emir ve yasakları temeldir. Resûlullâh olduğundan şüphe etmediğimiz, son peygamber olduğuna ve kendisinden sonra başka bir nebî gelmeyeceğine kesin inandığımız Hz. Muhammed Mustafâ’nın (asm) hâl ve tavırları, numûne-i imtisâlimizdir.

Evet, bir imtihan dünyâsında olduğumuz ve inancımızın bütün esaslarını hayâtımızın her safhasında tatbîk edemediğimiz ayrı bir konudur. Bu husûsta niyetimizle, kasdımızla hedefimizden ayrılmamaya gayret ediyoruz. Amelimizdeki eksiklerin farkında oluyoruz. Bunları düzeltmeye çalışıyoruz. Bu konuda da, ortak meşveret alanımız olan şu gazetede, hatâ ve sevaplarımızı müzâkere eder gibi, müdâvele-i efkârda bulunuyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm vâsıtası ile bizlere bildirdiği dîn-i mübînin inceliklerini—her insanın gücü buna yetmeyeceği için—bir hocadan, bir âlimden, bir mürşîdden, bir üstâddan ders almak ihtiyâcını duyuyoruz. Bunun için de, bu zamanda, doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu hayâtı ve eserleri ile bizlere bildiren, Üstâd Bedîüzzamân Saîd Nursî’nin Risâle-i Nûr Külliyâtını efkâr ve etvârımıza esas alıyoruz.

Umûmî mâ’nâda aynı inançları paylaştığımız bâzı kardeşlerimizin, bizim bu eserlere ve müellifine kavî irtibâtımızı ve muhabbetimizi anlayamadıklarını görüyoruz. “Ehl-i sünnet mezheplerine mensûbiyet sizlere yetmiyor mu? Bu meşreb bağlılığı da neyin nesi? Her düşünce ve hareketinizde bu eserlerden örnekler vermek; üstâd kabûl ettiğiniz zâttan iktibaslar yapmak fazla olmuyor mu?” diyenlere rastlıyoruz.

Bu gibi, bilgisizlikten veya sathî bakıştan nebeân eden düşüncelere karşı söyleyebileceğimiz tek söz var: “Sizler gibi, Kur’ân ve Sünnetin asrımıza verdiği mesajları kendiliğimizden idrâk edecek bir kâbiliyete sâhib olmadığızdan olsa gerek, böyle bir âlimin arkasından yürümek lüzûmunu duyduk. Eğer, rehber kabûl ettiğimiz bu zâtın gerek yaşayışında, gerek İslâmiyete âit nakil ve yorumlarında, aslına uygun olmayan bir durum varsa, lütfen bize bunları gösteriniz. Aksi halde, şevkimizi kıracak, yolumuza gitmemize engel; hattâ, ebedî helâkimize sebep olacak bu mâ’nâsız ve mantıksız tenkîdlerden vazgeçiniz.”

Şahıslarımıza âit kusûrlar bulunabilir. Bunların bütün bir cemâate teşmîli insâf ölçülerine sığmaz. “Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnûn oluruz.” Aynen öyle de; hatâlarımızın gösterilmesinden ve haklı îkazlardan memnûn olacağımızı ifâde etmeliyiz. Zâten, çoğu kardeşlerimiz yazıları ile bu mevzûda birbirine ayna olmaya; hak ve hakîkâtin devamlı hâtırlatılmasına gayret ediyorlar. Meselâ, bu konuda muhterem Nejat Eren’in geçenlerde yayımlanan “Nûr dâiresinin özlü bir târifi ile Nur Talebesinin sorumluluk ve vasıfları” başlıklı yazısı, eskilerin “efrâdını câmi’, ağyârını mâni” dedikleri çok güzel bir örnektir.

Aynı nüshada, makalenin sağındaki “Fıkıh Günlüğü”nün “Hakkın hâtırı âlîdir” başlıklı yazısı da benzer bir şekilde gerekli îkaz vazîfesini yerine getirmektedir. Tevâfuka bakın ki, her iki yazıda, komşu sütunlarda, “Hakkın hâtırının âlî” olduğu zikredilmekte… Bu bakımdan, bizler hakkı her şeyden yüksek tutmak ve onun hâtırı söz konusu olduğunda başka hâtırlara bakmamak gerektiğini ders almış insanlar olarak, hakkın söylenmesinden, istenmesinden, yüceltilmesinden gocunmayız ve aksine memnûn, mesrûr oluruz…

Bizim dîn ve dünyâya bakışımız, günlük ve anlık değişmelere göre değildir. İstikrarlı ve sâbit temeller üzerine kurulmuştur. Gelişme vardır; ama, bu müsbet bir şekildedir: Temeller üzerine yükselme, yücelme tarzındadır. Günübirlik menfaat hesâbı, bizim düşüncemizde yer bulamaz. Aksi halde, sözümüz başka, amelimiz başka olur ki; bu ne inancımıza, ne hayât felsefemize yakışmaz. Azîz Üstâdımızın dediği gibi: “Biz dîni severiz. Dünyâyı da yine dîn için severiz!”
 
EKREM KILIÇ

23.08.2009 Yeni Asya