Pazartesi, 24 Mayıs 2010 13:16

Hüseyin Yılmaz
Önce Kelâm
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Her kademeden hocanın resm-i geçidini tâkib ediyoruz. Profesörler, doçentler, asistanlar bir biri ardı sıra kürsüye geçip tebliğlerini takdim ediyorlar. Tebliğlerin müşterek tarafı, “Risale-i Nur”... İşte başlıklardan bir kaçı: “Risâle-i Nur ve Modern Sanat, Bediüzzaman ve Sinema, İnsan ve Estetik, Kılasik ve Modern Edebiyat Bağlamında Risale-i Nur’un İşlevi” ve diğerleri.

İyi niyetle tertiplendiği muhakkak olan toplantının ismi: “Risâle-i Nur ve Sanat Çalıştayı”... Hatiblerin dillerinden ruh ve aklıma hafakanlar yaşatan “tilcik”ler, hastahaneden fırlamış akıl hastalarının derbederliği içinde dökülüyor:

“Çalıştay, sezgisel, söylem, süreç, bilimsel, bilim, kutsallaştırmak, geleneksel, şiirsel, esinlenmek, kamusal, görsel, kurgusal, fiziksel, sanatsal, kurumsal, içsel, zihinsel, duygusal, toplumsal, bağlam, özümseme, sorun, etken, öyküleme, tanık, yaşam, özgün, yönseme, kavram, biriciklik...”

Kirli, yıkıcı bir akıntının sürüklediği bu süprüntülerin bir Risâle-i Nur toplantısında işi ne, diye haykırmamak için dişlerimi sıkıyorum. Altı bin sayfalık cuhânşümûl bir külliyatta yeri olmayan bu soysuz, köksüz, mûsikîsiz “tilcik”ler Nur Talebelerinin dillerinde ne arıyor? Tahribkârlığı hıyanete çok yakın bu şuursuzluğa, Nur Talebeleri nasıl râzı oldular?

Bugün bütün dünyanın müşterek malı olma istidadı taşıyan ve o yolda ilerleyen Risâle-i Nur Külliyatı’nın bağrında çiçekler açtığı bir dili öldürmek için bizzat şâkirdlerinin bu kadar heveskâr davranmaları anlaşılabilir şey mi? Bediüzzaman ve Risale-i Nurların dilini yaşatmak, herkesten önce şâkidrlerinin vavzifesi; iman, iz’an ve haysiyet borcu değil mi?

Maksadı tam da bin yıllık bir irfânı, târihi ve İslâmiyet’i gizlemek, ölüme mahkûm etmek olan dil tahribkârlığına teslim-i silâh etmenin ötesinde, bu kadar istekli olmak kabul edilebilir mi? Bediüzzaman’ın hasımlarının maksadına bu kadar hizmet eden bu şuursuzluğu müsamaha ile karşılamanın imkânı var mı?

Görülmüyor mu ki, beş on yıl sonra bu şeni gidişatın tabiî neticesi, Risale-i Nurları sadeleştirmeye mecbur kalmaktır. Risâle-i Nurları sadeleştirmenin en dürüstçe ifâdesi: Bediüzzaman ve Risale-i Nurları öldürmektir. Bin yılda teşekkül etmiş, bütün mefhum ve kelimeleri ile irfân, târih, mefâhir ve dinimizden nişanlar taşıyan bu zengin ve mutantan dil ile hayat bulmuş bu muazzam eser külliyatını üç beşyüz “tilcik”e aktarmak, bütün yıldız ve güneşlerini söküp mumların zifirî karanlığına uçsuz bucaksız asumanı mahkum etmektir.

Risâle-i Nurları kesin bir zaruretle dünyanın belli başlı dillerine tercüme etmekle, Türkçe konuşanlar için sadeleştirmek arasında benzerlik kurmak, akıldan istifa etmek demektir. Bir ummanı bir başka ummana bağlayabilirsiniz, ırmağa değil... Kabiliyetleri Osmanlıca’ya yakın sair dünya dillerine tercüme etmek, hem çok daha kolay, hem de zarurîdir. Ama kasıtlı bir müdâhale ile istikrarına izin verilmeyen, devamlı ve hızlı bir şekilde tahrib edilen zavallı bir dilin enkazına Nurları aktarma gayreti, Süleymaniye’nin zengin malzemesi yağmalanmış döküntü enkazıyla mabed yapma gayretinden daha zavallıcadır.

Tüarkiye’de dil dâvâsı, din dâvâsıdır: Din, irfan ve târih dâvâsı... Herkesten çok bu dâvânın şuurunda olması gereken Nur Talebelerindeki bu gafleti kabullenmenin, iyi niyetle izâh etmenin imkânı yok.