Cumartesi, 02 Ekim 2010 07:05

02 Ekim 2010, SentezHaber
 
 

Gülümsemeyi unutmuş gibiler. Hırçınlar. Dertlerini, meramlarını kavga ederek, bağırarak anlatıyorlar. Tavırlarında ve hallerinde dâvâsını özümsemiş, onu her hâl ve şartta anlatabilecek güvene malik kimselerin rahatlık, dinginlik ve sükûneti yok. Milleti sevdiklerini iddia ediyorlar, ama milletin yaşadığı toprakların üçte birine gitmekten ve dâvâlarını anlatmaktan acizler.

Çünkü dâvâları fıtrî ve ebedî (perennial) bir hakikatten beslenmiyor. Zira sahip çıktıkları ulus-devlet, insanlığın, tahminlere göre on bin senelik hayatının ancak son iki yüz yılının ârızî bir “gerçeği”. Hakikati demiyorum, dikkat edilsin, gerçeği. (Yolsuzluk ve rüşvet Türkiye’nin gerçeğidir, ama bu iş hakikat değildir, meselâ.)

Örnek mi; işte Anadolu diyemeyeceğim, kabul edilmez zira. Mozaik dedik olmadı, konglomera dedik olmadı. İşte Kafkaslar, işte Balkanlar, işte on dört farklı lehçeyi barındıran Apenin Yarımadası, işte bugün İsviçre adıyla bilinen istikrar adası. Kaç dil ve inanç grubu aynı topraklar üzerinde yüzyıllarca yaşayabilmiştir.

Bu karışma gayet de normaldir. Çünkü devrin şartlarına göre yürütülen ekonomik faaliyet ne ise insanlar o faaliyetin en iyi yapıldığı yerlere gelip yerleşeceklerdi. Sanayi devri sonunda, bugün Londra’da, Paris’te ve Berlin’de kaç dilden insan yaşayıp aynı odalarda büro işi yapıyorlarsa, tarımın revaçta olduğu dönemlerde de, ziraata uygun bir yöreye Sırp da yerleşir, Boşnak da yerleşir, Hırvat da yerleşir, Arap da, Kürt de, Acem de…

Onları birer mitin, efsanenin çevresinde bir bayrak altında toplanmaya zorlayan ulus-devletin icadından önce bu birliktelik, ufak tefek arızalar geçirmiş, ama bozulmamıştır.

Ulus-devletin zorlaması ile her biri birer zulüm destanı olan, arkalarında gözü yaşlı, aç sefil milyonlar bırakan göçler bu dönemde yaşanmıştır. Geçtiğimiz yüzyılda tarihin en vahşilerine bile parmak ısırtacak siyasî göçler…

Bir hakikate dayanmayan, ama içinde menhus bir zevki barındırdığı için, on beş ilâ kırk yaş arasındaki bazı muhakemesiz gafilleri çekmeye muvaffak olabilmiş bir hareketin lideri dil bayramı münasebetiyle şunları demiş:

“Türkçenin dışında farklı bir dilin kamusal alanda kullanılma talebi ve bunun da hoş görülmesi ve desteklenmesi; Türk milletine eşit hak ve sorumluluklarla bağlı olan bir topluluğun millet olmasının yolunu açacak ve eninde, sonunda bağımsız siyasî bir varlık olması yönündeki dinamikleri harekete geçirecektir. Bu itibarla ana dilde eğitim istekleri ve ısrarları milletimizin parçalanması ve dağılması sürecini başlatacak ve bin yıllık kardeşliğimizi temelinden bozacaktır.”

Pes dedirtecek bir anlayış. Laikçilerin “kamusal alan”ını birkaç yıldan beri biliyorduk, ama onun beslediği ulusçuluğun kamusal alanını bu vesileyle duymuş olduk. Nasıl ki, laikçilere göre kadınlarımızdan biri evinin dışında başörtüsü takarsa kamusal alanı ihlâl etmiş oluyor… Öyle de, ana dili Türkçe olmayan bir vatandaşımızın evinin balkonunda ya da damında kendi dilinden bir ezgi mırıldanması ülkenin birlik ve beraberliğini bozuyor(!) Bu durumda olan vatandaşlarımızın, ezgiyi içlerinden mırıldanıp onun üzerine anında Türkçe bir güfte mi döşemeleri gerekecektir?

Haydi, bunu anlayışla karşılayalım. “Diğer”e duyulan endişeden beslenen bir cereyanın liderinin, böyle korkuları dillendirmesini “anlaşılır” bulalım.

Ancak, Türkçe’den başka dilin kamusal alanda kullanılmasının bin yıllık birlik ve beraberliğini bozacağını iddia etmek, farkına varılsın ya da varılmasın, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.

Tarihçilere sorun bakalım; doğu ve güneydoğu illerinde 1925’e kadar faaliyet gösteren medreselerde, tekke ve zaviyelerde talebeye hangi dilde ders veriliyor, bölgenin şair ve edipleri eselerini hangi dilde kaleme alıyorlardı?

Ve buradaki vatandaş ve dindaşlarımızın, hilâfetin kaldırışını takip eden yıllara kadar, bu ülkenin diğer yerlerindeki insanlarımız ile dil farklılığından kaynaklanan ciddî bir husûmetleri olmuş muydu?

Ancak, milliyetçi lider bir yönüyle haklıdır. Bin yıllık ortak bir dil vardı: Ama bu dil bizim anladığımız mânâdaki dil değildi. Şefkati ve muhabbeti; komşuya, yakına, hatta gayr-i müslime iyiliği emreden, insanların tamamını ümmet addeden; kimini kutlu dâvete icabet eden kimseler olarak kardeş gören, bu dâveti henüz kabullenmemiş olanlara da mülâyemetle hakkı tavsiye eden bir üst-dildi. Yani İslâm’ın hakikatleri idi.

İşte aynı dilin eserleri olan yazmaları ihtivâ eden kütüphaneler, camiler, hanlar, imaretler, aşevleri, şifahaneler. Onlar Konya’da, Bursa’da, İstanbul’da, Kütahya’da olduğu gibi Diyarbekir ve Urfa’da da aynı dili, anlayana, hal dilleri ile ders vermeye devam ediyorlar.

Başta ortak dil aramaya ne hâcet… Bu üst-dili anlayıp anlattıktan sonra hangi lisanı konuştuğumuzun ne önemi var?

Kısacası korkular yersiz, endişeler boş…

“Ortak dil”i korkusuzca konuşabilsek, öyle güzel anlaşacağız ki…