Cuma, 05 Kasım 2010 07:37

 
Ekrem KILIÇ
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
 
05 Kasım 2010 Cuma RisaleHaber


 

Kanma, dostum, bu gülüşler sahte!
Eğilişler, bükülüşler sahte!
Sahtelik: asrımızın hastalığı;
Sen bırak gerçeği, düşler sahte...
     
Hani dostlar, hani yârân nerde?
O samîmî, o saf ihvân nerde?
Bir tebessümle savılmakta adam;
Karşılıksız verilen can nerde?!.

Ne zamandır, döne döne Sizi arıyoruz. En çok muhtâç olduğumuz sıralarda Sizi bulamamak öyle zor ki... “Târihe karıştınız.” desek, yeridir. Bu kadar az rastlaşmamızın, böyle ender karşılaşmamızın sebebi acabâ nedir? Hangi el, hangi haset el Sizi aramızdan çekip aldı? Yoksa bizim kaba davranışlarımız mı Sizi uzaklaştırdı?

Adınız anıldı mı, hemen hasret ifâdeleri duyuluyor. Meğer, yokluğunuzu herkes hissediyormuş... “Herkes” deyince, yeni neslin Sizi tanıdığını pek sanmıyorum, emsâl ve akrànımızı kastediyorum.

Okul veyâ askerlik yıllarını birlikte geçirenlerin bir araya geldiklerinde o günleri tahassür ve lezzetle anışları gibi; biz de, dostlarla berâber olduğumuzda Size her köşede rastladığımız âsûde dönemleri hâtırlar, kıymetinizi bilemeyişimize hayıflanır, “Acabâ tekrar buluşamaz mıyız?” diye çâreler arar, gaybûbetinize eseflenir dururuz...

Şâire: “Hezâr gıbta, o devrin kadîm efendisine:
           Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.”
dedirten Sizdiniz. “Haddeden geçmiş nezâket, yâl ü bâl olmuş Sana.” mısrâı Sizi anlatıyordu.

Âşığın mahcûbiyetinde, tâlibin suâlinde, dervîşin tevâzuunda, âlimin izzetinde, âmirin vakàrında Siz vardınız... Hanımefendilerin zarâfeti, beyefendilerin kıyâfeti Sizin izlerinizi taşırdı. Satıcıda-alıcıda, işçide-işverende Sizin kurallarınız hükmediyordu.

Bey refîkasına, hanım efendisine Sizin öğrettiğiniz gibi hitâp ediyordu. Hanım-nineler, dedeler torunlarına Sizden aldıklarını aktarıyordu. Ev halkı hizmet ehline, hizmetkârlar kendilerine emânet edilenlere Sizin düstûrlarınızla muâmele ederlerdi.

Müezzinin sadâsında, mugannînin edâsında Sizin eserleriniz vardı. Tabl-ı Hümâyundan İncesaza, semâdan ilâhîye Sizin nağmelerinizle kulakların pası silinir, gönüller dinlenirdi.

İstanbul şîvesinin şöhreti, hele nârin hanımefendilerin ağızlarındaki kemâli, Sizin konuşma tarzınızdan akisler taşıması sebebiyleydi.

Siz, âdetâ, Cenâb-ı Hakk’ın insan nev’ine vermiş olduğu bütün güzelliklerin İslâm terbiyesiyle yoğrulmasından meydana gelmiş bir özdünüz... Bilseniz, böyle ânîden kayboluşunuzla bizleri ne kadar üzdünüz?!.

İnsanların bu kadar kalabalık, bu kadar meşgùl, bu kadar maddî, bu kadar bencil olmadıkları o mes’ud vakitlerde Sizinle her an berâberdik. Ama, asıl Size şimdi ihtiyâcımız var. Evde, yolda, vâsıta beklerken, binerken, inerken, giderken; işde, câmide, çarşıda, pazarda, parkta, bahçede, düğünde, dernekte, kahvede, hastahânede, postahânede.. hâsılı, ömrün bütün zaman ve mekânlarında...

Ah, nezâket, nerelerdesiniz? Nereye kayboldunuz?..