Perşembe, 09 Şubat 2012 16:26

Dil (lisân) üzerine
 
Dil, lisân ve konuşma kabiliyeti insanların anlaşabilmeleri için lâzım olan çok kıymetli bir nimettir. İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir vasıta olarak dil, kendine has kaideleri olan ve seslerden müteşekkildir. Aynı zamanda kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen aktif bir varlıktır.
 
 
 
İSMAİL HAKKI AVCI
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Dil, düşüncenin haberleşme vasıtası olarak görülür. Kuşaklar arasında ve aktüel durumda insanlığın kullandığı bir bağ olup kültürün de nakledicisidir. Dolayısıyla dil ve kültür birbiri üzerinde devamlı müessirdir ve insanlar arasındaki bağları tanzim eden bir vasıta olarak hayatımızın her safhasında mevcudiyetini hissettirir. (Lisan bu hususiyetleri hâvi ise de, Bediüzzaman’ın ifâdesiyle aklın tasavvurlarının ince işlerini tercümede aciz kalabilmektedir.)
Lisân konusunda gayet ilmî ve akademik çalışmalar yapılmıştır ve teferruatlı malûmat alâkalı eserlerden edinilebilir. Biz burada kendi dilimiz üzerine birkaç kelâm etmek isteriz. Şöyle ki:
Dilimiz Türkçe asırlardan beri yaşayarak ve gelişerek günümüze kadar gelmiştir. İlk konuşulan Türkçe’den bugünkü konuştuğumuz Türkçe arasında—çoğu kelimelerin yaşamasına rağmen—farklılıklar arz etmektedir. Türklerin Müslüman olmalarından sonra dilimiz, Arapça ve Farsça’dan pek çok kelimeleri de kendi dilimize adabte etmek suretiyle zenginleşmiştir. Zamanla Batı dillerinden de bazı kelimeler girerek onlar da bize uygun bir hâlde kullanılagelmiştir. Ancak yakın tarihimizde dilimizi sözde sadeleştirmek maksadıyla kullandığımız ve gayet rahat anladığımız asıl kelimelerin uydurmalarıyla değiştirilme çabaları söz konusu olmuş ve hâlâ böylesi iyi niyet göremediğimiz ahval devam etmektedir.
Efendim bilhassa Arapça asıllı kelimelerimizi ortadan kaldırma gayreti dehşet verici bir kasıtla sürdürüle gelmiştir. Yerine konmak istenen kelimelerin iyi niyetle bağdaşır bir durumu söz konusu olamaz. Atılmak istenen kelimeler güzel Türkçemiz içinde kaynaşmış ve dilimize gayet zenginlik katmıştır. Osmanlı Türkçesi bu zenginliğiyle bir medeniyet dili olmuştur.
Dilimizi yozlaştırma gayretleri içerisinde olanların, suret-i haktan görüntülerinin ardında bir kasıt ve ihanet bahis mevzuudur. Açıkça dile getiremedikleri asıl niyetlerini Arapça asıllı kelimeleri yabancı kelimeler olarak görmeleriyle kamufle etmeye çalışmaktadırlar. Evvelâ, Arapça ve hatta Farsça bizim için yabancı bir lisân değildir. Onların bu niyetlerinin ardında Arapça olan Kur’ân ve onun Arap ırkından olan Peygamberimize (asm) düşmanlık yatmaktadır. Bu art niyetliler, Batı dillerinden dilimize geçmiş kelimelerle hiç uğraşmamakta, hatta dillerinden İngilizce, Fransızca ve diğer Batı dillerinden kelime ve cümleleri bol bol konuşarak dilimize yerleştirmeye ve dil bütünlüğümüzü bozmaya çalışmaktadırlar. Lisânımızla bütünleşerek Türkçeleşmiş bu kelimeleri ortadan kaldırarak mazimizle olan bağımızı koparmak ve köksüz bir nesil ortaya çıkarmak da menhus niyetleri arasındadır. Böylesi divanelerle muhatap olmak ve konu hakkında konuşmak da bir nevî divanelik olur.
Muhafazakâr ve dindar yazarlarımız ve neşir organlarında bile çok uydurma kelimelerin kullanıldığını görüyoruz ve buna bir mana veremiyoruz. Niçin doğru ve asil kelimeler kullanmaktan ictinap edilir? Son yıllarda artı (+, -) diye konuşma ve yazmalarda aritmetik terimleri kullananlar olmaktadır. Ve minel garaib, konuşuyor muyuz, nesir mi yazıyoruz; yoksa aritmetik mi yapıyoruz?
Şimdilerle nesiller arası analaşamazlıklar da ortaya çıkmaktadır. Bırakın dedeyi, çocuklarla ana-babaların konuştuklarından bazen birbirlerini anlayamadıklarına da şahid oluyoruz. Günümüzde çocuklarımız ve öğrenciler,—on binlerce kelimemiz olmasına rağmen—birkaç yüz kelimeyle konuşmaya ve yazmaya çalışmaktadırlar.  Öğrencilerimizden büyük kısmı netice, sebep ve suâl, vb. kelimeleri doğru şekliyle anlamamaktadırlar. Birinci nesil olan ana-babalarla çocuklarımız arasında anlaşılamamazlık olabilmektedir. Halbuki, dil zorla değiştirilmez ve sadeleştirilmeye zorlanmaz. Lisan konuşularak ve yazılarak zamanla kendi kendini yeniler ve bazı kelimeler değişikliğe uğrayabilir. Bazı kelimeler kullanılmaya kullanılmaya dilimizden düşer ve başka lisanlardan gelen bazı kelimeler de dilimize yerleşebilir. Ama bunların bir kökü aslı vardır. Kullanılan ve anladığımız güzel kelimelerimizin kasten ve haincesine yerine uydurmalarını koymaya ve yaymaya çalışmak bence ihanettir. Avrupalılar, en az yüz sene evvelki kitaplarını bu gün de okuyabiliyor ve rahatça anlayabiliyorlar. Bizde ise, bu ihanet gayretleri dolayısıyla yakın geçmişteki yazılanları bile anlayamayanlarımız olabilmektedir.
Ben şahsen mümkün olduğu kadar anladığımız asıl ve güzel kelimeleri kullanmaya çalışır, uydurma kelimeler—dilim alışmasın diye—misâl olarak bile söylemekten ictinab ederim. Bazılarının anlamadığı güzel, manidar kelimelerimizi de niye kullanmayalım. Anlamayan lütfen biraz zahmet edip öğrensin. Bir yabancı lisânı öğrenmek için pek çok gayret ve zahmetlere katlanılırken kendi dilimizin, anlayamadığımız bazı kelimelerini de—bahanelere sapmadan-—az bir emekle öğrenmeye çalışalım, değil mi? Yakınlarda yazdığım ve basında çıkan bir seyahat yazımı okuyan gazeteci bir arkadaşım; ‘o yazıyı on beş-yirmi sene evvel mi hazırladığımı ve yeni mi yayınladığımı’ sorgulayarak dilinin biraz eskice olduğunu beyan etti. 
Her neyse; öğrencilerden birine babası akşam eve gelince sorar:
“Bugün okulda ne öğrendiniz?”
“ Matematik dersinde bir üç kenarlının alanını öğrendik babacığım.”
“ Yâ, demek öyle! Peki alanı nasıl bulunurmuş.”
“ Bir üç kenarlının alanı; yatayımı ile dikleşiminin vuruşumunun ikiye bölümüdür.”
“ Yavrum size yanlış öğretmişler. Doğrusu: Bir üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir.” O sırada bir yandan gazete okuyan ve bir yandan da oğluyla torununun konuşmalarına kulak veren dede dayanamamış ve müdahalede bulunmuş:
“ İkinizin de tarifi yanlış! Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi; kaidesiyle irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir.” Vesselâm.
09.02.2012
http://www.yeniasya.com.tr/gorus_yazi_detay2.asp?id=5264