Salı, 21 Eylül 2010 11:09

Tarihi Ve Sosyal Değişim Sürecinde Bediüzzaman Said Nursi’nin Mardin Hayatı



1.Tillo’dan Cizre’ye

A. Miran Aşiret Reisi ve Hamidiye Alayları

Bediüzzaman 1894 yılının yaz aylarının sonlarına doğru Tillo’da meşhur Kubbe-i
Hasiye’de inzivada iken gördüğü bir rüya üzerine Hamidiye Alayları paşalarından
Miran aşiret reisi Mustafa Paşa’yı, yaptığı zulümlerden vazgeçirmek ve hidayete
davet etmek için kendisini, Van iline bağlı Gürpınar ilçesinin Norduz
yaylasındaki çadırında bulur. Onu zulümden vazgeçirmeye, tövbe edip namaz
kılmaya dâvet etmesi üzerine, Paşa Cizre’de bulunan kendisine bağlı alimleri ile
ilmî münazara teklifinde bulunur. Bediüzzaman teklifi kabul eder ve yola
çıkılarak Cizre’ye varırlar. Cizre’de Bani Hanı’nda gerçekleşen münazaradan
gâlip ayrılır. Bazı olaylardan sonra Mustafa Paşa’dan tövbe sözü alarak
Cizre’den ayrılır. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler Tarihçe-i Hayat adlı eserde
geçmektedir. Tekrara girmemek için burada anlatmayacağız. Ancak bir süre sonra
Paşa, yine eski haline dönmüş ve zulmünü arttırmıştır. Aşağıda bir nebze
okuyacağınız olaylar da gösteriyor ki Molla Said, Mustafa Paşa’yı sadece
hidayete dâvet etmekle kalmamış, aynı zamanda büyük zulümlerden de vazgeçirmeye
çalışmıştır.
 

Daha henüz on yedi yaşında genç bir delikanlı olan Molla Said’in cesaretini
öğrenebilmek için muhatabını iyice tanımamız gerekir ki, o yaşta bir gencin
nasıl fıtri bir şecaate malik olduğunu ve bunun ilerideki hayatına nasıl
yansıdığını bilelim. Dilerseniz Miran Aşiret Reisi Mustafa Paşa’yı ve Hamidiye
Alaylarını bir nebze anlatalım.

Osmanlı devletinin son dönemine rastlayan Hamidiye Süvari Alaylarının kuruluşu
1891 yılında çıkarılan elli üç maddelik nizamname ile gerçekleşir. Sultan
Abdülhamîd, doğuda kurulacak askerî alayların çeşitli faydaları olacağını ümit
etmekteydi. Doğu Anadolu’da âsâyişin bozulmasına sebep olan aşîretler bu olaylar
sâyesinde hem inzibât altına alınmış, hem de Ermeniler karşısında
teşkîlâtlandırılmış olacaktı. Ayrıca Rus ordularına karşı kullanılabilecekti. En
mühimi ise, yabancı devletlerin aşîretler üzerindeki tahrik ve propagandası
önlenmiş olacaktı.
Bu alaylar, dört bölükten az, altı bölükten fazla olmamak üzere; her bölük dört
takımdan, her takım da 32 neferden noksan, kırk sekiz neferden fazla
olmayacaktır. Her alay en az 512, en fazla 1152 kişiden meydana gelecektir. Her
dört alay bir liva sayılacak. Büyük aşîretlere bir veya birden fazla alay, küçük
aşîretlere ise bir kaç bölük kurma hakkı verilecek şekilde düzenlenir. Ayrıca
her alaydan bir çocuk seçilerek İstanbul’a gönderilecek, orada süvârî mektebinde
tahsil gördükten sonra mülâzımlık rütbesiyle memleketine ve alayına dönecekti.Nizamname hazırlanıp kabul edildikten sonra IV.Ordu komutanı Müşir Zeki Paşanın
komutasında Hamidiye Alayları hayatiyete geçirildi.1893 yılında Doğu ve
Güneydoğu’daki aşiret reisleri adamlarını toplayıp İstanbul’a gelerek Sultan
İkinci Abdülhamîd Hanı ziyâret ettiler ve bağlılıklarını arz ettiler. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han da onların her birine hediyeler ve nişanlar vererek taltif
etti. Böylece merkezî otorite ile aşîretler arasında önceden olmayan diyalog
kurulmuş oldu.Ancak aşiret hayatına alışmış olan bu insanlardan askeri birlik
teşkil etmek çok zordu.Zaten bu durumları bilen Sultan İkinci Abdülhamîd Han,
aşîretlere karşı devamlı hoşgörü ve sabırla muâmele edilmesini tavsiye etti.


Hattâ irâdelerinin birinde; “Normal askerî birlikler gibi hareket etmeleri
imkânsız ise de, hiç olmazsa bu sâyede disiplin altına alınmış ve netîcede günün
îcâblarına göre, az da olsa, eğitilmiş olurlar.”
diyordu.(1)
Sultan II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem
verdi. Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler,
Abdülhamid"in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamid"in
getirdiği çözümün çatısını da "Hamidiye Alayları" oluşturdu. Abdülhamid"in
ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğu"daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek
bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdi.
Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye
karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete
olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.

Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid"in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve
bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede
Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul"da eğitilmesi, bölgeye gönderilen
din adamları yoluyla "Osmanlı" bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da
vardı. İstanbul"da "aşiret mektepleri"nin açılması, bölgedeki medreselere maddi
destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturuyordu. Abdülhamid, ayrıca,
yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.

Prof. Dr. Ercüment Kuran, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askeri okullarda
okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna
tayin edilmesinin önemine işaret eder ve hükmünü "Doğu Anadolu halkının
devletle bütünleşmesinde Abdülhamid"in hizmeti büyüktür"
şeklinde verir.
Askeri bir misyonu da yerine getiren alaylar, doğudaki Rus destekli Ermeni
çetelerine karşı koyar, gerilla tipi savaş verir.(2)
Bediüzzaman daha sonra yayınlanan Münazarat adlı eserinde Doğu vilayetlerine
Hamidiye alaylarının etkisini ve sonuçlarını şu veciz ifadelerle dile getirir
"Evet, sırrına, şunun sâye-i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle
ilâç göndermek, hattâ dâü’1cû ile karın ağrısına müptelâ olan emsâlinize hazım
ilâcı hükmünde olan iâne toplamak, yahut eşkiyâlık ve husûmet derdiyle mültehap
bulunan o vücuda, iltihâbı tezyid eden Hamidîlik icrâ etmek ve ilâ âhir, acaba
tedâvi mi, yoksa tesmîm midir, melekü’1-mevte yardım etmek midir?
İşte mâhiyet-i istibdâdın timsâli budur. Zîrâ, sâbıkta, Padişah kendi yerinde
mahpus gibi oturuyordu, bîçare milletin hâlini anlamıyordu, yahut zaaf-ı kalb ve
kuvvet-i vehim ile anlamak istemiyordu, yahut mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve
mütekalkıl olan tabiatı, anlattırmaya müsâit değildi. İşte hükümetteki istibdâda,
her şeydeki istibdâdı kıyas ediniz. Hattâ, taklidi tevlid eden ilmin istibdâdı
dahi böyledir.(3)
Bediüzzaman henüz 17 yaşında iken gözlemlediği Hamidiye Alaylarının durumunu,
feodal yapı içerisinde bulunan aşiretler aracılığıyla Doğu vilayetlerinin
derdine derman olamayacağını, aksine hastalığı arttırıcı ölümcül etkilerini
gözler önüne serer. Bu nedenle Bediüzzaman Hamidiye Alaylarının işleyişine karşı
gelmiştir.Bu konuda Mustafa Paşa örneğinde olduğu gibi yanlış uygulamalara karşı
tavır geliştirmiştir.Öte yandan Münazarat adlı aynı eserinde kendisine izafeten
talebeleri tarafından dile getirilen görüşlere baktığımızda,Bediüzzaman’ın
yukarda aktardığımız görüşleriyle bir çelişki var gibi görülmektedir.Bu ifadeler
şöyle:” Râbian: Üstâdımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebîlerin
şiddetli desîse ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i
İslâmın kısm-ı âzamının halîfesi olmak; hem, bîçare vilâyât-ı Şarkiyenin.bedevî
aşâirini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye
onları sevk etmesi, Hamidiye Camiinde her Cuma günü bulunması, şeâir-i
İslâmiyeye elden geldiği kadar mürâât etmesi, dâimâ Yıldız dairesinde mânevî
üstâdı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenâtı için, Üstâdımız,
bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevî velî hükmüne geçtiğini kanaat
etmişti”
.(4)

Her iki ifade iyice incelendiğinde aslında her hangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Çünkü Bediüzzaman gerçekten Sultan 11.Abdülhamid’in şahsını sevdiği
gibi aynı zamanda onu bir nevi veli makamında kabul etmiştir. Yani şahsı
konusunda bir tenkitte bulunmamış, aksine övmüştür. Ancak Bediüzzaman o zatın
icraatları konusunda yapılan yanlışlıkları da dile getirmekten çekinmemiştir.Hamidiye
Alayları konusunda da düşünce olarak müsbet karşıladığını Doğu’da bu tür bir
yapılanma ile Bedevi aşiretlerinin eğitim yoluyla medeniyete kavuşturulmasını
müsbet bir icraat olarak gördüğünü yukarıda geçen ifadelerden anlıyoruz.;fakat
bu yapılanmanın fiiliyatta olumlu bir sonuç getirmediğini bizzat olayları
yaşayarak gözlemlemiştir.Yani düşünce iyi ama icraat ve sonuç kötü olmuştur.
Bediüzzaman’ın medrese ve talebelik hayatından ilk defa sosyal hayata girişine
sebep olan portrelerden biri olan Mustafa Paşa, Cizre’de doğmuş olup, doğum
tarihi konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Zamanın en güçlü
aşiretlerinden Miran Aşiretinin ağasıdır. Temer Ağanın oğlu olup, İbrahim Ağanın
da torunudur. Çok iri yarı, bakışları sert ve keskin, sakallı birisidir. Miran
Aşiretinin 11 oymağı olmakla beraber, bunların en önemlileri; Berkeleyi, Sinika,Varasali,
Aliyuki, Hürika, Dükeliya idi. Kendisi Berkeleyi Oymağından olup bu 11
kabilenin, oy birliği ile tüm Miranların başına geçmişti. Halk arasında
özellikle onu çekemeyen bazı aşiretlerce de Misto-i Miri (Büyük Musto) diye
anılırdı.
Sultan Abdülhamid, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hamidiye Alay Komutanları teşkil
etmek üzere, doğuda bulunan tüm aşiretleri İstanbul’a çağırmıştı. Çok akıllı ve
zeki olan Mustafa Paşa, kendisi gibi iri yarı olan 500 adamını hazırlayıp, yayan
atları ile birlikte yola çıkarlar. Üç aylık bir süreden sonra nihayet İstanbul’a
varırlar.
Padişah Sultan Abdülhamid, tüm Doğudan gelen kabileleri önce görmek için bir
resmî geçit düzenlettirir. Resmî geçitte, önünden geçen her kabileyi gözler ve
not aldırtır. Sıra Cizre’den gelen aşiretlere gelince, hep birbirine benzeyen
iri yarı, cüsseli olan bu adamları ve giyinişlerini görünce, derhal bunlara bir
yemek verilmesini, davranış ve hallerini yerinde görmek istediğini yanındakilere
emreder. Cizre Miran aşiretleri temsilcileri olan 500 kişiye bir yemek verilir.
Padişah da onları yemekhaneden seyreder. Mustafa Paşa askerlerine tüm yemeği
bitirmelerini söyler. Yemeği de çatal kaşık kullanmadan, kollarını sıvayıp, elle
yerler. Tabak diplerinde hiçbir şey bırakmazlar. Bunu gören padişah berat ve
nişanlarını taktırır. Çok geniş yetkileri ona tanır. Böylece emrinde üç alay
kurmasını ferman buyurur.
Mustafa Paşa Cizre’ye gelir gelmez, tüm çevre aşiretlerinden1893 yılında üç alay
kurar ve Cizre’deki Hamidiye kışlasını yaptırır. Geniş bir nüfus araştırması
yaparak, her ağanın kaç insan savaşa çıkarabileceğini belirtir. Mustafa Paşa
doğrudan padişaha, askerî yönden de 6. Liva olan Erzincan Müşirliğine bağlıydı.
Padişah kendisine çok geniş yetkiler tanımış olup hakkında gelen şikâyetleri
bertaraf etmiştir. Aynı zamanda her ay, İstanbul’dan asker başına bir kese altın
gelirdi. Miran ve diğer bağlı aşiretler göçer olmakla beraber, yerlilerden
birçok üst düzeyde askerler seçilmişti. Bunlardan Fettah Ağa binbaşı, Hacı Zuraf
yüzbaşı, Tayan aşiretlerinden Şeyhmus-ı Kerevan yüzbaşı, Tahir Ağa Hamidiye
Askerî Kaymakamı idiler. Ordusu tam teşekküllü ve kuvvetli olup, hem kendi
imkânları, hem de İstanbul yardımları ile beslenirdi.
Okuma yazması olmamakla beraber, kültür tartışmaları düzenler ve âlimleri
yarışmalara alırdı. Bir çok âlim ailesinde ve aşiretlerinde barınırdı. Bu arada
devamlı bir kâtibi yanında olurdu. Molla Sadık Zade Abdullah Efendi onun
kâtipliğini yapar, Abdullah Şeyh Ali’de onun masrafdarlığını yürütürdü. Mustafa
Paşa çok akıllı biriydi. Cizre’de çok erkekli ve değişik mahallelerde oturan
aileler, kendi kızlarını onlar istemeden çağırıp kendisi vermiştir. Bu
hareketiyle de Hamidiye Alay Paşalığını sağlama almıştır(5)
Sultan Abdülhamid Han’ın geniş yetkiler tanıması ve feodal yapının bir gereği
olarak zor kullanma ve eziyet verme girişimleri olmuş, üç alayın barınıp
yerleşmesi, hayvanların beslenmesi için arazi işgallerinde bulunmuştur.


1899-1902 yıllarında Musul’da valilik yapan Ebubekir Hazım Paşa (Tepeyran) Miran aşireti
ile ilgili anılarında, Mustafa Paşa’nın bazı davranışlarından ve bazı yanlış
hareketlerinden dolayı hoşnutsuzluğunu dile getirir. İşte o olaylardan bazıları:
Bağdat Demiryolları çalışmalarına katılan Alman Dr. Paul Rubach, 1901 kışında
Musul’da Dicle’nin iki yakasını tutmuş olan Mustafa Paşa’nın adamları tarafından
haraca bağlandıklarını anlatır. “Avrupa’dan getirilip Samsun-Diyarbakır
tarikiyle El-Cezire Çölünün kenarına (Diyarbakır’a) kadar katır ve deve ile,
oradan da Güneye doğru kelekle sevk olunan malların dahi aynı vergiye tâbi
tutulduğu cevabını aldım… Günlük ihtiyaç maddelerinden sayılan pek çok şeyin, bu
arada petrolün fiyatı üç dört misline fırlamıştı. Mustafa Paşa, Cizre ile Musul
arasında bulunan elli kadar İslâm ve Hıristiyan köyünü iki sene içinde yağma,
tahrip ve köylüsünü tard ve tedip etmişti… Daha sonra iki sene evvel ekili olan
bütün tarlalar büsbütün terk ve ihmal edilmiş bir halde bulunuyordu.”
İşte Devlet Arşivlerinde geçen belgelerle Mustafa Paşa’nın bazı vukuatları: 23
Nisan 1892 tarihli vesika; Musul Emlak-ı Hümayun Komisyonu Riyaseti’nin 11 Nisan
1308 tarihini taşıyan telgrafında, Diyarbekir Vilayeti’ne tabi Miran Aşiret
Reisi Mustafa Paşa’nın bir hayli atlı ile bir köye hücum ettikleri, bir çok
hayvanı gasp ettikleri, birkaç insanı katlettikleri, on-on beş evi yıktıkları
ifade edilmiştir.(6)
21 Eylül 1901 tarihli vesika; Diyarbekir Serkomiserliği’nden Zabtiye Nezareti’ne
gönderilen şifreli telgrafta; Cizre Kazası’nın Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa
ile damadı Tahir Ağa’nın tahrikiyle Miran ve Keçan aşiretlerinden iki yüz atlı
ve üç yüz yayan yani beş yüz aşiret mensubu, Cizreye yarım saat mesafede bulunan
dört köye hücum etmişler, mallarını, koyun, öküz ve diğer hayvanlarını gasp
ettikleri gibi, evlerini de yıkmışlardır. Bu arada açtıkları ateşin isabet
etmesi sonucu, çocuğunu emzirmekte olan bir kadın hayatını kaybetmiştir.(7)
21 Temmuz 1902 tarihli vesika; Serasasker Rıza Paşa, Mustafa Paşa’nın bunca
yaptıklarına rağmen, henüz hakkında hiçbir şeyin yapılmamış olmasından
yakınmıştır. Rıza Paşa, Mustafa Paşa’nın yaptıklarına karşılık benzerlerine
ibret olacak şekilde bir muamelenin yapılmaması halinde, bu durumun kendilerini
cesaretlendireceğini ve neticede zülüm yapanların sayısının artacağını dile
getirmiştir. Böyle bir durumun bölgede hasarlara ve zararlı faaliyetlerin
artmasına yol açacağını, yapılan şikâyetlerin tahkik edilmesi gerektiğini, olayı
soruşturacak bir heyetin oluşturulmasını, bir divan-ı harbin kurulmasını da
istemiştir(8)
Devlet Arşivinde birçok benzeri şikâyeti havi vesikalardan verilen yalnız bu üç
örnek bile, Mustafa Paşa’nın neler yaptığını ciddi bir şekilde ortaya koymakta
ve çok genç yaştaki Molla Said’in niçin, Mustafa Paşa’yı öldürmekle tehdit
ettiğine açıklık getirmektedir.(9)
Miran aşireti reisi Mustafa Paşa, Cizre kazası ve havalisinde seyyar ise de,
Musul vilayeti ahalisi ve aşiretlerine zarar vermektedir. “Bütün gençlik hayatı
Musul hapishanesinde geçmiş gibi olan bu haydut Paşa’nın, Hamidiye Alayları’na
girmesinden sonraki cinayetlerinden dolayı muhakeme altına alınması için gereken
irade bir türlü çıkmadığından, bu cinayetlerde kendisiyle ortak olanlardan ele
geçirilebilen şahıslar yıllardan beri muhakemesiz, hükümsüz Musul hapishanesinde
bulunmakta idiler… Miran aşireti, Arap aşiretlerinden Gergerilere taarruz ederek
yapılan çarpışma da Araplardan pek çoğu öldürülmüş ve bir çok hayvanların ele
geçirilmiş olduğu;… haberleşerek çarpışmayı… itiraf ettiği halde… Dördüncü ordu
Müşiri Zeki Paşa ‘Mustafa Paşa saltanat-ı seniyyenin gerçek kullarındandır. Bu
tür hareketlerde bulunmaz’ diye hiç utanmadan sıkılmadan onu temize çıkarmağa…
çalışmaktadır.”
Bediüzzaman 1902 yılında Van’da iken Mustafa Paşa ile yıllar sonra tekrar
karşılaşır. Geravi aşireti reisi Şeker Ağa ile Paşa’yı barıştırır. Paşa’ya
dönerek tevbesini bozduğunu ve salimen Cizre’ye varamayacağını ifade eder.
Gerçekten de Paşa 1902 yılında, yayladan Cizre’ye dönerken, Cizre-Şırnak
arasında meydana gelen aşiret kavgalarının sonunda serseri bir kurşunla
öldürülür. Aşiret kavgası sona erer, aşiretler ayrılırken, kimin tarafından
atıldığı bilinmeyen bir kurşunla Paşa öldürülmüştür. Naaşı Cizre’ye getirilmiş
ve kendisine ait olan, şimdi Cizre Mezarlığındaki kabrine gömülmüştür.
Henüz çok genç yaşta olan Molla Said’in birkaç aylık Tillodan Cizre’ye olan
seyahatinden bazı sonuçlar çıkarabilmemiz mümkün.Şöyle ki:

1) Molla Said Hamidiye alay komutanı olan Miran Aşiret reisi Mustafa Paşa ile
muhatap olduğundan Tillo’da ilk defa sosyal hayata adım atmış oluyor.Abdülhamit
döneminin en önemli icraatlarından biri olan Hamidiye alaylarının işleyişi
konusunda- ileriki hayatında- yaşarak tecrübe edinmiş olarak Münazarat adlı
eserinde Hamidiliğin Doğu ve Güneydoğu için çare olamadığını,işlevini yerine
getiremediğini ve yaranın iltihabını arttırdığını dile getiriyor
2) Tillo’ya kadar olan hayatını sürekli klasik medreselerde geçirmekte iken yine
ilk defa aşiretlerle tanışır ve Cizre’de kendini aşiretlerin içerisinde
bulur.Miran aşireti içinde kalarak onları ikaz ve irşad eder.Ayrıca aşiretler
arası meydana gelen anlaşmazlıkları çözümü konusunda öncülük yapmıştır.
3) 1894 yılında Tillo ve Cizre’de olduğu dönemde Sason’da ilk Ermeni hadiseleri
ortaya çıkmış ve bu hadiselerin- ileriki hayatında- doğru teşhisini ortaya
koyabilmiştir.

2. Cizre’den Mardin’e
A. Molla Said’in Mardin Hayatından Bazı Tespitler


 

Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî’nin Mardin’de geçirmiş olduğu hayat
devresi ile ilgili olarak yapılan araştırma eserlerinde, ayrıntılı ve açıklayıcı
bilgilere—yeterince—ulaşılamamıştır. Bediüzzaman’ın hayatı konusunda, birinci
elden bilgiye kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî tarafından yazılan ve yayınlanan
‘’Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı’’ adlı 1919 yılı basımı eserle ulaşıyoruz.
Ancak bu eserde de Bediüzzaman’ın Mardin’de geçirmiş olduğu devrede yaşanan
hadiselere ve sürgün olayının detayına ilişkin tarih bilgilerine ulaşamıyoruz.
1958’de Nur Talebeleri tarafından yayınlanan Tarihçe-i Hayat’ta da, adı geçen
eserdeki bilgiler hiçbir ilâve yapılmadan aynen aktarılmıştır. Her iki eserde de
Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi belirtilmemiştir. Ancak 1974’te basılan
Necmettin Şahiner’in Bediüzzaman’ın kronolojik hayatının anlatıldığı eserde,
Mardin hayatı ile ilgili olarak hayatta olan şahitlere dayanılarak iki hatıra
nakledilmiş ve Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi olarak da 1892 tarihi
gösterilmiştir. Daha sonra Abdülkadir Badıllı tarafından hazırlanan üç ciltlik
‘’Mufassal Tarihçe-i Hayat’’ta ise, bu tarih 1895 olarak kayda geçmiştir. Bizce
de Badıllı’nın tesbit ettiği tarih daha sağlıklıdır. Çünkü Risâle-i Nur
Enstitüsünce yapılan en son araştırmada Bediüzzaman’ın doğum tarihi 1878 yılı
olduğuna göre ve Mardin’e 16 veya 17 yaşlarında geldiğine göre, geliş tarihi
1894 veya 1895’tir. Bu tarih de H. 1312 yılına tekabül etmektedir. Şahiner’in
1892 tarihini tesbit etmesi Bediüzzaman’ın doğum tarihini 1876 yılı olarak kabul
etmesinden kaynaklanmaktadır.

B. Namık Kemal (13)

Yine Bediüzzaman, 1895 yılında geldiği ve yoğun siyasi çalışmalarda bulunduğu
Mardin’de, Namık Kemal’in hürriyetçi fikirlerinden etkilendiğini şu ifade ile
belirtmektedir: ‘’İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka
irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi.
Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl’in "Rüyâ"sıyla uyandım.’’

Molla Said böylece Namık Kemal’in hürriyet ve fikir mücadelesini takdir eder ve
daha sonra Münâzarât adlı eseriyle bu düşüncelerini anlatmaya çalışır.

 

C. Namık Kemal  Ve Bediüzzaman

21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ’da dünyaya geldi. İki yaşında iken annesi
Zehra Hanım’ı kaybetti. Bundan sonra eğitimi ile üst düzey bir devlet görevlisi
olan dedesi Abdüllatif Paşa ilgilendi. Abdüllatif Paşa’nın desteği ve
yönlendirmesi ile çok iyi bir tahsil dönemi geçirdi. Dedesinin Mutasarrıf olarak
Sofya’ya tayin edilmesi ile birlikte, hayatının en önemli dönüm noktalarından
biri başladı. Gençlik dönemine geçiş ile birlikte burada siyasi ve edebi
düşünceler geliştirmeye başladı ve 16 yaşında iken Sofya’da evlendi.(1)
Daha sonra dedesi Abdüllatif Paşa’nın vefatı üzerine İstanbul’da memuriyet
hayatına başlayarak geçimini sağlamaya çalıştı. Bu arada İstanbul’daki şair ve
ediplerle tanışıp, şiir ve edebiyat bilgilerini geliştirdi. Devrin büyük
şairlerinin katıldığı ‘’Encümen-i Şuara’’ toplantılarına katılmaya başladı. Bu
sıralarda Tanzimat döneminin ünlü edebi şahsiyetlerinden Şinasi ile tanıştı ve
bu tanışma hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Şinasi’nin sahibi olduğu
Tasvir-i Efkar gazetesinde 1862 yılından itibaren şiirleri yayınlanmaya başladı.
Şinasi’nin etkisiyle daha çok sosyal içerikli şiirler yayınladı. Önceleri Ziya
Paşa gibi ilk edebi kültürü tamamıyla doğuya bağlı iken, Şinasi ile tanışıp
Tasvir-i Efkar’da çalışmaya başladıktan sonra bu alaka ve çalışmalar, yavaş
yavaş yerini batıya bırakır.(2) Bu arada Fransızca öğrendi.
1865 yılında kurulan ‘’Yeni Osmanlılar Cemiyeti’’ne üye olması ile birlikte,
kendini yeni bir çevrenin ve mücadelenin içinde buldu. Cemiyetin görüşleri
doğrultusunda Muhbir ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde yönetimi eleştiren yazılar
yazdı. Bu yazılar nedeniyle İstanbul’dan uzaklaşması için Erzurum Vali
Muavinliğine tayin edildi. Yeni Osmanlılar Cemiyeti liderlerinde Mustafa Fazıl
Paşa’nın daveti ile görev yerine gitmeyerek 17 Mayıs 1867’de Avrupa’ya kaçtı.
Önceleri Paris’e gitti. Burada fazla kalmayarak Londra’ya geçti.
1868 yılı Haziran ayında Ziya Paşa ile birlikte Hürriyet gazetesini yayınlamaya
başladı. Bu gazetede yazdıkları yazılarda, ülke meseleleri üzerine görüşlerini
ifade ile, özellikle Meşrutiyetin kaçınılmazlığı konusundaki makalelere ağırlık
verdiler. İki yıla yakın bir süre, Ziya Paşa ile birlikte Hürriyet gazetesinde
mücadelelerine devam ettikten sonra, Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düştü ve 1870
yılında İstanbul’a döndü. Avrupa’da örgütlenen ve çalışmalarını bu ülkelerde
yapan Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Namık Kemal’in İstanbul’a dönmesi ile birlikte
büyük bir darbe almıştır
İstanbul’a dönen Namık Kemal, gazetelerde yazı ve şiirlerini yayınlamaya devam
etti. 13 Haziran 1872’de Ebuzziya Tevfik ile birlikte ‘’İbret’’ gazetesini
yayınlamaya başladı. Bu arada kısa bir süre Gelibolu’da Mutasarrıflık görevinde
bulundu. 1 Nisan 1873 yılında en önemli tiyatro eserlerinden olan Vatan Yahut
Silistre sahnelendi. Bu eser, büyük bir ilgiye mahzar olunca durumdan
endişelenen Saray tarafından, 5 Nisan 1873’te İbret gazetesi kapatıldı ve Namık
Kemal, Sultan Abdülaziz’in 10 Nisan 1873 tarihli fermanı üzerine, Magosa’ya
sürgüne gönderildi.
Namık Kemal, üç yıldan fazla bir süre ile Magosa’da kaldı. Buranın havasını pek
sevmemekle birlikte, burada kaldığı süre içerisinde dini duygularında büyük bir
gelişme olduğu ve İslam Birliği düşüncesini benimsemeye başladığı görülmektedir.
Magosa yıllarında yazı hayatına hızlı bir şekilde devam etmiştir. Akif Bey,
Gülnihal, Zavallı Çocuk, İntibah ve Takib isimli eserlerini Magosa’da yazmıştır.
Bu eserlerini İstanbul ve Kahire’de bastırmış ve geniş bir okuyucu kitlesine
ulaşmıştır. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip V. Murad’ın Padişah olmasıyla
birlikte İstanbul’a döndü.
V. Murad’ın çok kısa süren saltanatından sonra, Sultan II. Abdülhamid’in tahta
geçmesi ile birlikte ‘’Şura-yı Devlet’’ üyeliğine seçildi. Kanun-u Esasiyi
hazırlayan komisyonda görev yaptı. I. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra
oluşan kargaşa ortamının sorumlularından biri kabul edilerek, taşrada bir görev
teklif edildi. Bu görevi kabul etmemesi üzerine tutuklandı Beş buçuk aylık
tutukluluk döneminden sonra çıkarıldığı mahkemede beraat etti, fakat İstanbul’da
ikamet etmesi sakıncalı görüldüğünden beş bin kuruş maaşla Midilli adasına
gönderildi. 1882 yılında Midilli’de yazıp Sultan Abdülhamid’e gönderdiği bir
eserinden dolayı ‘’Nişan-ı Osmani’’ ile ödüllendirildi. Midilli’de iki buçuk yıl
kadar kaldı ve burada Celaleddin-i Harzemşah piyesi ile Cezmi romanını yazdı.
Celaleddin-i Harzemşah isimli piyesinde İslam Birliği fikrini başarılı bir
şekilde işlemiştir. Bu iki buçuk senenin sonunda ‘’Ferman-ı Şahane’’ ile
Midilli’ye Mutasarrıf olarak tayin edilmiştir.
Üç sene boyunca burada Mutasarrıflık görevini yaptıktan sonra aynı görevle Rodos
adasına tayin edildi. Bu mücadele ve gurbet hayatı sonunda zayıf düşen vücudu
ağır bir zatürree hastalığına yakalandı. Burada Osmanlı Tarihi adlı eserini
yazmaya başlayan Namık Kemal, Rodos kalesinde görevli genç bir teğmenin uygun
olmayan yanlış bir hareketi sonucu, Osmanlı Hükümet ile İngiliz Hükümetinin
arasının açılması neticesinde Sakız adasına tayin edildi. Sakız adasının havası
ile eski hastalığı nükseden Namık Kemal, 2 Ocak 1888’de ailesinden uzak bir
şekilde 48 yaşında vefat etti. Cenazesi Sakız adası Camisinin bahçesine
defnedildi. Daha sonra Sultan Abdülhamid’in izni ile ve vasiyeti üzerine
memleketi Bolayır’a nakledildi.
Sultan Abdülhamid ile Namık Kemal münasebetleri sanılanın aksine genelde olumlu
bir mecrada sürmüştür. Pahalı sürgünler ve önemli vazifeler, Abdülhamid’in bu
güven ve sevgisinin bir ifadesi olarak algılanabilir. Hatta Sultan Abdülhamid
hatıralarında Namık Kemal için hep olumlu düşünceler taşıdığını şu şekilde ifade
etmiştir:
‘’Kemal Bey benim mağdurlarım arasındadır. Fakat aslında o kendi kendinin
mağduru idi… İtiraf edeyim ki vatanperver bir insandı. Midilli’ye gönderilişi,
hep kalemine ve vatanperverliğine kıyamadığım içindir. Yoksa çok daha ağır
cezalara çarptırılması icap eden işlere girip çıkmıştır. İstanbul’da kalması
mahzurluydu. Çünkü çevresine toplananlar onu kışkırtıyorlardı, kullanıyorlardı.
Nitekim bu yüzden hapsettim, sürgün ettim, ama muhabbetimi bir gün bile
eksiltmedim. Nerede olmuş olursa olsun, kendisi ve ailesi refah içinde
yaşamıştır.’’(3)
Bediüzzaman, İttihad-ı İslam düşüncesinde Namık Kemal’i, selefleri arasında
sayar. Divan-ı Harbi Örfi’de bu konu ile ilgili olarak geçen ifade şu
şekildedir: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul
ettim. Zira o vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki
şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddîn-i
Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali
Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan
Selim’dir. (5)
Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslam fikrinde selefleri arasında saydığı Namık Kemal,
eserlerinde İslam birliğinin önemini ve lüzumunu açık ve kararlı bir şekilde
ifade etmektedir. Özellikle Magosa’da yazmaya başladığı, ancak uzun bir aradan
sonra 1881 yılında Midilli’de tamamlayabildiği ‘’Celaleddin Harizmşah’’ isimli
eserinde bu görüşlerini net bir şekilde görmek mümkündür. Türk edebiyatının
tiyatro formunda yazılan ilk eserlerinden olan Celaleddin Harizmşah’ta, Moğol
istilasına karşı, İslam birliği fikrini Celaleddin’in ağzından çok kuvvetli bir
şekilde ve İslam âlemini koruyabilecek en önemli düşünce olarak ifade
edilmektedir. Bu eser, Namık Kemal’in üzerinde en çok çalıştığı ve en çok
sevdiği eseridir. Ölümüne yakın yıllarda yazdığı bu eserde Namık Kemal’in,
İttihad-ı İslam düşüncesini tamamen benimsediği ve Osmanlı Devleti’nde görülen
problemlerin çözümünün de ancak bu yolla olabileceği noktasına geldiği
görülmektedir.
Yine Bediüzzaman, 1895 yılında geldiği ve yoğun siyasi çalışmalarda bulunduğu
Mardin’de, Namık Kemal’in hürriyetçi fikirlerinden etkilendiğini şu ifade ile
belirtmektedir: ‘’İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka
irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi.
Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl’in "Rüyâ"sıyla uyandım.’’(6)
Bediüzzaman’ın, uyanmasına vesile olarak zikrettiği Rüya isimli eseri, Namık
Kemal’in nesir eserlerinden biridir. Bu eser Magosa’da yazılmıştır. Türk
Edebiyatı Tarihinde, bu eser ile ilgili olarak şunlar ifade edilmektedir:
‘’(Namık Kemal bu eser ile ilgili olarak İstanbul’da bulunan dostu) Zeynel
Abidin Bey’e gönderdiği mektubunda: ‘’Rüya’yı gönderdim. Tab’ına Kasab (Kasab
Theodur: Yahudi bir gazeteci) değil, kahraman katil bile cesaret edemez.
Avrupa’da bastırırsanız, onu bilmem.’’ demek lüzumunu duymuştur.
1289 yılı Safer ayının 14. Gecesi (23 Nisan 1872) görülmüş bir rüyadır’’
başlıklı bu eserinde Namık Kemal, Hürriyet Perisi’nin bir güneş gibi doğarak
söylediği bir hitabeti tasvir ve nakleder: Rüya, kendisini İstanbul’da
Boğaziçi’nde, denize nazır bir köşkte hayal eden muharrir tarafından görülür.
Güneşli bir sahrada bir bulut içerisinden hürriyet perisi doğuyor. Çevresine
parça parça zincirle dökülerek ilerliyor. Heyecanlı bir lisanla halka esaretin
kötülüğünü; hürriyet için ölümden bile korkmamak gerektiğini söylüyor. Bu
perinin büründüğü güzel bulut onun bir silkinmesiyle, ortasında ayyıldız bulunan
bir Osmanlı bayrağı şekline giriyor.
Bayrağın üzerinde:
“Yed-i hürriyetindir rüyeti ikbal-i Osmani.
Bi- Hamdillah erişdi devr-i istikbal-i Osmani”
beyti yazılıdır.
Arkasından Namık Kemal, her tarafı manevi görüyor. Vatan; halk hakimiyeti,
hürriyet, maarif, vb. sayesinde adeta cennete dönüşüyor. Büyük bir mektuplaşma
ve haberleşme hürriyeti başlıyor. Kemal, kendinden geçmişçesine bu rüyadan
uyanıyor. Aynı mes’ud alemi bir daha görmek için hemen gözlerini kapıyorsa da,
bunun bir faydası olmuyor. Kemal, rüyasını Hürriyet Kasidesinin şu beyitleriyle
bitiriyor:
"Ne yar-i can imişsin ah ey ümmid-i istikbal.
Cihanı sensin azad eyleyen bin türlü mihnetten
Senindir devr-i devlet, hükmünü dünyaya infaz et.
Hüda, ikbalini hıfz eylesün her türlü afetten"
Yer yer hayli külfetli ve terkipli bir dille kaleme alınan bu Rüya’nın mühim
bir tarafı, vatanın maarif ve imar hareketleri ile, fabrikalarla mamur bir
geleceğinin rüyasını görmüş olmaktır.’’(7)
1934 yılında yazdığı Yirmi İkinci Lem’a da Bediüzzaman, hürriyetçi fikirlerinden
dolayı hapislere düşen ve uzun yıllar sürgün hayatı yaşayan Namık Kemal’in
Abdülhamid’i hedef alarak yazdığı Hürriyet şiirindeki beytin, esasında bu asrın
gaddar yüzüne çarpılmaya daha layık olduğunu şöylece belirtmektedir: ‘’Evet, şu
hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı yaşayan şu asrın gaddar yüzüne
çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın
yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu söz;
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet?
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten!(8) beyti ile, hürriyet sevdasını
bir kez daha dile getirirken, Sultan Abdülhamid’in de hak etmediği bazı
hücumlara maruz kaldığını, veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Molla Said’in Mardin deki hayatı çok hareketli geçer. Bir gece silahlı olarak
bir yere giderken polis ve jandarma devriyesine rastlar. Üzerinde silah
bulunduğu için kendi kendine, “kaçarsam beni tutarlar, en iyisi hemen vurup
aralarından geçeyim” diye düşünürken devriye ile göğüs göğse gelir. Bulundukları
yer çimenlik olduğu için çarpışma sırasında polis ve jandarmaların ayakları
kayar ve aşağı doğru yuvarlanırlar. Bu fırsattan istifade eden Molla Said, ara
sokaklardan birine dalarak izini kaybeder. Ertesi gün polislerle karşılaşınca,
elleriyle yüzlerinin yara bere içinde olduğunu görür. Nedir bu haliniz diye
sorduğunda polisler başlarından geçen olayı anlatarak, olsa olsa o adam bir
cindi derler. Molla Said ise gülerek, her halde cin olmalıdır. Zira öyle cinler
de vardır, der(14)

Bediüzzaman’ın Mardin hayatı, yayınlanan eserlerden edindiğimiz bilgilere göre,
çok hareketli ve çalkantılı geçmiştir. Onun medrese talebeleri ve âlimlerle
münâzâraları neticesinde kendini kabul ettirmesi kayda değer önemli
sayılabilecek hadiselerdendir.Molla Said Mardin’e kadar olan hayat safhalarında
sadece klasik medrese usulü ile eğitim gören hoca ve talebelerle münazaraya
girişmişti.Mardin’de ise ilk defa kurumsal kimliğe sahip medrese hocalarıyla
tartışmaya girmiş ve kendini ilmi çevrelere kabul ettirmiştir.
Meşrûtiyet ve Hürriyet düşüncesi ile ilk tanışması ve en önemlisi de ilk defa
siyaset hayatına Mardin’de başlaması kayda değerdir. Evet, Bediüzzaman ilk defa
devlet sistemi ile tanışacak, devletle yüzleşecek ve bilinmeyen sebeplerle ‘bir
mutasarrıfın pençe-i kahrıyla ( Garip bir tevafuk: Tarihçe-i Hayat’ta geçen “bir
mutasarrıfın ‘pençe-i kahrı’” ifadesi ile Chermetant’ın eserinde 1896 tarihli
mektubunda geçen “pençe” tabiri Selanikli Mutasarrıfın açık bir özelliğini
ortaya seriyor.)Bitlis’e sürgün edilecekti.
Bediüzzaman’ı sürgüne yollayan mutasarrıfın adı eski tarihçelerde
belirtilmemektedir. Ancak Şahiner’in adı geçen ilk baskı eserinde Nadir Bey ismi
geçmektedir. Bu kaynağa dayanarak, daha sonra yapılan bütün araştırmalarda bu
isim yazılmıştır. Halbuki Nadir Bey, Mardin’e 1919 yılında mutasarrıf olarak
atanmıştır. O tarihte ise, Bediüzzaman İstanbul’dadır. Şahiner, kitabının son
baskısında hatasını anlamış olmalı ki, mutasarrıfın ismini vermemiştir.
Bediüzzaman H. 1312 yılında Mardin’e geldiğine göre, o zaman Diyarbakır
vilayetine bağlı bulunan Mardin Sancağı mutasarrıfının Selanikli Mehmet Enis
Efendi(Yandaki Resim) olduğunu "Diyarbekir Salnameleri"nden öğreniyoruz. Daha
sonra Diyarbakır’a vali olarak atanan ve Enis Paşa olarak bilinen Rumeli
Beylerbeyi unvanına sahip bu zât, mutasarrıf olduğu 1895 yılında, yağmacı
kabileler köylere saldırmış, saldırıya uğrayan halk da şehir merkezine
sığınmıştır. Mardin’in âlimleri ve ileri gelenleri Ermenileri himaye etmeye ve
yardımcı olmaya çalışmışlardır. Bu arada Patrik Azaryan Efendi, mutasarrıfın
‘pençesi’nden Kazasyan Havsep Efendi tarafından kurtarılmıştır. I. Meşrûtiyet
döneminde, Diyarbekir mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilmiş bulunan Havsep
Efendi, 640.000 altın zarara uğramış, ‘valinin doymak bilmez iştahının, zindanda
ölüme mahkûm ettiği bu bahtsız adam’ oğlu Diran ve yeğeni ile İstanbul’a
gitmişti.(15)
Devlet arşivlerinde Ermeni meselesi ile ilgili bir belgede; Vali Enis Paşa’nın
Diyarbakır’da görevli olduğu 1896 senesinde, Ermeni meselesinde karışıklık
yaşandığı bahanesi ile Fransa Büyükelçiliği tarafından sadrazamlık makamı
vasıtasıyla Paşa’nın görevinden azli istenildiği anlaşılmaktadır.
(Selanikli Mehmet Enis Efendi’nin ismi direkt olarak Risâle-i Nur’da
geçmemektedir. Tarihçe-i Hayat’ta, “Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata
atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin’de
başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı,
muhafız nezaretinde Bitlis’e nefyedildi…” (Tarihçe-i Hayat, 1996, s. 39)
denilmektedir. (…) 8 Eylül 1892’de ikinci kez Mardin Mutasarrıflığına tayin
edilen Enis Efendi, 13 Nisan 1896 tarihine kadar bu görevi sürdürmüş, 1 Ekim
1895’ten itibaren de ilâveten Diyarbakır Vali vekilliğini de yapmıştır.
Dolayısıyla Bediüzzaman’ı Bitlis’e sürgün gönderen, Enis Efendi’den başkası
değildir. Ayrıca, bu tarihlerde, Mardin’in durumunun karışık olması, özellikle
Enis Efendi’nin buraya tayin edilmesi ve otoriter kimliğinin ön plana çıkması,
tarihçede verilen bilgileri doğrulamakta ve kuvvetlendirmektedir. (Yeni Asya,
01.04.2005, Enstitü sayfası, Portre)

Bediüzzaman’ın mutasarrıf Enis Paşa tarafından sürgün edilmesi olayının perde
arkası ve gerçek mahiyetini öğrenebilmemiz için 1895 senesinin mutasarrıflık ve
adlî yazışmalarını incelemek gerekir. Onu da işin uzmanlarına havale ediyoruz.
Şayet bu belgelere ulaşabilirsek, Bediüzzaman’ın devletle ilk tanışmasını ve
Selanikli Enis Paşa ile aralarında hangi meselelerin konu edildiğini öğrenmiş
olacağız.
Bediüzzaman’ın Mardin’den sürgünü ile ilgili bir iddia da şöyle:
Mardin’de yaşamış bulunan büyük âlimlerden Şeyh Yusuf Efendi (1873-1956)
gençliğinde Şehidiye Camii’nde Bediüzzaman’la tartışmaya girdiği, onu ‘’Delâil-i
zâhire hakkında milleti şüpheye düşürmekle’’ suçladığı, sertleşen tartışmanın
sonunda Said Nursî’nin Mardin’den sürüldüğü anlatılmaktadır.(16) Bediüzzaman’ın
sürgünü, sadece bu olayla açıklanamaz. Yine belirtmeliyiz ki, devlet
arşivlerindeki ilgili belge ve bilgilere ulaşılmadan bu konuda kesin bir hükme
varamayız. Özellikle yakın tarih araştırmacılarına büyük bir iş düşmektedir.
Molla Said’in Mardin hayat devresinden çıkarabildiğimiz sonuçlar özetle şöyle
sıralanabilir.

1-Molla Said Mardin’de klasik medrese hayatından kurumsal medrese hayatına
ilk defa giriş yapmış ve ilimde rüştünü ispat etmiştir.Böylece kimsenin ona
itiraz etme mecali kalmamıştır.
2-Hayatının ilk siyasi devresi Mardin’de başlamış olup,Sultan Abdülhamid’in
Mutasarrıfı Enis Paşa’nın pençe-i kahrına maruz kalıp,hayatının ilk sürgününe
maruz kalmıştır.
3-Namık Kemal’in meşhur rüyası ile Mardin de uyanmış ve Hürriyet ateşiyle yanıp
tutuşmuştur.Bunu sonraki bütün hayatında gözlemlemek mümkün.
4-Cemaleddin-i Afgani ve Şeyh Sunusi’nin talebeleri ile Mardin’de tanışmış
olup,bu görüşme ilerde İslam Birliği düşüncesini pekiştirmeye vasıta olmuştur.
5-Molla Said Cizre hayat devresinde olduğu gibi Mardin’de de Ermeni hadiselerine
şahit olmuştur.

Köprü Dergisi  Yaz/2010 Sayısı’ndan Alınmıştır 

http://msmardin.com/?p=127