EKREM KILIÇ
 
 
 
 
BİR AYRI ÂLEMİN DİLİ
 
  
 
ESKİ TARZDA
ŞİİRLER
 
 
 
 
 
 
İÇİNDEKİLER
 
 
  
Önsöz
[1] Kendime Sitem
[2] Şâir ve Hüzün
[3] Şâir
[4] Yorgun Yıllar
[5] Yaz Akşamı
[6] Ölüm Düşüncesi
[7] Ölüm
[8] Hocam
[9] Ayrılık
[10] Hasret
[11] Bahar Gelsin
[12] Bahçede Yaz 
[13] Geçmiş
[14] İlkbahar Müjdesi
[15] Şadırvan
[16] İlkbahar
[17] Oyun
[18] Kamp
[19] Baharda Gezinti
[20] Pervâri Yolunda
[21] Terkîb-i Bend
[22] Batman Şehrine Kasîde
[23] Siirt’in Eski Günleri
[24] Şanlıurfa
[25] Ahmed Dayının Hânesi
[26] Hasta Bir Anne
[27] Bir Sabah
[28] Teştîr (Dr.Câhid Öney’in Gazeli)
[29] Teştîr ( “      “        “         “       )

[30] Teştîr (Ahî Çelebi’nin Nazmı)
[31] Müstezâd Beyitler
[32] Düşünceler
[33] Sırr
[34] Rûhların Hikâyesi
[35] Üstâd Bedîüzzamân
[36] Tebliğciye
[37] Da’vet
[38] Ey Müslimân
[39] Tahayyül
[40] Dün-Bugün
[41] Oğluma
[42] Mektûb
[43] Mâzî Mi
[44] Afvet Rabbim
[45] Ters Anlaşılan
[46] Nûrlara
[47]Akd
[48] Na’t
[49] El Adlü Esâsü’l- Mülk
[50] Bitmeyen Çile
[51] Zulüm Devâm Etmez
[52] Şikâyet
[53] TRT-Nâme
[54] Teşvîh (Akrostiş)
[55] Teşvîh (Akrostiş)
[56] Ebced’le Târîhler
Lügatçe
 
 
ÖNSÖZ
 
            Şiiri eskilerden öğrenmiştim. Hissettiklerimi ifâde etmek isteyince, öğrendiğim yolu tercîh ettim. Duygularım bir âhenk içinde doğuyorsa arûz’u; bunun dışında bir düzene uyuyorsa hece’yi seçtim. Eskilerin kullandığı hiçbir kurala uymayanlar da tabiatıyla serbest oldu.
            Kaleme alınan bu duyuşlara şiir denilip denilemeyeceğine karar vermek bana düşmez. Zâten, ben de, genelde bu türe şiir denilmesi âdet olduğu için kitabıma böyle demek zorunda kaldım. Görenlerin tuhafına gitmeyeceğini bilsem, manzûme kelimesini kullanmak isterdim. Çünki, bence bu isim, şiirden daha az iddialı.
            Bu kitabımda arûzla tanzîm edilmiş manzûmelerim yer alıyor. Onların imlâsını da alışılmışın dışında bulacaksınız. Fakat tarzı, vezni, ifâdeleri, kelimeleri ve mazmunları böyle olmasını gerekli kılıyordu.
            Her üç – beş yılda bir, dilden davranışa, anlayıştan yaşayışa her şeyin değişip durduğu ülkemizde, hiç olmazsa yarım yüzyıl öncesinin duyuş, söyleyiş, yazışı belki bu kitabı da, bir çok emsâlinde olduğu gibi, okunmaz ve anlaşılmaz yapacak. Ne gam! Dünyâyı düzeltmek şâir ve yazarlara mı kaldı? Biz, yaratılışta verilen kàbiliyetlerimizin ürünlerini topluma sunmakla görevliyiz. Gerisi gücümüzün çok üstünde...
            His ve mânâ âleminizde ufacık bir kıvılcım çaktırabilir; incecik bir duygu telini titretebilirsem mânevî vazîfemi yerine getirmiş olurum.
            Saygılarımla.
          Ekrem KILIÇ                                                                                                          
        This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız  
 
 
 
 
 
[1] KENDİME SİTEM
 
İlhâmına zincir mi vuruldu?
Rûhun mu, hayâlin mi yoruldu?
Yaş böyle kemâl bulduğu anda
Paslandı kılıç, kaldı mı kında?
 
Sen, belli ki, bir hayli değişdin:
Tam hiss-i selîm, akl-ı selîmin
Hükmetdiği bir çağda bu susman
Olmaz mı tuhaf, hayrete şâyân?..
 
Esrârına garkol, yine, şi’rin;
Rikkatli yüreklerde bu sihrin
Bir beste duyursun yücelerden,
Lâhûta çıkar rûhları yerden...
24.10.1981
 
 
[2] ŞÂİR VE HÜZÜN
 
Kànun gibi tel tel gerilen duygulu kalbim
Hicrân elinin yırtıcı mızrâbını bekler;
Her ân o kadar hisli ve rikkatli ki, bildim:
Bir ah’la o teller nice bin âh! edecekler...
 
Doğmuş ne güzellikler o gözlerdeki nemden;
Her neş’e sönerken, bırakıp hüznü sonunda.
Zevk almayı öğrenmeli dünyâda elemden;
Zîrâ, kederin lezzeti, zâil oluşunda...
 
Ey derd! Hemen vur ki, o âhenk ile tadsın
Ömrün şu geçen lahzası, bir nebze bekàdan.
Gel, ey hüzün, ey gàm ki, sen şi’re kanadsın;
Sen şâire bir mevhibesin, bence, Hudâ’dan...
26.10.1981

 
[3] ŞÂİR
-Yahyâ Kemâl Beyatlı’ya -
 
Her gün duyup işitdiğimiz sözler olsa da,
Ma’nâsı, tavrı, şîvesi bambaşka bir sadâ,
Bir ayrı âlemin dili, efsunlu bir lisân
Şi’rinde mûsıkî olup etrâfı sarmada...
 
Mısra’larında çınlayan âhenkli nağmeler
Dillerde söylenir ve gönüllerde akseder;
Titrer uzakda hâtıralar bir hayâl gibi,
Ruhlarda ürperiş dolu bir his gelip geçer...
 
Bir mânevî cihân açarak rûha kudretin,
Her şey erir o lahza sükûnunda uzletin,
Yorgun düşen omuzlarımız şimdi dinlenir;
Artık durur zaman, sezilir zevkı cennetin...
16.11.1981
 
 
[4] YORGUN YILLAR
 
Yıllarca coşup yoruldu hisler,
Sâkinleşerek duruldu hisler.
Ermekde iken yaşım kemâle,
Kalboldu hayât bugünki hâle...
 
Bilmem ki, sebeb bu hâle ney, kim?
Bir neş’e duyurmaz oldu şi’rim.
İlhâmı düşürmüşüm melâle:
Vermez heyecân ne gül, ne lâle...
 
Pişmanlığa döndü şimdi neş’em:
Her mutluluğun peşinde mâtem,
Her kahkahanın sonunda nâle;
Yüz tutdu demek, ömür zevâle...
9.9.1983
[5] YAZ AKŞAMI
 
Ufuklar hep tutuşmuşdur;
Güneş gül gül açar akşam!
Benim kalbim de bir kuşdur:
Kanatlanmış uçar, akşam!
 
Nasıl mâviydi, berrakdı
Şu yanmış gök, biraz evvel?!.
Güneş canlıydı, parlakdı;
Uzakdan şimdi sallar el...
 
Yazın bambaşkadır akşam!
O yorgun gün vedâ eyler.
Yanar her evde birkaç cam:
Vefâ borçdur; edâ eyler...
                                              19.4.1978
 
 
[6] ÖLÜM DÜŞÜNCESİ
 
Besbelli, ölüm düşüncesiydi
Gül benzini ansızın sarartan.
Endîşeli kalbinin sesiydi
Gümbürtüsü lahza lahza artan...
 
Açmakda iken demin tebessüm
Bir gonca misâli; dondu kaldı.
Sessizce batan güneşle, gördüm,
Gözler kararan ufukda daldı.
 
Yorgun ötüşen telâşlı kuşlar
Kaçmakda mı yoksa âkıbetden?
Ürperti veren bu son uçuşlar
Hâtırlatıyor zevâli, cidden...
20.9.1982
 
[7] ÖLÜM
 
Bir gün kesilir öyle apansız,
En tatlı bir ânında bu rü’yâ.
Her gàye yarım, sevgililer el..
Dün bizle değilmiş gibi gûyâ...
 
Hasret çekilen haz dolu vuslat:
Okşarken ecel, ürperecek ten;
Derdler bitecek, ayrılacak can
Sessizce, yorulmuş bedeninden...
 
Gerçek vatanın ufkuna doğru
Hep yükselecek, hep uçacakdır
Âzâd olunan kuş gibi hür rûh;
Lâhût, ona şefkatli kucakdır...
                                   6.4.1979
 
 
 
[8] HOCAM 

 

Pek çok gecenin sükûnetinde
Sessizliğe ruh verir fısıltın,
Sen, bir efsâne sûretinde,
Mâzîyi ve hâli anlatırdın.
 
Senden nice şeyler öğrenirdik;
Hayranlık ederdi sanki teshîr.
Çevrende olurdu hâle, gençlik:
Kalb, gàye, fikir, düşüncemiz bir...
 
Mecbûr ederek ayırdı bir gün;
Dünyâ, bizi bir bir aldı Senden.
Hâtırlamamak, Hocam, ne mümkün?
Bin hâtıra bizde kaldı Senden!..
5.8.1977
 
[9] AYRILIK
 
Bülbülleri susmuşdu bağın dün,
Kànun şakıyıp durdu bütün gün.
Bilmem ki, neden şarkılar üzgün?
 
Her nağmede hüznün sesi çağlar:
Ney hıçkırır, inler; keman ağlar...
                        ***
Savruldu esen rüzgâra saçlar,
Feryadlara ses verdi yamaçlar,
Mağmum göğe bakmakda ağaçlar...
 
Bir ayrılığın nâlesidir bu;
Mahzûn buna hâlâ hava, yer, su...
5.8.1977
 
 

[10] HASRET
 
Çöker akşam karanlığıyla keder;
Rûha haşyet verir şu mor tepeler.
Yaklaşır, yükselip de göklere yer.
Issız enginde kaybolur insan.
 
Âniden gök dolar bulutlar ile;
Girerek hızla bin garîb şekile,
Görünür en fakîr hayâle bile
Başka âlemlerin misâli bu an.
 
Nereden çıkdı şimdi? Kim bu nefer?
Hangi ilden gelir ki, tiğğ ü teber?
-: Yiğidim, söyle, şimdi kande sefer?
Bir beyaz kuş atın.. fakat, ne bu kan?
 
O yağız çehre; başda tolga – sarık.
Bir kılıç darbesiyle göğsü yarık.
Gök mü, kaftan mı böyle kıpkızarık?
Sanki, yâkutla süslüdür mintan!
 
Atının nallarında bin şimşek
Doldurur âsumânı gürleyerek!
Kûs-i mehter olur akında yürek
Çok uzaklardan akseder: dan! dan!
 
Hasretiz, ey şehîd, geçen o güne;
Hakkı bayrak yapan şerefli düne.
Hakk için kan döküp de öldüğüne,
Hasretiz, ey şehîd, gazâya; inan!..
31.12.1973
 
[11] BAHAR GELSİN
 
Bir bahar gelsin, görün siz: bahçeler, bağlar nasıl!
Her pınardan sel olup taşmış sular çağlar, nasıl!
Yemyeşil renkler kuşanmış kır, bayır, dağlar nasıl!
Her gülün üstünde bülbül dem çekip ağlar nasıl!
 
Sanki, kışdan kalmamışdır bir eser âlemde hiç!
Dersiniz, dünyâda yokdur böyle yer âlemde hiç!
Neş’edir hep gördüğün, yokdur keder âlemde hiç!
Hep bahardır, bitmez; insan zanneder âlemde hiç!
4.5.1983
 

[12] BAHÇEDE YAZ

 
Rûhun ona can atdığı berrak havuziyle
Bir yaz günü, sâkin ve yeşil gölgeli bahçe...
Câzib koku – renk cünbüşü güller ve çiçekler.
Mest oldu bakanlar dalarak hilkati seyre...
 
Kuşlar bile suskun, kelebekler bile durgun;
Dallar bile mahmûr, nebâtât bile yorgun.
Yalnız yüzüyor şimdi güneş hazla, havuzda.
Hayran oluyor Hâlik’a, takdîs ile rûhun...
4.5.1983
 
 
[13] GEÇMİŞ
 
Bir lahza dur da geçmişe bak: sisli gölgeler!
Yapdıkların bütün boşa gitmiş; yazık, günah...
Gençlik.. o tatlı hâtıralar.. şimdi nerdeler?
Yalnız bu kaldı elde: keder, bir de âh – vâh!
 
Âtîye bak bu def’a da. Âtî.. o hep hayâl.
Ümmîd edip avunmada insan neler, neler!
Ma’sum çocukluğun izi, hâtırlanan masal.
Lâkin uyandığında o, başlar düşünceler...
 
Sermâyemiz geçen bu bir anlık zaman mıdır?
Sonsuzluk istiyor şu beşer oysa, mutlakâ!
Ey nefs! O halde çâre ne? Boş durmaman mıdır?
Ancak bununla mümkün olur umduğun bekâ...
 30.12.1972
 
 
 
[14] İLKBAHAR MÜJDESİ
 
Toprak değişdi rengini, bozken, yeşillenip;
Binbir çiçek örüp dokuyor renk renk ip.
Kırlar bahârı karşılıyor, seyri çok garip...
 
Kalbimde bir ılık heyecan müjdeler seni,
Ey tatlı ilkbahar, yüreğim hisseder seni
***
Ölmüşdü bahçemizde kışın her ağaç, çiçek.
Sandım ki, hiç dirilmeyecek kuş, sinek, böcek!
Kim can verip ölenleri tekrar diriltecek?!.
 
Evvelce kim yaratdı, düşün, yokdu hiç biri:
Çok sevdiğin şu gökleri, can verdiğin yeri...
1972
 
[15] ŞADIRVAN
 
Bu yerde geçse bir anın
Sükûn bulur kanın, canın;
Dolar huzurla dört yanın.
Civârı hoş şadırvanın!
 
Şırıl şırıl akar sular,
Gezer sevimli kumrular
Ve şâirâne duygular...
Civârı hoş şadırvanın!
 
Akan su eskiden beri
Oyup nakışlı mermeri
Çizer köpükden izleri.
Civârı hoş şadırvanın!
 
Minâre, kubbe komşusu;
Temiz, serindir avlusu...
Ta haşredek şırılda, su!
Civârı hoş şadırvanın!
 
Hulûs-i kalble niyyet et,
Usûle tam riâyet et,
Bir abdes al; ibâdet et!
Civârı hoş şadırvanın!
                        31.1.1978
 
 
 
[16] İLKBAHAR
 
Erişdi, müjde, ilkbahar!
Nasıl yeşerdi dağ, bayır?!.
Ne tatlı, hoş şu tarlalar!
Sen ol da gezme kır, çayır...
 
Tomur tomur ağaçların
Çiçekle yüklü dalları,
Görün bakın: bugün – yarın
Dolar sinek, böcek, arı...
 
Sıcak, sevimli bir güneş;
Pırıl pırıl ve mâvi gök!
Dolaş, gez, oyna, koş, güreş;
Yorulduğunda şöyle çök!
 
O mûsıkî, o nağmeler:
Latif, şirin şırıltılar,
Kuzuyla bir koyun meler,
Çeşit çeşit cıvıltılar...
 
Her ilkbaharda aynı sır:
Nasıl filizlenir tohum?!.
Hayat nasıl da fışkırır
Çiçek çiçek, doğum doğum!..
14.4.1978
 
 
 
[17] OYUN
 
-: Haydi çocuklar, koşun!
    Oynayalım bir oyun!
-: Sen Ali’nin ol eşi,
    Ben alayım Ökkeş’i.
    Altan, Uğur, Osman’ı
    Bir de alın Burhan’ı...
-: Altışar olduk, tamam!
-: Ben üşüdüm, oynamam.
-: Yapma! Bu, bozgunculuk..
-: Amma da mızmız çocuk!
-: Böyle yapar dâimâ...
-: Oynamasan oynama!
-: Başka oyun oynarız,
    Var mısınız?
                          -: Biz varız!
-: Ben diyorum: koşmaca!
-: N’oldu ki saklanbaca?!.
-: İşte bu hoş! Kim ebe?
-: Ben olayım!
                        -: Yaşşa be!..
                                           24.4.1978
 
 
 
[18] KAMP
 
Bir hâtıra oldu şimdi yalnız
Kaç yıl evvelki mâcerâmız:
 
Safdık, kötülük ne bilmiyorduk;
Dünyâ ne güzel, ne hoş diyorduk.
 
Kurduk nice bin hayâl Seninle;
Bir gün Sana ben dedim ki: “Dinle,
 
Bir yaşlı adam var, akrabâmdan,
Tâtilde izin alıp babamdan,
 
Gitsek onu bir ziyâret etsek;
Burdan o kadar uzak değil pek...
 
Bir kamp kuralım açıkda, kırda.
Yatmak gece hoş olur çadırda.
 
Aldık ebeveynimizden izni;
Kuşlar mı hafifdi, yoksa biz mi?
 
Sür’atle hazırlanıp nihâyet,
Çıkdık yola biz, sevinçle gàyet.
(Bitmedi)
 
[19] BAHARDA GEZİNTİ
 
Gel, gidelim bugün kıra!
Başka zaman gelir sıra,
Hep gideriz ya bir bağa,
Tırmanırız veya dağa.
 
Şimdi değil, gelince yaz
Eğleniriz gezip biraz
Çamlığı, buz pınarını,
Ormanı, çay kenarını...
 
Dalda çiçek ve goncalar;
Diz boyu oldu yoncalar.
Şurda koyunlar otluyor.
Leyleğe bak, ne topluyor?..
 
Bir köpek orda havlıyor!
Serçe, çekirge avlıyor!
İşte, karınca yerdedir!
Uç böceğim, uğur getir!
 
Mis gibidir temiz hava,
Karşıda yemyeşil ova;
Seyr ile sen, tefekkür et!
Hamd ü senâ, teşekkür et!
                                  18.4.1978
 
 
 
[20] PERVARİ YOLUNDA
(Vezin ve kàfiyeye uymak mecbûriyetiyle, ismi geçen şahıslar hakkında
lüzumlu hürmet ifâdelerini kullanamadığımdan dolayı özür dileyerek.)
 
Sungur Ağabey bizim Siird’e,
Her yıl bal alır, güzün gelir de...
 
Mûtâd olarak bu yıl da geldi;
Kàsımdı, fakat havâ güzeldi.
 
Pervâri baliyle gerçi meşhûr,
Ammâ, ona şan katan da: Sungur...
 
Sa’dullah Bey [1] ki, rahmetullâh,
Mes’ud kıla cennetinde Allâh,
 
Tavsiyye ederdi türlü derde;
Sıhhatli olurdu hasta, yer de...
 
Hattâ, reçeteyle yazdı bir gün,
Bir hasta gelince benzi süzgün.
 
Eczâcı görüp şaşırdı kaldı;
Bilmez ki, ilaç değil bu, baldı...
 
Çok hasta, yiyince bâl-ı Sungur
Sağlık bularak olurdu mesrûr.
 
Mevzu’ bu değil, şu son seferdi:
Bir Ford minibüsle geldilerdi.
 
Dolmuş, Silivanlı Sâlih’indi [2]
Batman’da Saîd’le [3] Mirza [4] bindi.
 
Sungur Ağabeyle yolda hemdem
Mehmed Ali [5] var, Malatya’dan, hem...
 
Pervâri Siird’e üç saatdir;
Yol şimdi fenâ değil, rahatdir.
 
Anlatdı bir eski mâcerâyı;
Güldük buna, bilmeden belâyı,
 
Hayreddin [6] der ki: “Tâ sabahdan
Çıkdık yola biz, ağarmadan tan.
 
Pervâri yolunda geçdi bir gün;
Vardık, ne varış, batar iken gün!..”
 
Mihmandar olup da Kıngır Osman [7]
Pervâri’ye gitdi böyle ihvân.
 
Farkında değilmiş ammâ Sâlih,
Lastikler hep kabak.. ne tâlih!
 
Zorluk daha başlarında yokdu;
Yollar, tabiî, biraz bozukdu.
 
Birden duruverdi, tırmanırken;
Endîşe için vakit pek erken.
 
Bir hayli itip yürütdüler hep,
Bâzen taşınırdı böyle merkep...
 
Pervâri’ye vardılar sonunda;
İşler gidiyor, şükür, yolunda.
 
Tüccar bulunup da bal alındı;
Geç vakte kadar, fakat, kalındı.
 
Ev sâhibi “Gitmeyin!” diyordu;
Akşam, kuzu kesmek istiyordu.
 
Bir tek Hacı Mirza gevşemişdi;
“Geçdir; kalalım, gelin...” demişdi.
 
Lâkin, sıkı durdu arkadaşlar;
“Destûr!” diye terkedildi aşlar...
 
Gün batdı, hemen düşüldü râha,
Hakk erdire cümlesin felâha.
 
Bir yolcu da aldılar berâber,
Tiryâki imiş bizim birâder...
 
Sungur Ağabey karışdı lâkin,
Çekdirmedi bir nefes; ne mümkin!
 
Dağlar, dereler geçip aşıldı;
Lastik yarılıp delik açıldı.
 
Gümbür! diye patlayınca birden
Hiç kalmadı bir hayır tekerden...
 
“İstepnesi burda! Nerde kirko?”
Var gerçi ya; tutmuyor, bozuk o...
 
Birlikde ve hayli uğraşıldı;
Zor – şer, sökülüp teker takıldı.
 
İstepne de gümleyip birazdan
Donmaz mı bizimkiler ayazdan!..
 
Artık gece, her taraf karanlık,
Hiç vâsıta geçmiyor da... Yandık!
 
Tek yol: yürüyüp biraz ısınmak!
Hem, nâfiledir durup yakınmak...
 
Cantlarda yürütdü, geldi Sâlih,
Dostlarsa yayan.. hay aksi tâlih!
 
Lâkin, kırılırsa başka bir yer,
Lastik bile gelse zor ilerler.
 
Korkuyla duruldu yolda tekrar;
Ammâ kötü şey bu: çok soğuk var!
 
Lastik, diyerek, nasılsa yırtık,
Yakdık bir ateş, biraz ısındık...
 
Eh, geçdi zaman ve bitdi lastik,
Lâ havle.. o halde, biz de bitdik...
 
Gözler tarıyordu şimdi ufku,
Sâat 10’a vardı; geldi uyku.
 
Derken, tepeden göründü kamyon,
Bir böyle haber değerdi milyon...
 
El sallanarak o durduruldu;
“Yer var mı?” deyip, hemen soruldu.
 
İnsan dolu hep şoför mahalli,
Hem üstde de yer değildi hâlî.
 
Sungur Ağabeyle Kıngır Osman
Bin zor ile bindiler bu yandan.
 
Anlatdı da Sungur Âbi, güldük:
“Allâh’a şükür, deyip büzüldük.
 
Hiç sevmediğim o pis dumanlar
İndimde buhur gibiydi, canlar...
 
Teyp, şarkı değil de bir ilâhî
Söyler gibi gelmedeydi, sâhi...
 
Vardık ya, şükür, nihâyetinde;
Erdik sonuna meşakkatin de...”
 
Bir vâsıta gönderildi tekrâr,
Kurtulmak için diğer kalanlar.
 
Yardım gidedursun, orda kalmış
Ahbâbı tutar mı zorlu bir kış!..
 
Etrafta çadır kuran göçerler
Varmış bereket; koyun güderler.
 
Farkında olup köpeklerinden,
Seslendi bizimkiler derinden.
 
Mehmed Ali, bir de Mirza beyler
Bir yol bularak inip giderler.
 
Yanmakda ateş çadırda çokdan,
Yorgan bile verdiler soğukdan.
 
İkrâm edilince peynir – ekmek
Reddetmesi mümkün olmuyor pek...
 
Derken, minibüs kavuşdu, geldi.
Çağrıldılar; oh! çadır güzeldi.
 
Lastik takılıp bitince işler,
Vurmakda iken sırıtdı dişler...
 
Lâkin, bu sefer, gelen bozuldu!
Dostlar, tabiî, fenâ bozuldu...
 
İstop ediverdi, kaldı yolda;
Artık buna kızma, gel, sen ol da!
 
3 oldu saat, sabah yakındır;
Allâh’a emânet etdi Kıngır,
 
Hiç çâresi yokdu, terkedildi.
İlk Ford’a binildi hep, gidildi...
 
Endîşelidir, uyur mu Sungur?
Geçmez gece hiç, zaman uzundur...
 
Yol gözlemeden yoruldu iy’ce,
Âhir, minibüs çıkıp gelince
 
“Allâh’a şükür!” deyip oturdu;
Tâ ertesi gün üzüldü durdu.
 
“Atlatdık ucuz” deyip “belâyı...”
Anlatdı sabah bu mâcerâyı.
 
Yâ, böyle bizim hikâye, beyler!
Bilmem, gelecek sefer O, n’eyler?!.
                                                           27.11.1981
 
[1] Dr.Sa’dullah Nutku
[2] Sâlih Çevik
[3] Saîd Dolgun
[4] Mirza Demir
[5] Mehmed Ali Bağlıtaş
[6] Hayreddin Yardım
[7] Osman Kıngır
 
 
 
 
[21] TERKîB-İ BEND
 
Milletde huzûr koymadı, kardaş, bu siyâset;
Bildik: ne kadar pis, kötü, kallâş bu siyâset!
 
Sen geç köyü, bir evdeki ferdler bile ayrı;
Pek korkuyorum: dökdüre çok yaş, bu siyâset!
 
Ekser, bize bir hoşça masal gelse de târîh,
Aç, bak ki: yemişdir nice bin baş bu siyâset!
 
Bir zümreyi, bir beldeyi eylerse de âbâd;
Koymaz kimi, taş üstüne bir taş bu siyâset!
 
Bâzen ne kadar tatlı, lütûfkâr, mütebessim;
Bâzen de asık çehre, çatık kaş bu siyâset!
 
Boş durmaz ağızlar, ama, sen baklava sanma:
Kokmuş, acı, zıkkım gibi bir aş bu siyâset!
 
Mutlak gelecek bir sonu: idbârı düşünmez,
İkbâl ile sarhoş olan ayyâş bu siyâset!
 
Geçdikce zaman, tâlibinin batması artar,
Kurtar, Yüce Rabb’im, bu belâdan bizi kurtar!
 
Gördün mü, bugün halka ne yapdırdı siyâset?
Gaflet bürüyüp, bâtıla tapdırdı siyâset!
 
Aldırmıyoruz zâlime zulmetse de, lâkin,
Ma’sumları hep kurtlara kapdırdı siyâset!
 
İmkânı mı var kurtuluşun, eğri ne yapsın?
Yoldan çıkarıp doğruyu sapdırdı siyâset!
 
“Bir gün düzelir, böylece sürmez.” diye umduk,
Ümmîdimizin hepsini, ah, kırdı siyâset!
 
Pek çok kişi öğrendi, fakat, olmadı iflâh,
İğrenç ve uğursuz, kötü bir sırdı siyâset!
 
En aşşağılık fayda için eyler ihânet,
Nâmûs ve şeref yoksulu hınzırdı siyâset!
 
Çok rağbet edilmekde, fakat, bence: muzır, hem
En fâidesiz bir sürü dırdırdı siyâset!
 
Vaktâ ki, bütün halk bu çirkef işe daldı;
Zannım: o zamandan beri şeytan yaya kaldı!
 
Kardeşce yaşar, birlik idik; yıkdı siyâset!
Bir fitneci, bozguncu, münâfıkdı siyâset!
 
Her girdiği yer parçalanıp kaynadı durdu;
Besbelli huzursuzluğa âşıkdı siyâset!
 
Pek çok pısırık çalçene olduysa da, elhak,
Bir hayli muhâlif çana ot tıkdı siyâset!
 
Ev, tarla, sokak, işyeri, mektebde o tek lâf;
Temcid pilâvından daha can sıkdı siyâset!
 
İnsanlara hükmetmek için kullanılınca
Kıymetli, geçer akçe olup çıkdı siyâset!
 
“Etbâı neden böyle eğilmiş?” diye sorma;
Zâten, daha başdan beri çarpıkdı siyâset!
 
Artık yetişir! Kalmadı billâhi tahammül!
Millet daha senden usanıp bıkdı, siyâset!
 
Mevt gelmeden evvel uyanın, aklı olanlar!
Elbet de, işâret yetişir ârife, anlar...
                                                11.1.1978
 
 
 
[22] KASîDE-İ FAHRİYYE DER  MEDH-İ ŞEHR-İ BATMAN
                                            (Batman Şehrine Kasîde)
 
Bu şehre ki Batman denilür hayli zamandur;
Ma’nâ bu ki: bir kez batanın hâli yamandur!
 
Her kûşesi başdan başa çöpler ile kaplû,
Her zerre havâsındaki sırf toz ve dumandur!
 
Kış geldi mi, bir başka olur bizde sokaklar:
Her ev leb-i deryâ, yalı; her arsa limandur.
 
Pek bol bulunur bizde ya, kullanmayız asfalt;
Tutkal gibidür balçığımız, çizme yutandur.
 
Çöplükleri teftîş eden ol kàre sinekler,
Bir serçe kadar besli ve tonbul, kocamandur!
 
Gündüz çekilüp dinlenerek saldırur akşam;
Pek can yakar ol sivrisinek, sevdiği kandur.
 
Bir jet gibi sür’atle hücûm etmede kâfir!
Pek başka bu cins; zannederim: ordu-bozandur!
 
Var bir sürü aylıklı nezâfetcisi, lâkin;
Fahrî çalışanlar: kedi, it, karga, sıçandur!
 
Hayvanları, tekmil, buranın çöp ve kâğıt yer;
Bilmez, yemi akranlarının: arpa, samandur...
 
Bilmem ne sebebden, çekemez komşu şehirler?
“Pek pis kokuyor!” dirler a, ol misk ü rihandur.
 
İstasyonu geçmez sanırım tasfiyehâne;
En başda gelen işleri: i’mâl-i duhandur.
 
Yaz mevsiminin fazla sıcak olması bundan:
Dâim yanıyor meş’alemiz, şûle-feşândur.
 
Çarşûları, dükkânları pür mâl ü nevâle;
Bîhadd ü hisâb müşteri: kandur baba kandur!
 
Hiç belli değildür, değişür bizde fiatlar;
Şol belli ki: zam devresi sâat değil, andur.
 
Yüzlerce garîb âdemi besler belediyye;
Kim bâdihevâ mal yise, ol zâbıtadandur.
 
Birden yığılır lâhzada dağlar gibi erzâk;
Bir anda da hâlden çekilür, sanki talandur.
 
Karpuz ve kavun bol ama, güç yetmiyor artık;
Mecbûr olarak almadayız, çünki bu candur.
 
Pek gam değil, ekmek hamur olmuşsa furunda;
Varken niye gam çekmeli her avluda tandur?!.
 
Tırşik ile çiğköfte de seçkin yemek ammâ,
En makbulü: bulgur ile ayran ve soğandur.
 
Taş-kum dolu böbrekde, bütün mi’deler ülser..
Esbâbı: suyuymuş! Bana sor: “Mâ-i nisandur.”
 
İnkârı ne mümkin, bu güzel beldede dâim,
Hep bulduğumuz hayr ü sevâb, ni’met ü nândur.
 
Âsâyişi düzgün; azıcık fazla silâh var..
Sık patlasa, korkman! Ya alandur, ya satandur...
 
Zabtiyyesi, emniyyeti – elhak – kuş uçurtmaz;
Hırsız bulunur gerçi ya, eşyâsı nihandur.
 
Çayhânesi pek çok, yine hiç yer bulamazsun;
Sandalye bilinmez, oturak: kürsü filândur.
 
Ters – düz demez işler trafik caddede, yolda;
Bir kısmı süvâriyse de bir kısmı yayandur.
 
Bir âdeme çarpup da kazâen, dise: “Pardon!”;
Ol kimseye ters ters bakarak dir ki: “Babandur!”.
 
Serbest gezinir caddede, yollarda inekler;
Kim dirse ki: “Hindistan’a benzer.”, bu yalandur.
 
Damlarda yatar müşteriler, lükstür oteller;
Pek çok televizyonlu Hotel varsa da, handur.
 
Yok sanma, plâkçıymış, efendim, sinemaymış..
Var! Hem gece – gündüz işi feryâd ü figandur.
 
Kaç tâne operlör böğürür, kimsede tıs yok;
Ses çıksa da kim aldıracak hoş? Borazandur!
 
Nemmamlara bakman, diseler Batman’a : “Zengin,
İ’râdı börek, şehremini Yağma Hasan’dur.”
 
Dirlerse de: “Milyonları yutmuş ve yemişler..”
Kimler? Nereden? Söylemiyorlar; su-i zandur!
 
Yağ, çay ve şeker ânide kayboldu mu: bayram;
Ger, mâ ü ziyâ yoksa, bilin kim: ramazandur.
 
On hâneli bir köy bugün altmışbini aşmış..
Şol hâle sebeb, belli ki, Garzan’la Raman’dur.
 
Hiç duymadığın tarz ü makamdan bile olsa,
Şol sîne yakan savtı gazel sanma: ezandur.
 
Şöhretlisi yok, meczubu bol, işsizi çokdur;
Herkesde siyâset: ne vekildür, ne bakandur.
 
“Şâirleri varmış!” diyerek eyleme hayret;
Sen, Batman’ı hor görme ki: menbâ-i sühandur!
 
Saydıklarımız bizlere vermez ki nakîse;
Bir böyle şehir halkı oluş insana şandur.
 
Her kim: “Kaçayım ben buradan, kurtulayım!” dir;
Şaşkındır o! Aldırma, bu söz bir hezeyandur.
 
“Bir başka diyar bul, bunu terket!” dime; çünki
Burdan bulurum rızkımı, öyleyse vatandur.
 
Vasfında muhakkak ki muvaffak idi Ekrem;
Ol, gerçi esâsında ne şâir, ne ozandur...
30.9.1977

 
 
[23] SİİRT’İN ESKİ GÜNLERİ
                                     - Cumhur Kılıççıoğlu’na -
 
Kemerli bir sokakdayım,
Zamanca pek uzakdayım!
Düşünceler sürüklüyor
Ve kalbe duygu yüklüyor...
 
Hayâller ağlamaklıdır:
Bu boş mekânda saklıdır
Sevinç, ümid, hüzünleri;
Kederli, mutlu günleri
Sıcak, sevimli beldenin...
Fısıldıyordular demin
Yıkık, dökük konakları;
Meyilli, dar sokakları:
“Siirt’in eski günleri
Döner, gelir mi hiç geri?!.
Susuzdu, sevgisiz değil!
Her evde bir tutam yeşil
Ve avlusunda mâvi var;
Tanış, bilişdi komşular.
Berâber atlı geçmeyen
Oyun için genişleyen
Sokak, her anki hâli mi?
Çocukların hayâli mi?!.
Adım başında kubbeler:
Ya câmidir, ya türbeler,
Ya bir hamam ki, tertemiz:
Severdi halkı, şüphesiz...
Şehirde hayli medrese
İlim saçardı herkese.
Her ihtiyâcı karşılar
Küçük, samîmî çarşılar.”
Dönüp ezanla kendime
Verince son hayâlime,
Dedim: Şu anda nerdeyim?
Bakındım, aynı yerdeyim...
                                               28.9.1992
 
[24] ŞANLIURFA
 
-  Cihad Kürkçüoğlu’nun hazırladığı Ruha’dan
Urfa’ya ve Şanlıurfa albümlerine bakarken-
 
Bir belde ki, her din ve kavim mutlu ve râzı;
Şan vermededir Urfa’da insanlığa mâzî:
 
Târîhe geçen bunca krallar, derebeyler,
Şöhretli kumandan ve hükümdâr, nice beyler,
 
Binlerce meşâyîh, ilim erbâbı, velîler,
Fâzıl ve saîd onca şahıs, onca nebîler...
 
Hemşehridir İbrâhim’i, Eyyûb’u, Şuayb’ı..
Nemrûd’u, ne gam, olsa da artık bütün aybı!
                                   ***
Ark, çeşme, kemer, göl, kuyu.. dâim dolu suyla;
İbrâhim’e Hakk’dan bereket bahş oluşuyla...
 
Rıdvâniye’nin yüzdüğü göllerde balıklar
Kaç bin sene evvel yaşanan izleri saklar...
 
Burçlar, yüce surlar oluyor düşmana mâni’.
Her yerde bulunmakda ya mescid, ya da câmi’;
 
Han, çarşı, hamam, medrese, dergâh gibi âsâr
Bin faydalı hizmet vererek halkı kucaklar...
 
Hülyâya geçit vermededir burda tetirbe;
Sonsuzluğu dâvet gibidir şurdaki türbe...
 
Efsunlu, garîb, dar ve serin eski sokaklar:
Zincirli’si, Mâdenli’si, Yorgancı’sı hem var!
 
Gözden silinir sessiz adımlarla karaltı,
Bir sırra kanat germededir sanki kabaltı...
 
Mes’ud yaşanan yılları duy kahkahasından;
Yok şahnişinin farkı, küçük kuş takasından...
 
İç çekmede, bir hiss-i tahassür ile yer yer,
Eyvanları öksüz ve harâb Urfalı evler...
                                   ***
Bir cezbeye düşmüş gibi çırpındı da mızrâb,
Uşşâk’a geçip, kıldı karar, öylece bî-tâb,
 
İnler gibi, taksîme devâm eyledi bir ûd.
Bülbülleri hayrân ederek başladı Mahmûd. [*]
 
Ürperdi duvarlar, dikilip taşları kalkdı;
Çokdan kurumuş çeşmelerin gözyaşı akdı.
 
Zevkın taşa aksetdiği his yüklü konaklar;
Tiryâkisi, meftûnu bunun ince sokaklar...
 
Uşşâk’a Hicâz ekleyerek sürdü gazeller.
Kâh ses saza yol vermede, bâzen sese teller...
 
Tâhir, Lole Yûsuf, Dede Osman, İbe, Dervîş,
Yahyâ ve Çavuş.. eski takım, topluca gelmiş... [*]
 
Yâd oldu, hayâl âleminin sesleri dindi;
Gün bilmedi aslâ, gecenin hüznü nedendi?
                                   ***
Albümde fotoğraflara bakdım da; derinden
Her nağmeyi duydum, yaşadım sanki o gün ben...
                                             23.3.1994
 
[*] Şiirde ismi geçen, 1930’larda
Urfa’da yaşayan ses ve saz sanatçıları:
Tenekeci Mahmûd Güzelgöz
Mukîm Tâhir Oturan
Lole Yûsuf
Ebelerin Topal Dede Osman
Kemancı İbe
Damburacı Dervîş Vatansever
Berber Yahyâ
Vâveyli Mustafa Çavuş
 
[25] AHMED DAYININ HÂNESİ
 
Yağıyor kar sulu-sepken, vakit akşam üzeri.
Yine poyraz esiyor buz gibi, dondurdu yeri.
 
Üşümüş gölgelerin evlere kaçmakda çoğu;
Yanaşıp mangala, az-çok, unuturlar soğuğu.
 
Gelecek yorgun, adam şimdi namazdan çıkarak,
Sedirin üstüne bağdaş kurarak yaslanacak.
 
Oda sessiz, yatıyor yerde zayıf bir bebecik:
Görünen yerleri etsiz, sanılır sâde kemik...
 
İki-üç minderin üstünde yatar hasta kızı;
Koyuyor yaşlı kadın sofraya ekmekle tuzu.
 
Bu küçük ev bizim Ahmed Dayının hânesidir.
Yatalak bir kızı vardır, çocuğun annesidir.
 
Düğününden iki ay geçti mi, bilmem, aradan;
Sapasağlamken adam, gitdi göçüp dünyâdan.
 
Kocasından bu şekil ayrılarak geldi kızı,
İki aylık gebe hem; hâli yürekler acısı...
 
İyi insan idi Mehmed.. yaparak kulluğunu
Yaşayıp gitdi, helâlden yiyerek bulduğunu.
 
Dediler ismine Mehmed, babasından vasiyet.
Doğuşundan beri çekmekde çocuk bin eziyet.
 
Kederinden ana hep hasta yatar, ağlayarak;
Geçirip felç mi nedir, düşdü ki, evlerden ırak!
 
Ufacıkdır daha Mehmed.. bakım ister ona da;
Ama, n’etsin ki, çekilmiş memeden süt anada...
 
Para yokdur süt alınsın, bebek ekmek de yemez.
Yiyecek var mı ki versin! Tıkanır söyleyemez...
 
Büyük oğlan giderek âilesinden uzağa
Bırakır arkada bir yaşlı peder, yaşlı ana.
 
Seneler var ki haber yok; ne bir adres bulunur.
Gelecekdir, diye mahzûn iki insan avunur.
 
Eve lâzım yiyecek bir- iki ekmekle şeker;
Onu bulmak ne zor olmuş! Odun, ondan da beter...
 
Bereket, ev babadan kalma da Ahmed Dayıya
Bu sebebden, şükür olsun, ödemez bir de kira.
 
Hani, bir iş oluverseydi.. değil yüz karası;
Çalışır, yardım eder insana bir az karısı...
 
Ama nerden bulunur? Kimse yıkatmaz çamaşır.
Yine Ahmed Dayı, zar-zor, yükü sırtında taşır.
 
Bu güzün kesdi şu dağdan getirip on yük odun.
Tanıdıklar da, sağ olsun, verivermiş biraz un.
 
Soğuk erken gelivermez mi bu yıl, aksine ya!
Ne odun kaldı, ne un; anbara baksan, ne de yağ...
 
Ve kışın şiddeti üstünde evin pek duyulur.
Yarı aç hep.. yine tok olsa birazcık uyunur.
 
Kırışıp alnı biraz: “Yetmeyecek böyle, odun
Ne zamansız bitiyor hâ!” dedi, me’yusdu kadın.
 
“Bu çocuk çok üşüyor, yakmasam olmaz ki her an.
Ufacık, hasta, zayıf.. korkarım, alsın Yaratan.”
 
Bu, sıkılmış, garib insanların ağzında yine
Duyulan hamd ü senâdır ve duâ, Rab’lerine.
 
Biliyorlar, Yüce Mevlâ’dan olur her ne ise.
Ve bu îmân ile insan daha düşmez yeise.
 
Gülerek verdi cesâret o zaman hâtununa:
“Hele bitsin bakalım; yardım eder Hakk kuluna.
 
Geliyor, kalmadı bir şey yaza; yaklaşdı vakit.
Hele bir işler açılsın, birikir bolca nakit.
 
İki - üç ay çalışırsam düzelir evde durum.
Bilemem, belki de dâim olarak iş bulurum.”
 
Ne gezer iş! Bilir elbette; fakat kaç senedir
Bu tesellî ile Allâh sabır vermededir...
                                        Şubat, 1972
 
[26] HASTA BİR ANNE
 
Yavrularım, sizleri çok özledim.
Belki gelirler diye hep gözledim.
Geçdi fakat işte pazar bir daha,
Kaldı ümîdim gelecek haftaya.
Annenizin derdi nedir, bilseniz!
Ağlıyorum, gözyaşım olmuş deniz...
Kalmadı hâlim, eridim; hastayım.
Ben yine hep sizler için yastayım.
Zor değil ölmek bana, îmanlıyım;
Bir size hasret, size hicranlıyım.
Zannederim, sevmeyecek kimseler;
Boynu bükük kalsanız öksüz eğer...
Bir sene evvel babanız göçdü ya;
Şimdi, sanırsam, bana gelmiş sıra.
Şükrederim, eyleyemem i’tirâz;
Buymuş ömür: amma uzun, amma az...
“Çâre bulunmaz” dediler, “kansere;
Yatma bu hastânede sen boş yere.
Git de, çocuklarla, kalan ömrünü
Evde geçir bâri, son üç – beş günü...”
Doktora sordum; dedi: “Vermem izin!
Korkduğunuz olmayacakdır sizin...
Hastalığın seyri değişmiş bile;
Bence geçer, kalmadı pek gàile.
Sendeki îman ve tevekkül yeter
Olsa bu dert böyle değil, beş - beter!
Kurtuluş ümmîdini kaybetmeyen
Kurtuluyor, bilmedeyim hayli, ben.
Hastalığın Hâlik’ı kim? Rabb’imiz!
-Sâde biraz sabredebilsek de biz -
Şükrederek bekleyiversek, yeter...
İşte o dem, kalmayacak gam, keder.
Az daha sabret, göreceksin bacım.
Geçdi, dedim gerçi ya, ister bakım.
Bir – iki ay burda kalıp yat hele,
Sonra selâmetle gidersin eve...”
Böyle tesellî ile doktor, bana
Verdi ümitler... Bunu gel sor bana!
Gitmeyecek gözlerim artık açık,
Bir dese doktor: “İyisin, haydi çık!”
Bir kavuşursam size, ah canlarım,
Böylece neymiş yaşamak, anlarım...
Hep Yüce Mevlâ’ya emânet olun,
Siz size sâhip ve mukayyet olun...
                                                      1976
 
 
 
[27] BİR SABAH
 
Gün doğmamışdı. Kalkdı yatakdan bizim çocuk.
“Hişt! Kalkma, yat! O yorganı örtün!” dedim, “soğuk!”
“Annen namâzı şimdi bitirsin de öyle kalk.”
-: Karnım acıkdı çok, baba! Kılsın çabuk çabuk.
 
“Sabret canım.” Dedim, “bitecek şimdi; sonra biz
Birlikte senle hem çay içer, hem yemek yeriz.
Lâkin biraz müsâade ver, sus da, sen bana
Bitsin şu cüz, dur azıcık...” Susdu çâresiz.
 
Çok geçmemişdi; geldi yumurcak yavaş yavaş.
Bakdım: sokuldu göğsüme çok sevdiğim o baş.
Mümkün mü sevmemek? Bize dünyâda lûtf ile
Etmiş Cenâb-ı Hakk onu candan bir arkadaş...
Aralık, 1972
 
 
[28] Dr. Câhid ÖNEY’in GAZELİNİ TEŞTÎR
 
Nây anlatdı ve hıfzeyledi ma’nâyı kalem;
Çünki, görmüşdü o ilk ta’lim-i esmâyı kalem.
Biri kalbin, biri aklın dilidir, kökleri bir;
Hakkıdır, kardeşi bilmişse eğer nâyı kalem!
 
Levh-i mahfûza tekaddüm ne büyük şey, yâ Rabb!
Ne şereflendi görüp neş’e-i ûlâyı kalem!
Etme mürted, onu şeytâna uyup sen; çünki
İbtidâ secde edip yazdı elif – bâ’yı kalem!
 
“Oku!” emreyledi, öğretdi kalem tutmasını;
Vererek kàbiliyetler sana Mevlâ-yı kalem.
İlmi nakletmeğe bir vâsıta kılmış beşere;
Rabbimin, âleme bir lûtfudur i’lâ-yı kalem!
 
Muktedîr elde coşar.. bil ki suhûf olsa semâ,
Getirir, nokta eder orda Süreyyâ’yı kalem.
Vasfeder Hâlik’ı; evsâf-ı İlâhî bitmez,
Tüketir, olsa mürekkeb yedi deryâyı kalem!
 
Eylesin nâmını hep medh ü senâ İslâmın;
Emre uy, fethediversin koca dünyâyı kalem.
Zülfekàr asr-ı saâdetde nasıl yapdı; bugün
Yıldırımlar gibi çarpsın bütün a’dâyı kalem!
 
Pek günâh âlet edinmek onu şahsî çıkara;
Bil, şikâyet edecek Hakk’a bu da’vâyı kalem.
Amelin cinsine uygun olur elbet de cezâ;
Yapma yâ Rabb, aman, kimseyi rüsvâ-yı kalem!
 
Dedi Câhid: “Kalemin kudreti Hâlik’dandır.”
Ede tasdîk bunu Ekrem, çeke tuğrâyı kalem.
Şühedâ kan, ulemâ bunda mürekkeb akıtır,
Et cihâdında sebât; va’d eder ukbâyı kalem!
                                              29.3.1976

 
[29] Dr. Câhid ÖNEY’in GAZELİNİ TEŞTÎR
 
Nâmûsumuzla can verebilmek şiârımız;
Yanlış bilinmesin, bu sebebden vakàrımız.
Müstağniyiz, evet; kula kullukdan ârımız...
Muhtâc isek de, sarsılamaz i’tibârımız!
 
Nâdâna sorma, belki kararsız bilir bizi;
Gülmüşsek ağlıyorken o, arsız bilir bizi!
Kalpdır ya kendi, öyle ayarsız bilir bizi.
Dünyâ yanıp yıkılsa, değişmez karârımız!
 
Âlemde zevkımiz, sözümüz şâirânedir;
Âciz görünmedeysek eğer, bir bahânedir.
Kalb kırmamak için daha bir başka yol nedir?
Yâ Rabb! Ne mutlu, kimseye yokdur zarârımız!
 
Sen hâb-ı gafletinde devâm et; değil sana,
Hâlden bilirse, sivrisinek sazdır insana.
-Ârif tecâhül etse; kırılmaz mısın buna?-
Devrânadır bizim sözümüz, iğbirârımız!
 
Seng-i mezâr istemeyiz biz; yeter bize,
Rahmetle yâd ederse kalanlar çöküp dize,
Eslâfa ittibâ ederek söyleriz size:
Dîvânımız, kitâbe-i seng-i mezârımız!
 
Kin tutmayız; riyâ ne, husûmet ne bilmeyiz.
Mazlumla ağlarız ama, zâlimle gülmeyiz.
Âlem bilir bütün bizi Ekrem; kimiz, neyiz!
Câhîd, derûnumuz gibidir âşikârımız!
                                                           9.2.1973
 
[30] AHÎ ÇELEBİ’nin NAZMINI TEŞTÎR
 
Câhilin fahri cem-i mâl iledir,
Hodfurûşunki yâl ü bâl iledir,
Gàfilin derdi kıyl ü kàl iledir,
Ârifin izzeti kemâl iledir.
 
Aşk ü şevk ehli vecd ü hâl ister,
Kalb-i giryân, lisân-ı lâl ister,
Sanma kim ev, veled, iyâl ister,
Ne kemâl ister ü ne mâl ister.
 
Bizi gör kim, ne hâlimiz vardır,
-Şol hayatdan melâlimiz vardır;
Çün, taşınmaz vebâlimiz vardır.-
Ne kemâl ü ne mâlimiz vardır.
                                                           9.3.1973
 
[31] HAKÎKAT ÇEKİRDEKLERİ’NDEN AKDEDİLEN
MÜSTEZÂD BEYİTLER
 
Bulursan hakkı artık ihtilâf etmek değil doğru,
Deyip ondan ehakk yok mu!..
                                   ***
Edersin iddiâ lâkin, bakarsın en güzel şeyden
Güzel bâzen olur ahsen...
                                    ***
Bilirsin: bir ilaç bir derde tam dermân olur ammâ,
Zarardır haddi çok aşsa!
                                    ***
Kezâ, mümkin ki, bir derdin için nâfi’ olan madde
Zehirdir başka bir derde...
                                    ***
Hayat: kesretde bir nev’î tecellî eyleyen vahdet..
Hayat: birleşdiren kuvvet!
                                    ***
Hayatdâr bir cisim âlemde her mevcûda mâlikdir;
Hayat: varlıkda birlikdir!
                                    ***
Senin düşmânının düşmânıdır dostun ve yârânın;
Onun dostuysa: düşmânın...
                                               1977


 

[32] DÜŞÜNCELER
 
Gelin, gelin; toparlanın
Düşünceler, düşünceler!
Bitince ömrü insanın
Neler olur, deyin, neler?
 
Bu cismi terkedince rûh
Gidip de nerde saklanır?
Çözülse sır bulup vuzûh
O dem biraz rahatlanır...
 
Ölümde perde arkası
Değil mi öyle kapkara?
Şu hâlde terkedip yası
Gülümseriz mezarlara.
 
Demek, bütün bu gam, tasa
Biter; bulunca son ömür?
Demek, ölüm hiç olmasa
Bu işde rûh zarar görür?
 
Ebed için verildi sırf
Bu hasseler, bu duygular.
Yerinde etmeyince sarf
Netîce hep olur zarar.
 
Gidin düşünceler, gidin!
Ümid saçın, huzûr olun.
Açın bu sırrı, fâş edin;
Beşer için sürûr olun...
                                       3.5.1983
 
 
[33] SIRR
 
A, zevka mübtelâ gönül,
Düşün.. düşün ki, âkıbet
Keder, hüzün, belâ gönül!..
 
Çabuk geçer şu tatlı hâl,
Kalır damakda bir acı;
Söner hayâl, çöker melâl...
 
Rahat verir mi hiç akıl
Zevâli varsa lezzetin?
Nedâmet et, gönül, ayıl!
 
Diler her âdemoğlu, ya,
Geçer mi her emel ele?
Kapılma boş bu duyguya...
 
Saâdet umma maddeden;
Yeter mi mutlu olmaya
Huzûr, sâde maddeten?..
 
Bilirse mânevî sürûr
Nedir? Nasıl geçer ele?
O dem şahıs huzûr bulur...
 
Devâmı yoksa âlemin,
Kolay mı tatmin olması
Bekàya âşık âdemin?
 
Düşün, çalış, üzül, yorul:
Hayatda gizlenen nedir?
Ölümde saklı sır ne? Bul!..
                                          27.10.1981
 
[34] RÛHLARIN HİKÂYESİ
 
Yaratıştan beri rûhlar tadarak ayrılığı,
Dâimâ ağlayıp inler; duyulur hıçkırığı.
 
Bize mechûl bir âlemde yaşarken her can
Uyarak emr-i İlâhîye gelirler oradan.
 
Bak da, “Pişman” deme, dünyâya ayak basdığına:
İlk nefes almada feryâdı hemen basdığına...
 
Nice yıllar, nice hicrân ile kalbler yanacak;
Her nefes “hû” diye mahbûbunu her dem anacak...
 
Bu azab haşre kadar bitmeyecek, dinmeyecek;
Rûh, menfî-i müebbed gibi hep inleyecek...
 
Kimi bir sûrete cânân diye bel bağlayacak;
Kimi bir gölge peşinden koşacak, ağlayacak...
 
Neş’e, gam, ye’s, ümid, sevgi ve nefret dolacak;
Bu hayâtın kısa birkaç yılı geçmez olacak.
 
Kâh itâatde, kâh isyanda akıp geçmede gün;
Bâzı yas: misl-i hazân, bâzı bahar: sanki düğün...
 
Bir ömür böyle geçip cânı verirken meleğe,
Kimde arzû kalacakdır: “Daha erken!” demeğe?!.
 
Kavuşup çünki bütün dostlara, sevdiklerine
Duyacak lezzeti birlikde derinden derine...
                                                           28.10.1981
 
[35] ÜSTÂD BEDÎÜZZAMÂN
 -Vefâtının 20. yılı münâsebetiyle –
 
Ne vakit niyyet edersem kalemim acze düşer:
Seni tavsîf edemez zannederim lafz-ı beşer...
 
Kimsenin istemedin şahsını medhetmesini;
O büyük gàyen için, sâde, duyurdun sesini.
 
Bütün ömrünce o tek gàyeyi da’vâ saydın.
Ve o da’vânı ne zorluklara rağmen yaydın...
 
Hizmetinden alıkor zannederek zincirler,
Sana yıllarca zulüm etdi bütün münkirler.
 
Nice sürgünlere, mahbeslere gitdin gülerek;
İhtiyaç var ki, kader hizmete yollar, bilerek...
 
Döndü cennetlere, zindanları aydınlatdın;
Nûra muhtaçlara gerçekleri hep anlatdın.
 
Nice kàtilleri ıslâh ederek kurtardın,
En onulmaz nice bin yâreye merhem sardın...
 
Uyarıp memleket evlâdını her tehlikeden
Korudun milleti inkâr denilen pis lekeden...
 
İlk koşan hizmete Sendin, geri hiç kalmazdın;
Lâkin, ücret ve mükâfâtı durup almazdın.
 
Rehberin sünnet-i Peygamber olurken her an
Oldu da’vâna Senin en yüce hüccet Kur’ân...
 
İlmi irfâna katıp Hakk, Sana vehben vermiş;
Belli, timsâl-i fazîlet olarak göndermiş...
 
Yaşıyor yeryüzü üstünde bugün âsârın,
Duymayan kalmayacak belki de dünyâda yarın...
 
Yirmi yıl geçti, evet, rıhletinin üstünden:
Yine dillerde, duâlarda ve kalblerdeki Sen...
                                               23.3.1980
 
 
 
[36] TEBLİĞCİYE
 
“Ya hayır söyle, ya sus!” İşte edeb...
Ne çekersen dilinin fitnesi hep!
 
Kırılır, sırçadır insan yüreği,
Sıkı tut; sivri dilin yok gereği.
 
Ne tabîbin ilacından düzelir,
Ne de tekrâr, o tedâvî edilir...
 
Edelim hakkı nasîhat, yumuşak.
Ne kolaymış o zaman, sen hele bak!
 
Medenîlerle konuşmak mı gerek?
Metod: ikna’, değil icbâr ederek...
 
Bugünün şartı budur, bilmelisin.
Ne eser aklına, dersen, delisin!
 
Ne diyorsan olacak hak, bunu bil!
Ama, her hakkı demek doğru değil.
 
Yalanın hiç yeri yok lâfda, aman!
Ediyor nesh o fetvâyı zaman.
 
Gülerek söyle, sözün batmayacak;
O muhâtab sana kin tutmayacak.
 
Hani, eylerse de birkaç hezeyân
Bırakıp gitme çabuk, sen de dayan.
 
Ona bürhanları serdet yeniden.
“Neme lâzım. Bu da gitsin!” deme sen.
 
Sabırın meyvesi tatsız mı olur?
Yalınız kalsa nasıl Hakk’ı bulur?
 
Zaferin Hâlik’ı Allah, verecek.
Kula lâzım: bilecek, sabredecek...
                                                        Şubat, 1972
 
[37] DA’VET
 
Hakk’dan erişip gelse hidâyet sana, başda
Allâh’a sığın, ismini an, kulluğa başla.
 
Gülsen de gider, ömrün uçar, kalmaz elinde;
Tad vermez eğer yoksa bir îmân yüreğinde...
 
Yapmışsan amel elde kalan tek şey odur, bir;
Cennet’de yenen meyveler onlardan eserdir.
 
Tebliğde bulun, Hakk’a bırak, eyle tevekkül.
Bîgâne kalırsan edemez kimse tebeddül.
 
Nurlar ebedî sönmeyecek, parlayacakdır;
Kalbinde bir îmân bulunan anlayacakdır.
 
Al Sözler’i bak, dinle, derûnunda neler var?
İbretle okursan onu sen, keşf olur esrâr...
 
Bir Lem’a çakar, şimşeğe benzer.. okusaydın!
Zulmet dağılır, nurla olur her taraf aydın.
 
Gönlünde kırıklık mı kalır, neş’e dolarsa;
Bir ders-i tefekkürle o îmân bulunursa?
 
Her zerre olur gözlere mektûbe-i Rahmân;
Eyler kıraat bilmese bir harfi de insan...
 
Lezzet alınır, keşfedilir cilve-i Esmâ;
Dünyâyı siler kalbe gelen âlem-i ma’nâ.
 
Bin âlem-i esrâr açılır Pencereler’den,
Yıllarca da baksan doyamazsın bu seyirden.
 
Bir ten gibi etrâfını sarmışsa o îmân
Dünyâda dahî cenneti görmüş olur insan.
 
İnsan ki, her an Hâlik’ının lutfuna mazhâr;
Allâh’ı bilen gam mı çeker? Kim ona ağyâr!
 
Farketmez eğer az yaşamış, çok yaşamışsan;
Ömrün ebedîdir yine, râzı ise Rahmân...
                                                           Şubat,1972
 
[38] EY MÜSLİMAN
 
Îmânla yoğrulmuş serâpâ rûh, gönül, mâyen senin!
Ulvîlerin ulvîsidir, ey müsliman, gàyen senin!
Rabb’in olan Allâh’a kulluk, en büyük pâyen senin!
Ulvîlerin ulvîsidir, ey müsliman, gàyen senin!
 
Allâh için olsun bütün, her işde dâim niyyetin!
Ey müsliman, ihlâs-ı tam tek mesnedin, tek kuvvetin!
Kudsî cihaddır, şüphesiz, îmân ve Kur’ân hizmetin!
Ey müsliman, ihlâs-ı tam tek mesnedin, tek kuvvetin!
                                  15.3.1978
 
 
 
[39] TAHAYYÜL
 
Bâzı günler beni bir böyle tuhaf duygu sarar:
Pek ümidsiz olurum, ufkumu zulmet kaplar.
 
Bir tesellî bulabilmek ne kadar zordur o an,
Yeisin kolları sıkdıkça sıkar her yandan...
 
Bakdığım her yöne bir başka vehim düşmüşdür:
Bu ne korkunç, kötü kâbûs; ne feci’ bir düşdür!
 
Şurda mâzî gülüyor sanki, fakat müstehzî;
Silinip hâfızalardan gidiyorken son izi
 
Ne zaferler ile mağrûr, ne fetihler ile şen,
Ne hezîmet acısından üzülüp hasta düşen
 
Yeni neslin şaşıyor olmalıdır körlüğüne,
Bu kayıtsızlığı, hissizliği, nankörlüğüne...
 
Elbet, ecdâdına “barbar” diyen idrâk edemez
O seferlerdeki tek gàye nedir? Etse, demez!
 
Anlamaz maddeleşenler bunun ulviyyetini;
Toprak işgàli sanır, her savaşın niyyetini...
 
Hâli geçdim.. bana verseydi ümid, geçmezdim;
Boşa bekler dururum kaç sene.. artık bezdim!
 
Kalıyor elde tesellî olarak istikbâl;
Onu olsun bize göster, ne olur, ey Müteâl!
                                   ***                            
Bâzı günler beni bir böyle tuhaf duygu sarar
Ve hayâlim o zaman şöyle bir ümmîdi arar:
 
Tıpkı şevketli devirlerdeki ferdler gibi biz
Tek bilek, tek yürek hâlinde berâber gideriz
 
Tâ ki, yoklukla cehâlet yenilirler ebedî...
Düzelir madde ve mânen vatanın her ferdi.
 
Sanki, bir cennet olur memleketin her köşesi!
Sanki, yüzlerde ışır asr-ı saâdet neşesi!
 
Başlayıp yepyeni bir başka fetihler devri
Eşecek kişneyen atlar da sabırsızca yeri...
 
Çağ açıp çağ kapayan Fâtih’e çok benzeyecek;
Bu da kalbler ile insanları fetheyleyecek!
 
Ve gönüllerde kurup bir ebedî saltanatı
Sonra insanlığa hep tatdıracakdır rahatı...
                                   ***
Gerçek olsun da tahayyüllerim, olsun çok uzak;
Görmesem ben bile, rûhum yine bin zevk duyacak...
                                               19.11.1981
 
 
[40] DÜN – BUGÜN
                                                       -Yılmaz Öztuna’ya-
Gözüm çıkaydı da görmez olaydım, ey Ömer’im,
Bugünki hâlini yurdun! “Ne var?” mı, bak, ne derim:
 
Bozulmamış neyi kalmış vatandaşın, elde?
Yalancı, sahteci, rüşvetçi, muhtekir hem de...
 
Çalışma yok; havadan bulmak istiyor yolunu.
Düşünmüyor ya, kıpırdatmıyor da hiç kolunu.
 
O, kendi faydası olmazsa, der: “Adam sen de!”
“Gider vatan elimizden, efendi, sâyende..”
 
Desen, hemen diyecekdir: “İşin mi yok, boşver.
Şu bir karış yer için hiç değer mi bunca keder!”
 
Düşündüğümde o mâzîyi sızlıyor kalbim;
O şanlı ceddimin ahfâdı biz miyiz, Rabbim?!.
 
Ne can esirgemiş onlar, ne mal; şu toprak için!
Ne menfaat, ne de şan.. sâde Hakk rızâsı ve din
 
İmiş bütün harekâtında ceddimin gàye.
Ve lâyemût gibi kıymet verir imiş sa’ye.
 
Fakat, yarın ölüvermek düşüncesiyle her ân
Her işde onlara rehber olur imiş Kur’ân.
 
Güneşle zerre nasıl birse ind-i Hâlik’da,
Gedâ da şah da eşitmiş hukukda, kullukda.
 
Huzûr-ı Rabb’de dururmuş köleyle mâliki bir;
Ne bir küçükde küçüklük, ne bir büyükde kibir...
 
Bugünki nesli peşinden sürükleyen madde
O günkilerde basit bir araç imiş, sâde.
 
Sağ elle yapdığı hayrâtı bilmemekde solu;
Ki gàye millete hizmetse, işte buydu yolu.
 
Yapıldı böylece yol, köprü, han, imâretler,
Şifâ – devâ dağıtan hastahâne, ma’bedler...
 
İlimle aklı, tasavvufla kalbi parlatacak
O tekke, medrese.. binler hayırlı, nurlu ocak...
 
Bugün yıkılmağa yüz tutmuş onca dev yapılar
Bizim nesilce sanılmakda sâde: seng-i mezâr...
                                   ***
Zayıf yürekliyim, oğlum, yeter taşırmayayım;
Bırak, şu sendeki ümmîdi bâri kırmayayım...
                                                     20.8.1974
 
[41] OĞLUMA
 
Ömer, yavrum! Bu birkaç söz babandan bir nasîhatdır:
Vazîfen, evvelâ Allâh’a îmândır, itâatdır.
 
Eğer Kur’ân ve Peygamber senin rehberlerin olsa
Mükedder olma hiç, dünyâ karanlıklarla hep dolsa...
 
Vücûdun çekse bin zahmet de kalbin mutmaindir ya;
Senin dünyân apaydınlık, şu yer cennet olur gûyâ!
 
İbâdetden alırsan zevk, akar ömrün saâdetle.
Sevabdâr addolur sâir mübâh işler bu sûretle.
 
Dilin kalbinle bir olsun, hakîkatden sakın şaşma!
Edebdir en büyük ziynet, hudûdundan bir an aşma!
 
Bugün dünden birazcık fazla git, durmak yakışmaz hâ!
Zarar say sen, geçen günler müsâvî olsa, denk olsa...
 
Muvaffak olmak istersen uyarsın âdetullâha;
Sabır senden, sebat senden, zafer âiddir Allâh’a.
 
Elin, ağzın, gözün, aklın.. çalışsın Hakk’a hizmetde;
Eşin – dostun, konun – komşun bulunsunlar selâmetde.
 
Hayâtın hassasındandır duraksız bir faâliyyet;
Atın şevkdir, kılıncın hak, süvârî kahraman himmet...
 
En evvel ye’se rastlarsın; hücûm etmez o erkekçe.
O pek sinsî bir illetdir, durur karşında ürkekçe.
 
Fakat dikkat! Büyük düşman o mel’un; vur, yanaşdırma!
Dilin “Lâ taknetû..” derken, çalış; bir lâhza boş durma! [1]
 
Gözünden çıkmasın gàyen, elinden düşmesin dizgin;
Yolun pek sarp, atın yorgun, gerin çöldür, önün engin.
 
Tefevvuk meyli, ihlâsın amansız zehridir, dikkat!
O his nefsin hevâsından; tereddüdsüz kopar, çek – at!
 
Livechillâh çalışmazsan o istibdâd eder işgàl.
Okun, zırhın, atın, gürzün.. hülâsâ hep gider derhâl!
 
Hedefler merdiven olmuş, bu dünyâ iktizâından;
Merâtibden eğer atlarsa, mümkündür, düşer insan.
 
Düzelmez her işin birden, sabırsızlık da göstersen;
Selâmetdir sonun oğlum, metîn ol, yılma erkenden.
 
Durur karşında dağvârî o binbir türlü ma’siyyet,
Musîbetler, ibâdetler.. sabır göster, tahammül et.
 
Kulak versen, ne der Kur’ân – İlâhî ses – bu mevzûda,
Duyarsın: “Vasbirû..” ma’nâya dikkat et, getir yâda... [2]
 
Hatırlatmak vazîfemdir. Nasıl doğmuşdun? Üryandın!
Berâber olmasaydık biz, sen oğlum, pek perîşandın.
 
Bu bir fıtrî esasdır: kimse cem’iyyetden ayrılmaz.
Beşer yalnız yaşar dersen, ne mümkün, hiç kolay olmaz...
 
Düşüncen kendi kaygın olmamak lâzım, esâsında;
Şahıs, ekser, bekà bulmaz mı bir nev’in bekàsında?
 
Bu yüzden, halka hizmet et; olursun nâsın ahyârı.
Mükâfâtın mukadderdir; çalış, hiç ummadan kârı.
 
“Yatar âlem çalışmazken benim harcım mı hep gayret?”
Diyorsan, yanlış evlâdım... Nasıl ben eylemem hayret!
 
Demez miydik: “Tevekkelnâ al-Allâh.” biz, unutdun mu? [3]
Tevekkül sa’ye mâni’dir sanıp sırtüstü yattın mı?
 
Sebebler bir anahtardır, mürâat eylemek lâzım;
Kalırsın ellerin böğründe şaşkın, sonra, evlâdım!
 
Nedir hâlin? Ayak altında çiğnenmek midir hakkın?
Dikil bir bak! Perîşândır asırlar var senin halkın.
 
Yetiş artık! Çocuklar, hem kadınlar, kızlar, erkekler,
Vatan, millet, bütün dünyâ.. çalışmandan hayır bekler.
 
İlâhın karşısındayken nefis âcizdir, âmennâ!
Fakat, bir iş verilmişkenki aczin sahtedir, kanma!
 
“O gitsin, iy’ yapar.” dersen, tevâzûun abes, yersiz.
Ne âlâ iş şu tenbellik... Çalışsın el, yiyin hep siz!
 
 
Eğer sen Hakk’a bağlıysan zarar vermez sapıklıklar.
Bırak, çek git; yolun sâlim, hidâyetden ışıklar var.
 
Senin Rabb’in nasıl emretse aynen yap, kusûr etme.
Bir O’ndan kork; O’dur Mevlâ’n! Çalış, aslâ fütûr etme.
 
 “Şu şöyleymiş, bu böyleymiş, zaman geçmiş, asır başka..”                          
Diyenler pek çok aptaldır; sözün geçmez, hiç uğraşma.
 
Vazîfen hakkı tebliğdir, yaparsan kalmıyor borcun.
Hidâyet Rabb’inin hükmündedir elbet, değil harcın.
 
Görürsen münkerâtdan nehyedersin iktidârınca.
Vasatdan sapma, her hâlinde kal dâim karârınca.
 
“Rahat zahmetde.” denmişdir. Bu söz saklar büyük hikmet.
Araşdırsan alırsın ders, bulursun belki bin ibret.
 
Atâletden doğar binbir sefâletler, rezâletler;
Bu yüzden işlenir, alçakça, her gün, çok cinâyetler.
 
Yağar artık felâketler. Yakar, sarsar, boğar, çiğner;
Nihâyet târ ü mâr eyler, rezîl eyler, zelîl eyler...
 
Buyurmuş: “Leyse li’l- insâni illâ mâ seâ.” Allâh. [4]
Bu böyleyken nasıl tenbelce yangelsin ibâdullâh?
 
Hayat dershânesinden aldığım dersin hülâsâsı,
Usandıysan, bu son sözdür: Kazan, kaybetme ihlâsı!
 
Ve azmetdin mi sen bir kerre, dönmek yok yolundan hiç.
Meded istersen, Allah’dan.. ne beklersin kulundan: hiç!
                                                         Mart, 1972
 
[1] Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyin. (Zümer, 53)
[2] Ey îmân edenler! Sabredin, (düşman karşısında) sebât gösterin, (cihâd için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allâh’dan korkun ki başarıya erişebilesiniz.   (Âl-i İmrân, 200)
[3] Biz, işlerimizde sebeblere başvurur, sonucu Allâh’a bırakırız.
[4] İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. (Necm, 39)
 
 
 
[42] MEKTÛB
 
Azîzim, belki mektûbum gecikmişdir; fakat, afvet.
Sebeb mâlûm: basit dertler, maîşet, üstelik gaflet...
 
Geçen her gün ömürden za’y olur; elbet bilir herkes.
Fakat hâlâ: “Bugün geçsin, yarın geçsin.” diyor millet.
 
Bütün işler serilmiş, beklenir eşref saat gelsin;
Mübârek nazlıdır, gelmez ya, onsuz olmuyor gayret!
 
Benim beş – on yıl evvelden mukarrer işlerim vardı;
Bugün bekler durur hâlâ... Şu tenbellik ne pis illet!
 
Merâk etdim, araştırdım; bu hâl nerden gelir? Bakdım,
Tevârüs etmedik ecdâdımızdan böyle bir haslet.
 
Bütün târîh şehâdet etdi bir bir gösterip örnek:
Gerek dînen, gerek ırken sevilmez meskenet, zillet...
 
Fakat gördüm ki, ma’nâdan uzaklaşmış, sapıtmışsak
Bütün kudsî değerler terkedilmiş, kaybedip kıymet...
 
Tutulmaz olmuş artık, fıtratın kànûnu, hâliyle;
Verilmez olmuş artık sa’ye gerçekden ehemmiyyet.
 
İlim gitmiş göğüslerden, cehâlet yerleşip kalmış;
Tufeylîlik, açıkgözlük geçer meslek olup gàyet.
 
“Karın doysun, günüm gün olsun, ardımdan gelen ölsün!”
Diyen hodgâm nefisler kizbi yapmış en büyük âlet.
 
Yalan pek çok revaç bulmuş; dürüst: aptal, salak olmuş.
“Dolandır, sahtekârlık yap; ye rüşvet, eyle hem gàret!”
 
Bu fetvâ öyle çok lehdâr bulmuş, sorma artık sen!
Ne eshel iş imiş yıkmak; hakîkatmış bu söz, hayret!
 
Sefâhet terki pek zor bir alışkanlık olup çıkmış.
Tama’, isrâf berâber ya, fakat kâfî değil ücret.
 
Kanâatsiz olan insan kazancından değil memnûn,
Kırıkdır şevki, bıkmışdır; çalışmak vermiyor lezzet.
 
Atâlet yol bulup bundan, bakarsın postu tam sermiş;
“Aman boşver! Bugün kalsın.” deyip râhat yatar himmet.
 
Özetlersek, bu derdin varsa tek dermânı: ma’nâdır;
İlâhî emri tutmakdır. İbâdetdir faâliyyet...
                                                     9.1.1974
 
 
 
[43] MÂZÎ Mİ
 
Mâzî mi kaldı bizlere yalnız şeref veren?
Âtîye, hâle karşı bu lâkaydimiz neden?
 
Yalnız hayâl içinde mi geçsin bütün ömür?
Ey milletim, uyan ne olur, vakti geçmeden!
 
Dünyâ ilerliyor dev adımlarla, durmadan;
Hır – gür içinde sürmede bizdeyse, Sen ü Ben...
 
Milletçe yek-vücûd olabilsek ya; aklı yok,
Âsâbı laçka, kalbi çürük, köhne bir beden
 
Mümkin değil ki hizmete koşsun, ilerlesin!
Birleşmemiz için hani himmet ve sa’y eden?
 
Mel’ûn bir ibtilâ bizi tutmuş, bırakmıyor.
Zannımca kurtuluş: öze dönmek, ilim ve fen...
 
Ümmîdi canlanırsa eğer bir; felâh kolay.
Sarsılmamak gerek, dese düşman: “Bozuk düzen.”
 
Dışdan gelen fikirlere yok ihtiyâcımız;
Bizden olan temiz, yüce efkâr var iken...
                                                          3.1.1974
 
[44] AFVET RABB’İM
 
Her gün nice ni’met, nice devlet görürüz de
Minnet diye bir duygu belirmez yüzümüzde!
 
Ücret ve mükâfât yeri zannetme bu âlem;
Bir imtihan olmaktadır ömrünce her âdem!
 
Her ni’met için sorguya elbet çekilirsin;
Cennet mi, cehennem mi yerin sonra bilirsin...
 
Vermiş idi Rabb’in daha başdan sana ücret;
Hâlâ, daha versin diyebilmekse ne cür’et!
 
Hakk’ın kulu, küfrân ile hak iddia etmez.
Ey nefs! Bu kadar bol, yüce ihsân nene yetmez?!.
 
Şükretmelisin hâline her an, yaşıyorsan.
Nankör kişi hayvan bile olmaz, değil insan...
 
Varlık ile insanlığı lutfen sana verdi,
Mü’minlere cennet gibi bir sofrayı serdi.
 
Yalnız Sana kulluk ederiz, ey yüce Kudret;
Hakkıyla şükür etmeği biz bilmedik, afvet!..
                                                                       8.5.1979
 
 
[45] TERS ANLAŞILAN
 
İslâm’a muhâlif ve münâfi’ nece hâlet
Hep mâl edilir dîne bugün, bak ne cehâlet!
 
“Ye’sin yeri yok.” Dendi mi, artık yatarız biz;
“Allâh kerîmdir.” diyerek. Sanki emîniz
 
Rabb’in gazabından, o ağır tecziyesinden...
Cennetle mübeşşerken Ömer (r.a.), derdi ki: “Ah, ben
 
Korkar dururum, dense cehennem adam ister.
Kalbim, o adam ben miyim, eyvâh! diye titrer.
 
Cennet sözü, ümmîdimi canlandırır aynen;
Ey Rabb-i rahîmim! Şu kulun olsa idim ben...”
 
Tutmak gerekir havf ü recâ ortası bir yol.
Elbet de, azâbından O’nun rahmeti çok bol.
 
Lâkin, ikisinden de emîn olmayacaksın.
Tenbelliğe sed çek ki, emel ırmağı aksın...
 
Ters anlaşılan, bir de tevekkül sözü vardır.
Tam şimdi bu hâliyle o tenbellere yardır.
 
Âkif bunu îzâh ediyor, dört başı ma’mûr;
Zâid olacak ben ne desem, görmeli ma’zûr...
                                                           1972
 
 

[46] NÛRLAR’A
 
Bu bir gerçek: ne yazmışsam Senindir.
Fikirler öz malın, sesler sesindir.
 
Hakîkatler parıldar Sende her an;
Sönük bir lem’adır şi’rim ziyândan.
 
Şiir dersem, bilirsin, san’atim yok.
Şiir kim, ben kimim?.. Hiç tâkatim yok.
 
Fakat yokluk belâsından bütün hâl;
Ne Âkif var ki haykırsın, ne İkbâl!
 
Senin da’vânda lâzım böyle bir ses;
-Muvakkat bir zaman- Sen kalma bîkes
 
Deyip yazdım beş – on mısra’-ı nâlân.
Ne mısra’lar?!. Karîhamdan perîşân...
                                                           5.10.1972
 
 
 
[47] “İŞÂRÂTÜ’L-İ’CÂZ FÎ MEZÂNİ’L-İYCÂZ”
 İSİMLİ ESERİN İBÂDET BAHSİ MUKADDİMESİ’NDEN
AKD EDİLMİŞDİR.
 
(Sûre-i Bakara’nın 21 ve 22 nci âyetleri)
 
İbâdet eyleyin, ey nâs, bilip de Rabbinizi;
Yaratdı Âdem’i, Havvâ’yı önce, sonra sizi.
İbâdetin yükü yokdur, kolay gelir bedenen;
Erersiniz bu vesîleyle ittikàya hemen.
Değil mi, ancak ilim sâhibiyse insanlar,
Tanırsa Rabbini hakkiyle, tas-tamam korkar!
                                   ***
Ey Âdemoğlu, ibâdet edin ki, Rabbinize
Şu arzı bir döşek etmiş, semâyı dam da size
O damdan indiriyor tertemiz hayat suyunu.
Çıkartıyor kuru arzın değiştirip huyunu
Onunla meyve ve binbir çeşit güzel yiyecek,
Rızıklanıp şu zayıf kullarım yesin, diyerek.
                                   ***
O hâlde: “Rabbimizin misli yok.” deyin, inanın.
Şerîki olması kàbil mi, Zât-ı Mevlâ’nın?
Bilirsiniz, apaçıkdır, o Hâlik’ın eşi yok;
O tek ilâh ve ma’bûd, ikincinin işi yok!
                                   ***
İbâdetinle kavî, sâbit eylenir îmân;
Mümâreseyle akîden temel tutar o zaman.
Tutulsa emr-i İlâhî, kaçılsa isminden;
Alınsa feyz ü fezâil o binbir isminden
Ferahlayıp o vakit kalb, teneffüs etmede rûh;
Kemâle ermede îmânsa, kesbedip de rüsûh.
İnandığın o hükümler – ki, akla uygun olan,
O rûha, kalbe ve vicdâna, türlü hisse uyan -
Edilmemişse ne takviyye, hem ne terbiyye
Öğünmeyin boşa: “Mü’min, muvahhidiz ya!” diye...
Eser bırakmaz inancın, eder mi hiç te’sîr?
Zayıf kalır, eğer olmazsa imtisâl-i emir.
Bu hâle âlem-i İslâm değil midir şâhîd?
Ne müttakî kişi kalmış, ne binde bir zâhid...
Saâdetin yolu elbette bir ibâdetdir.
Delîlimiz ise sağlam; bakın, şu âyetdir:
Cenâb-ı Hakk, buyurur, der: “Ve mâ halaktu’l-cinn..” [*]
Bilip şu âyeti insan çalışmıyorsa niçin?
Zarârı kim çekecekdir sonunda, bilmiyorum;
Fakat, “Zarârı telâfi’ kolay değil.” diyorum.
İbâdet olmasa etmezsin âhiretde rahat,
Kaçar da arzda huzûrun, söner gider şu hayat...
Onunla olmada te’min çeşitli rızk-ı hayât,
Onunla olmada tanzîm umûr-i uhreviyât.
O şahsa, nev’a bakan çok kemâle vâsıtadır;
Cenâb-ı Hakk ile kul ortasında râbıtadır.
                                   ***
İşte îzâhı, ibâdetle bu dünyâda hayât
Ne saâdetle geçer, sonra gelir vakt-i memât:
Bakınız insana, Hâlik ne güzel halketmiş,
Ne acâib ve latif fıtrata sâhib, bu ne iş?
O, bu hilkatle ne mümtâz ve müstesnâdır;
Başka cinslerde görülmez, velev olsun nâdir!
İşbu mîzâcı yüzünden çıkıyor meydâna
Ne meyiller, ne çeşit arzular.. artık anla!
Meselâ: istiyor insan iyi, seçkin şeyler;
“Şu güzellik ve bu ziynet benim olsun hep.”der.
“Geçimim olmalıdır lâyık-i insâniyyet.
İsterim şân ü şeref burda ve âhir cennet...”
İktizâ etmede artık şu meyiller bir bir
Yiyecekler, giyecekler, daha pek çok sâir
İhtiyaçlar, ki tedârik edebilmek zordur.
Üstelik, istenilen tarza muvâfık mı olur!
Çoğu san’atlara olmaktadır insan muhtaç;
Bilemez hepsini lâkin, kalacak belki de aç...
Ve o teşrîk-i mesâî edecekdir, mecbûr,
Kendi cinsiyle ki, her bir kişi bir sa’y bulur.
Değişip elde edilmiş şeyi yardımlaşılır;
Herkesin noksanı tesviyye olur, yük taşınır.
                                   ***
Fakat, insanda terakkîsini te’mîn edecek
Başıboş kuvvelerin her biri terbiyye gerek...
Kiminin hakkı yok ammâ, alıyor kuvvetle.
Çalıyor, gasbediyor bilmeyerek hurmet ne?
Kandırıp almada bâzen de zekâvetle kimi.
Bâzılar kullanıyor, varsa, cesâretlerini.
Bu zulümlerle tecâvüzleri kim önleyecek?
Zayıfın hakkına sâhip olacak, dur diyecek?
Şu adâlet ki, her ân olmalı mülkün temeli;
Beşeriyyet o zaman şöylece bir oh! demeli.
Lâkin, idrâk edemez adli bütün insanlar.
Olsa küllî bir akıl, her kişi ancak anlar.
Müstefîd olması ferdin o zaman eshel olur.
Böyle hep kavrayacak akl ise bir kànundur.
Hakk şerîat der o kànunlara; biz kullarına
İmtisâl etmeği emretmededir yollarına...
                                   ***
Hüsn-i te’sîrini, icrâsını aynen şer’in
Hangi sâhib, yüce merci’ edecekdir te’mîn?
İşte merci’ ve o sâhib, bakınız, Peygamber (asm).
İşbu da’vâsına bürhanlarıdır mu’cizeler.
Anlaşılmakda, o Zât fevkıne çıkmış halkın;
Mütemâyiz, sevilen bir kulu olmuş Hakk’ın...
                                   ***
İnkiyâd etmek için emrine Hakk’ın ne gerek?
“Azamet sâhibidir Hakk.” diye aklen bilmek!
İ’tikàdında zayıflık bulunan bilmez, evet,
Şu ibâdetle kavîleşmese îmân; elbet
İnkişâf etmeyerek bilgisi abdin, duracak.
Bilmeyen kimseyi kànunsa nasıl durduracak?..
Şu vazîfen ki, ibâdet diyoruz biz adına,
Çevirir fikrini abdin yüce Rabbin katına.
Dönse kul Rabbine, mecbûr olacak dinlemeğe;
“Emri neymiş, neyi nehyetmiş acep Hakk?” demeğe.
İntizâm altına girmek bu itâatle olur.
O zaman hikmetinin sırrı parıldar, okunur.
Kâinâtın, beşerin gàye-i hilkatleri ne?
Anlamak isteyen insan uyacakdır emre.
                                   ***
Kâinât insana benzer, kocaman bir modeli.
Yâhut, insan koca kevnin ufağıymış, demeli.
Onda mevcûd olanın aynısı, bak sen, burada.
O büyükdür, şu küçükdür; bu ki tek fark arada.
Fıtratın kànunu, hilkatde olan aynı nizâm
Toplanır üstüne, insanlığı eyler i’zâm.
Uyacaksın bu sebebden o nizâmın seline,
Yapışıp bağlanacaksın yüce Kudret eline.
O umûmî cereyan böylece te’mîn edilir;
Yoksa insan koca çarklarla başetmez, ezilir.
Kurtuluş çâresi mevcûd ise elbet uyulur.
Bu da ancak o evâmir ve nevâhiyle olur.
                                   ***
Yasağından kaçarak, emrine uygun giderek
Yaratıklarla o ferd ilgilenirken tek tek
Her çeşit mertebeler, çok değişik nisbetler,
Nice haklar, nice irşâd ile haysiyyetler
Yüklenir üstüne çok böyle vezâif ve beşer
Tutulup denk, koca nev’ hükmüne tek ferdi geçer.
Bunun îfâsı da ancak şu ibâdetle olur,
Yoksa, elbet de bu isyânları bir gün sorulur!
                                   ***
Müslimanlarla bütün hâsıl olan bağlılığın
Öyle kopmaz ve kavî, sanki çelikden. Bu yığın
Yığın insanları kim rabtediyor birbirine?
Bu uhuvvet ve muhabbet neye? Sâikleri ne?
Şu tekemmül ve terakkî-i beşer neyle olur?
-: Evvelâ, saygı denen, sevgi denen şeyle olur.
Bu da kardeş gibi herkesle geçinmek ister.
Elbet insan bu güzel kardeşe emniyyet eder.
İşte İslâmiyetin, tâatin en hoş eseri.
İşte dünyâda saâdet! Ne büyükdür değeri...
                                   ***
Çok kemâlâta sebebdir bu ibâdet edişin.
Küçücük, cismi zayıf, âciz adam – bak da düşün –
Sanki her nev’a, bütün âleme bir liste gibi...
Yüce bir rûhu ve çok nâmütenâhî emeli,
Hasredilmez ne meyiller, ne büyük isti’dâd..
Öyle vâsi’a ki efkârı, edilmez tâdâd!
Daha çok kuvvesi var, akl-ı beşer derketmez.
Şu ilim ondaki cevherlere aslâ yetmez!
O ne hilkat! Ne acâiblere sâhib: nâtık,
Tad alır, ses duyar, anlar ve görür bir yaratık.
Sen, mükerrem, mütekâmil ve bedi’ insanlık,
Bir de “Hayvan” diye ta’rîf edilirsin, ne yazık!
                                   ***
İşte, insandaki kudsî, yüce, parlak rûhu
İnbisât ettirecek varsa, ibâdetdir bu.
İnkişâf ettirecek ondaki isti’dâdı
Bu ibâdetdir. O te’mîn edecekdir dâdı.
Meyli temyîz ile tenzîh edecek aynı amel.
Çok vecihlerle tahakkuk edecek on’la emel.
Fikri tevsi’ ile tanzîm ediyor îfâsı,
Siliyor hisleri örten kiri, her türlü pası.
İstikàmet vererek gösteriyor yol beşere.
O hudûd öğretiyor çok başıboş kuvvelere.
Çok kemâlat-ı mukadderle meâlî-i beşer
Şu ibâdetleri yapmazsan olur mahzâ şer.
Abdi Ma’bûduna, Allâh’ına bağlar yine o;
Çıkarır esfele düşmüşleri illiyyine o...
                                                        22.11.1972
[*] “Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56)
 
[48] NA’T
 
            “Yazdıklarım Muhammed’i (asm) medhetmeden uzak;
             Süslendi belki şi’rim, O’nun ismi var diye.”
 
Üç büyük, küllî muarrif Hakk’ı tam ta’rîf eder:
Başda Kur’ân, sonra görmüş olduğun göklerle yer.
 
Âyet âyet zerrelerden bir kitabdır kâinât;
İşte ondan sor ki: “Kimdir Hâlik’ın?” bir bak, ne der?
 
Sonra meydân, Rahmeten li’l- âlemînindir, evet,
Âyete’l- kübrâsı kevnin, Zât-ı Ahmed, serbeser...
 
Dinleyip, ders almamız lâzımdır elbet bizlerin,
“Rabbimiz kimdir?” der, öğrenmek dilersek biz eğer...
 
Evvelâ, Bürhân-ı Nâtık, Enbiyânın Hâtemi
Bilmemiz lâzım, nasıldır; hem de kimdir? Bir beşer!
 
Doğru, insandır O, lâkin ma’nevî şahsiyyeti
Gör ne kıymetdârdır, hakkiyle olmuştur lider.
 
Sath-ı arz mescid ve gökler kubbeler hükmündedir.
Mekke bir mihrâbı; mü’min “Kâbe kıblem.” der, döner.
 
İşte Yesrib, bir büyük minber, münevver Zâtına;
Hutbeler söyler, nasîhatlar eder: milyon değer!
 
Ehl-i îmân, ittiba’ etmekdeler ef’âline;
Çünki rehbersiz bulunmaz yol, nasıl insan gider?
 
Sâde insanlar için sanmak abesdir, çünki O,
Cin, melek.. her türlü mahlûkàt için rahmet diler.
 
Hem o Peygamber bütün insanlığın sertâcıdır.
Onsuz insanlar olur hattâ şu hayvandan beter!
 
Enbiyâullâha başkandır Muhammed Mustafâ (asm);
Başka bir şey istemez, yalnız bu nâm, ünvân yeter!
 
Evliyûllâh için seyyid o Zât’dır, âşikâr!
Böyle bir mürşid bulunsun, her mürîd elbet erer...
 
Halka-i zikrinde kimler yok ki? Bak bir: enbiyâ,
Evliyâ, şemsler, kamerler, zerreler, seyyâreler...
 
Aslı, geçmiş enbiyâdır; meyvedir her evliyâ..
O’ysa, cennetden çıkan kıymetli, nûrânî şecer...
 
Müddeî, isbât eder da’vâsının her vechini;
Enbiyâ tasdîk eder, şâhid olur.. pek mu’teber!
 
Her velî bir başka cins imzâ koyar da’vâsına,
Her kerâmet zammedip kesbetdirir yüksek değer.
 
“Birdir Allâh!” der O zîrâ; “Başka yokdur bir ilâh!”
Her kavim putlar yapıp tapmış iken dörder – beşer...
 
Hey cehâlet! Doğru yoldan sapmış insanlık yürür;
İşte, Peygamber bu insanlar için çok gam çeker.
 
Sağ ve sol: mâzî ve müstakbel O’nun da’vâsına
Saf tutup, hep bir ağızdan: “Haklısın!” der, baş eğer.
 
Hadsiz imzâlarla te’yîd etmiş olsun bunca zât;
Hangi vehmin haddi artık, hakka bâtıl der geçer?
 
Her kanat te’yîd eder, icmâ’, tevâtürlerle der:
“Doğru söylersin ve hakdır verdiğin her bir haber.”
 
Hâkezâ, Tevrât’ın, İncîl’in işâret etdiği
Hem semâvî çok kitablardan çıkan pek çok eser
 
Bildirir Bürhân-ı Tevhîd’in açık evsâfını.
Bilse irhâsâtı insan, istemez hüccet; sezer.
 
Sonra, hâtiflerle kâhinler beşâret etmede...
Mu’cizâtın hepsi sağlam, ayrı şâhiddir birer.
 
Ap-açık binlerce hüccet.. duy; inan görmüş gibi.
Kàbil ammâ saymamız, bitmez – tükenmez; çok sürer...
                                                      Kasım 1972
 
[49] “EL ADLÜ ESASÜ’L- MÜLK”
                                                   Hz.Ömer (RA)
 
Âdil mi bu hükmün senin, ey hey’et-i hâkim?!.
Târîh ise hükmetdi mi lâkin, bozacak kim?
                                   ***
Kim yıkdı o dev imparatorlukları böyle?
İbretle araşdır, oku târîhi de söyle!
Zulmetmese hâkim, koca devlet yıkılır mı?
Âdilse hükümdâr, ona yumruk sıkılır mı?
Hâin kişi yıkmak mı diler devleti içden;
Hâkim olarak vermeli ahkâmını hiçden!
Zulmetmeli; mazlûmu ezip boğmalı mutlak.
Kànun ne imiş? Kimse zayıf, yok ona hiç hak!
Mâdem ki muhâlif, olamaz hakk-ı hayâtı.
Korkut; kırılır belki onun azm ü sebâtı.
Zâlimleri sev, kuvvetinin hakkını ver de
Vicdânı bırak; hükmünü et haksıza perde.
“Kim, nerde hesab sormağa kàdir bana, bilmem?
Ukbâya inanmam ya.. uzakdır daha ölmem...”
Bir böyle düşüncen olacak belli ki... Hülyâ!
Senden nice zâlimleri görmüşdü bu dünyâ.
Bak, dinle; gelir toprağın altından enînler.
Sâhibleri: Fir’avn, Neron’lar, Stalin’ler...
Saymakla biter sanma, ne mümkin, senin emsâl!
Lânetler okur böyle zulüm ehline ensâl!
Nemrûd’u seven bir kişi çıksın, hadi göster!
Haccâc’ı, pekiy, rahm ile kim anmağı ister?
                                   ***
Mazlûm olanın Arş’a çıkar âhı, emîn ol,
Dergâh-ı İlâhî’ye kolaylıkla bulur yol.
İzzetle celâl, gayret-i Hakk, kahr-ı İlâhî
Elbet o zaman sizlere eyler de tecellî
Devlet mi kalır, baş mı kalır ortada? Tac – taht,
Devlet de, hükûmet de harâb olmada, bedbaht
Millet de...
                  -: Sebeb neydi ki? Suçsuzdu fakat nâs?
-: Zâlim sayılır zulme rızâ gösteren eşhâs!
                                   ***
Îmân ki girer sîneye, hiç kul daralır mı?
Zâlimde bu mazlûmun elîm âhı kalır mı?
Îmânım için sen beni ta’zîb edeceksin;
Mümkinse, küfür nâmına bizzât ezeceksin..
Kuvvetsiz isem, kim de korkak, behey ahmak?!.
Yer bomba olup patlasa, sarsar beni ancak!
Allâh’a dayandım; beni aslâ yıkamazsın!
Yüksekdir o bağ; derkedemezsin, çıkamazsın!
İdrâki bırak! Nerde? Hayâlin bile yetmez!
İdrâki olan zerre kadarcık zulüm etmez.
Mülkün, temelinden yıkılır, yoksa adâlet...
Serlevhanın îzâhına bilmem ki ne hâcet?
Vicdandaki hisler sökülür, parçalanır mı?
Vicdan bu! Ne yapsan hiç o mâni’a tanır mı?
Hürriyyet-i vicdân denilen şey ne demekdir?
Tecziyye değil yâ, edemezsin beni tekdîr!
Kànûn-i Esâsî, sana mâdem, bunu âmir;
“Mü’min” diye mahkûm edivermek nasıl işdir?
“Kànun diye, kànun diye kànun tepelendi!”
Denmişdi dün; ayniyle devâm etmede şimdi.
Dinsiz mi? Bu hürriyyeti kullanmada serbest.
Mü’min mi? “Niçin ağzını açdın?” diye der-dest.
Allâh alacak âhımı senden, göreceksin!
Bir gün gelecek, neyse hesâbın, vereceksin.
Ben, boynu bükük, hakkımı senden alıyorken;
Sen, zulmüne pişman ya, fakat, geç kalıyorken
Rabb’im o adâletli karâriyle, a zâlim,
Mahkûm edecek. Gör, ne demek bunca mezâlim...
Haksız, velev olsun kolu kuvvetli, bıçaklı;
Kuvvetli olan, olmalı yalnız biri: haklı!
Toplar kırılır, kol yorulur, haksa değişmez.
Gàlib yine hakdır; o hiç, aslâ yere düşmez.
Mazlûmu bu zilletde bırakmaz, yüce Kudret.
Zâlimse bu izzetle kalır sanma. Nihâyet
Hakk’ın eli er-geç boğacak zulm-i cebîni;
Mazlûmu fakat, hıfzedecek hısn-ı hasîni.
Kahretsen, İlâhî, bu zulüm ehlini; görsem.
Zâlimler için bin yaşasın nâr-ı cehennem!
Telvîs ederek mescidi şöhret bulamazsın.
Şimşek gibi beyninde çakar, durduramazsın
Lânetleri... Şöhret bu mu? Hayret, ne biçim yol!
Hürmetle anılmak diliyorsan ya Ömer ol,
Yâhut da o, Berlin’deki hâkimlere emsâl...
Adlinle anıl, böylece ol âleme timsâl.
                                   ***
Te’yîd edecek Zât-ı Ecell, dîn-i mübîni;
Hoşlanmasa kâfir velev ondan da... Bu dîni,
Şâri’-i Hakîkîsi O’dur, parlatacakdır.
Aslâ O hilâf etmez, evet, va’di de hakdır.
Yâ Rabb! Bizi hıfzet, bütün eşrârın elinden;
Hasmın ve hiyânet edenin hîlelerinden.
Mazlûm olalım, eyleme tek zâlime ortak.
İhlâsı nasîb et. Edelim hakkı biz ihkàk.
Senden dileriz yardımı biz; ye’se düşürme.
Rahmet ve lütuf bekliyoruz, nârını verme.
Yetmezse eğer tâkatimiz hamle, celâlin
Mahvetmesin, ey Rabb-i Rahîm’im, bizi.
                                                                  -: Âmîn!
Aktârına dünyânın, İlâhî, yüce dînin
Son âna kadar hükmünü sürsün yine.
                                                             -:Âmîn!
                                                           27.9.1972
 
[50] YALANCININ MUMU
            “Mümkinse, sen, kıyâmete-dek gizle gerçeği;
            Kànunların, erer sona bir gün himâyesi!”
                                      Dr.Câhid ÖNEY
 
Fıtrat değişmiyor ki, tasannu’la saklasın;
Er-geç çıkar bozuksa onun aslı, mâyesi.
 
Elbet görüp de söyledi ceddim; kaziyyedir,
Meşhûr: “Yalancının mumu..”, ma’lûm hikâyesi.
 
Encâmı bellidir daha dünyâda kâzibin;
Bâlâdadır onun bu hamâkatde pâyesi.
 
Dünyâ ve âhiretde rezâlet iken sonu
Bilmem neyin peşinde bu gàfil; ne gàyesi?
 
Ma’sumdu doğduğunda, melekler gibiydi o;
Haksız mıyım, desem ki: “Yılan mıydı dâyesi?”
 
Âlem yıkılmadan yıkılır hep güvendiği
Dağlar.. kalır ne bir izi bâkî, ne sâyesi!
 
Zulmiyle acze düşse onun müsliman, ne gàm?
Zîrâ kulunsa, Hâlik’a âid vikàyesi.
 
Mahşerde, gör, kolay mı hesâbın verilmesi?
Zâlimlerin cehennem olur, bence, vâyesi...
                                                                 14.2.1973
 
[51] BİTMEYEN ÇİLE
 
Ne bitmeyen çiledir müslimanların çilesi!
Denir: “Atom çağı yâhû! Bu softalık da nesi?”
Laikliğin bu mu ma’nâsı, sizce anlaşılan?
Gâvur himâye görürken ezildi mü’min olan.
Namaz kılar, olur âyin.. okursa başka cürüm!
Desin yiğitse o bir yol: “Karışma! Çünki, hürüm!”
Yapışdırıldı demekdir Yobaz! veyâ Gerici!;
Bu yafta öyle kolay çıkmıyor. Ne çâre peki?
Keyiflerince yaşarsan Cenâb-ı Hakk kızacak;
Yok, aksi halde bu beyler bırakmıyor ev-ocak!
Evinde yok şu kadarcık huzûr, emniyyet;
Uzun düşünse, emînim, geçirtecek cinnet...
Selâmı alması suçdur, selâmı vermesi suç;
Elinde tesbihi varmış, başında takkesi.. suç!
“Nedir bu? Rahle mi? A’lâ. Götür, suç âletidir!”
Divitle hokkaya düşman, ilim- sever geçinir.
Yeter ki, evde bulundurmasın da lafz-ı Celâl;
Dilerse sarımsak assın, dilerse kelle ve nal...
Onun evinde bulursun çeşit çeşit levha;
Senin evindeki Tevhîdi çok görür.. görür a!
Demez adam: “Neme lâzım! Evin bu, mülkündür.”
Esir değil ya bu insan.. ne yapsa mümkündür!
Namaz için giyerek cübbe, sarsa sonra sarık
Özel kıyâfete dâhil bu; bir de meshle çarık...
“Aman ne eksotik âdem!” denir, giyerse o fes.
Semâa devletin izniyle kalkıyor.. enfes!
Turistik âyine bak sen: şu Mevlevî, şu da Cân;
Fıkır fıkır coşarak kaynıyor damardaki kan.
Ahî filan, dede Bektaş.. kopuz, kımız da mübâh.
İşinse söyle hakîkat nedir! Denir: “Yassah!”
Kızım uzun giyemez.. suç! O giyse, maksi: moda.       
Keyif benim, be adam! Çok vazîfe miydi sana?
Nasıl karışmayacaksam senin etek boyuna
Karışmaman gerekir, bil ki, hiç senin de buna.
Genişse mezhebiniz, yok bir i’tirâzı olan.
Seninse, istediğin şey ne, müslimanlardan?
Karın-kızın soyunurmuş; olur ya, var mı tutan?
Bu hürriyetle sen ister öğün dur, ister utan!           Ocak, 1973          
       
 
 
[52] ZULÜM DEVAM ETMEZ
 
-: Neden bu geçmişe düşmanlığın senin, bilemem?
Taşırdı Türk kanı elbet, düşün, dedenle dedem.
Diliyle dinleri aynıydı; neş’e, derdleri bir...
Ya biz? Torunlarıyız onların, o hâlde nedir
Bu ayrı-gayrılığın sence, söyle, esbâbı?
Bileydi, ceddimizin mahvolurdu a’sâbı.
Bu hâli, yatdığı yerden görürse yandı demek.
“Yazık ki boş yere sarfetmişiz de bunca emek
Şu nesli yurda belâ etmişiz. Yazık! Ne nesil!
Mezârımızda biz olmakdayız utançla rezîl...”
Diyor; duyar gibi oldum, zavallı evdâdım.
Düşün: “Nasıldı babam, ben nasıl bir evlâdım?”
Konuşmamız, yazımız uymuyor ya birbirine
İnancımız da değişmiş; o müslimandı, bu ne?
Ne mûsıkî, ne şiir müşterek değil artık..
-: Değişdi! Öyle, fakat biz bir inkılâb yapdık:
Bütün revâbıtı kırdık, ne varsa, mâzîyle.
Bu yüzden anlaşamazsın bizimle, hâliyle...
Yeter bu Asyalı olmak.. biraz da Avrupalı
Olup hayâtımızın zevkleriyle oynamalı...
Ayıp-günah diye yıllarca sürdü dindarlık.
Sıkıldı canlarımız. Hem, ne vardı anlamadık?
Benim canım neyi isterse yapmamak ne için!
Bütün bu işlere meydan veren de mâdem, din...
O hâlde, dinlemeyiz biz de; kim ne derse desin!
Yeter, yeter bu: “Ata’nâ!”.. diyen dilerse desin...
Fakat, olur ki, kalanlar muhâlefet edecek;
Hemen edilmeli tahrîf, bilinmesin gerçek.
Yazıyla dil ve şu târîh değiştirilseydi,
Gelen nesil nereden öğrenir durum neydi?
Kılık-kıyâfeti bambaşka oldu, bak, şimdi;
Dikilse ceddi kabirden tanır mi hiç kimdi?
Zor oldu yâ, medeniyyet için ne yapsak az!
Diyip müsebbibe: “Bir tanrıdır!” ve tapsak az...
Geçen otuz sene zarfında her ne yaptıysak
Sizin için yapıyorduk. Fakat, şu nanköre bak!
Geçip de karşıma benden hesab sorar... Bu ne hâl!     
Temel nizamları yıkmak mı gàyeniz? Derhâl
Tutun, atın şunu zindânın en derin yerine!
Pranga vurmalı lâkin diliyle ellerine!
Yobaz bu! Koş! Menemen! İrticâ! Otuzbir Mart!
Yaşatma! Vur! Uzanan dil de, baş da olsa kopart!
-: Vurun; fakat beni son def’a dinleyin bir az:
Ben ölmüşüm ne çıkar! Hak susar mı hiç? Susmaz!
Değişmiyor bu hakîkat: zulüm devâm etmez!
Zafer sabırlıya âid. İnanca güç yetmez!..
                                                  7.2.1973
 
 
 
[53] ŞİKÂYET
 
İlâhî, gerçi ma’lûmun, geçen bayram harâm oldu;
Beş-on mülhîde mü’minler oyuncak oldu, râm oldu.
 
Oturmuş dertleşirlerken, münâfıklar edip ihbâr
Basılmışlar. Vatan düşmanlarından addolunmuşlar.
 
Ne korkunç iftirâ, yâ Rabb! Değil gaflet, hiyânetdir.
Bilirler, fikrimiz dâim, değil isyân; siyânetdir.
 
Fakat, heyhât! Neden hâlâ bu kànunsuz taarruzlar?
Neden mü’minler insanlıkla uymaz hâle ma’rûzlar?
 
İnanmak bir tabiî haksa insanlar için şâyet;
Amel etmek de bir hakdır! Bu artık şüphesiz elbet.
 
Ne hürriyyet, ne vicdânî kanâatler görür hürmet...
Laiklik bir prensipdir, fakat tefsîre var hâcet:
 
Nasıl vaz’etdi meclisler? Laiklikden nedir maksad?
Ne devlet dinle uğraşsın, ne din devletle.. tatbîkât?!.
 
Evet, bambaşka tatbîkât: o, hâin elde hançerdir.
Hedef yalnızca İslâmdır, diğer dinler muhayyerdir...
                                                     Mart, 1972
 
[54] TRT-NÂME
 
Bizi mest etdi bu akşam konuşan dilli düdük.
Ne kadar cevheri mevcudsa döküp – saçdı hödük!
Nasihat eyledi din nâmına, âyet okuyup
“İşte bunlar da hadisdir.” diye meydâna koyup...
“Kim demiş resme haram, heykele memnu’, a kuzum?!.
Aklımız var; daha âyetlere kalmış mı lüzum?
Hem o âyet ve hadisler o zaman câriydi;
Çünki, ma’lûm, puta tapmak bilumum sâriydi.
Yapsa san’at için insan, niye olsun bu günah?
Bunu kim uyduruyor; bir bilebilseydiniz, ah!...
Yaratıp katkısı olsun diye dünyâya kişi
Gönderilmiş...”
                         -: Ya, efendim, bilebildin mi işi?
Demek, insan yaratır istese... Hay hay, yaratır.
“Din ve Ahlâk” diye bin herze kusar; bez aratır.
Senelik mahsulü bir fabrikanın yetmeyecek;
İsvan’ın çöpcüsü gelsin, inanın, yetmeyecek!
İnce bir mes’ele anlatdı, “Güzellik ne?” diye;
Lafı döndürdü getirmek için Eş’ârî’ye.
Mâturîdî, ne diyor bunlara tek tek saydı;
Azıcık ilgisi mevzu’la bunun olsaydı!
Doğru nakletdi; fakat yanlışa âlet etdi.
Aks-i maksâdı Îmâmeyn’e, herif, söyletdi...
 
Kimde hâl varsa desin heykele artık memnu’?
Ya resim? Kaldı mı şüphen ki? O zâten meşru’...
Adam anlatdı epey, bense kulak çınlatdım;
Karataş başda, Diyânet, vükelâyı katdım.
Müctehid taslağı bir densizi kimdir koruyan?!.
“Din ve Ahlâk Saati”ndense inanmaz mı duyan?
Halkı vazgeç, ulülemrinde bu gaflet sürüyor;
Dîne, sinsîce herif, baksana, pislik sürüyor...
Kimse durdurmayacak, bunca zaman ötdü adam,
Dîni tahrifle muvazzaf; ya papazdır, ha haham!
Bir zaman vardı ya, merkum biri: meş’ûm, nâdân;
Bu da düşmüş gibidir, bence, onun burnundan.
O zaman dinlemiyordum ya; bu, Cem’den mîrâs
Kalan emvâl-i bipâyân gibi hâin, dessâs...
Bereket radyoyu kaldırdı hanım, kapdı çabuk;
Kızarak iy’ce tepem, aşkediyorken yumruk!
Boşa ben, kaç bu kadar ay, para saydım merete;
Dedim: “Aslâ”, kapılıp ye’se, “düzelmez TRT!..”          25.6.1976 


      

                             
[54] TEŞVÎH(AKROSTİŞ)
 
Ey nefis! Kanma; bu dünyâ seni hep aldatacak.
Kalmaz âhir sana, evlâd ü iyâl, mâl, ev, ocak...
Renkli rü’yâları, hülyâları terkeyle, bırak!
En nihâyet, biliyorsun ki, nasîbin toprak...
Mâdemâ böyle; neden gaflete dalmak, uyumak?
 
Kurtuluş yok; ölümün pençesi bir gün erişir!
Iztırâbın sonu yokdur, çekeceksin bir bir.
Levmedersin.. kime lâkin? Yine hep kendinedir.
Işık istersin o kabrinde ya, nerden yetişir?
Çâresiz! Her yola son merhale, son nokta kabir!...
                                                                                   22.3.1973


 

[55] TEŞVÎH(AKROSTİŞ)
 
Ömrü pek çok meyve versin, evvel – âhir, Rabbenâ
Meyve versin, rahmetinden dâimâ kılsan atâ...
Evvel – âhir, dâimâ olsun refîk ihlâs, verâ’.   
Rabbenâ, kılsan atâ: ihlâs, verâ’ Sen, oğluma..
 
 
Söyle nîçin ağlıyorsun, inliyorsun, dertlisin?
Ağlıyorsun, çünki: mazlûm milletin ağlar senin.
İnliyorsun; milletin me’yûs olan, öz milletin.
Dertlisin: ağlar senin öz milletin âtî için!..
27.3.1973
 
[*] Bu akrostişte her blok yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda mısra’ların aynısı olmaktadır.
 
 
[56] EBCED'LE TÂRİHLER 

ÇOCUKLARIMIN DOĞUM TÂRÎHLERİ:
 
Oğlum Ömer Saîd (25 Ağustos 1970, 22 Cemâziye’l-âhir 1390 )
 
Bunda mîlâdî ve hicrî târîhin var, ey oğul!
Sonda tamdır; ondan evvel: kat, hesâb et, öyle bul!
Doğdu oğlum; kıl SÂÎD hem, ÖMR-i müzdâd ihsan et.
Hâdimü’l-Kur’ân ve’l-îmân, her umûrun âsan et.
Adl ü hikmet, ilm ü irfân ver İlâhî; kat ŞEREF.
AHDE SÂDIK, HAKKA MÂİL, BİR MÜCÂHİD İNSAN ET! [1][*]
                                                                      Ocak 1972
[*] Şeddeli harfler iki kere hesaplanmıştır.
[1] Son mısra’da hem tam, hicrî 1390; hem ta’miyeli mîlâdî 1970 târîhi vardır. Ta’miyelide, Şeref kelimesinin değeri 580, 1390’la toplanacaktır.
***
 
Kızım Emine (2 Kasım 1974, 17 Şevvâl 1394 )
 
Doğdun, Âmine’m, oldu târîh:
HAYRU’N-NÂSİ MEN YENFE’U’N-NÂS. [*] [1][2]
Söz ma’nâyı tam etdi tasrîh;
Ol Kur’ân’a uymakda hassâs...
                                               Ocak 1976
 
 
İşte ebcedle hesâb; eylerim erbâbına arz:
Çıkdı TÂRÎH de tamamlar diye etdim onu FARZ. [3]
HAK TEÂLÂ, İKİ DÜNYÂDA DAHÎ MUTLU EDE; [4]
GELDİ DÜNYÂYA KIZIM ÂMİNE KÀSIM İKİ’DE. [5]
                                                                       Ocak 1976
 
[*] Şeddeli harfler iki kere hesaplanmıştır.
[1] Halkın hayırlısı halka faydalı olandır. Hadîs-i Şerîf
[2] Tam târîh. Hicrî 1394
[3] [4] [5] Ta’miyeli târîh. Son iki mısra’ın Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerlerinin toplamı 2105’dir. İkinci mısra’daki târîh kelimesinin değeri 1211 bundan çıkarılarak, farz kelimesinin değeri 1080 toplanırsa 1974 mîlâdî târîhi vermektedir.
 
 
***
Kızım Tûbâ (13 Kasım 1978, 12 Zilhicce 1398)
 
Olsun Sana târîh bu kıt’a:
Etmekde duâ vecde gelip DİL;
ALLÂH HAYIRLAR VERE TÛBÂ, [1]
Hilkatdeki maksâd ne imiş, bil!..
                                               30.6.1979
 
Duâmızdır: olup mes’ûd bu dünyâ, hem de ukbâda,
Sen, inşallâh; kızım dâim erersin böyle maksûda.
Dedim olsun bu son kıt’am dahî târîh-i mîlâdın:
SEVİNDİK BİZ, ON ÜÇ KÀSIM’DA TÛBÂ DOĞDU, YATSÛDA.... [2]
                                                                                  17.5.1983
[1] Ta’miyeli târîh. Üçüncü mısra’ın toplamına dil kelimesinin değeri katılınca 1398 hicrî târihi bulunmaktadır.
[2] Tam târîh. Mîlâdî 1978.
 
***
 
Torunum Süedâ (26 Kasım 1995, 3 Receb 1416)
 
TORUNUM DOĞDU, SEVİNDİK; DEDİK: “OLSUN SÜEDÂ!
ONU KILSIN İKİ DÜNYÂDA SAÎD, BÂR-HUDÂ...” [1]
Yirmi altı’ydı Kasım, Üç’dü Receb doğduğu gün:
Yazdı mîlâdını bir OK çıkarak, gevher-edâ...
                                                           25.12.1995
 
[1] Ta’miyeli, gevher târîh. İlk beytin Osmanlıca yazılışındaki noktalı harflerin toplamından son mısra’da belirtilen ok kelimesinin değeri çıkartılınca mîlâdî 1995 bulunur.
 
                                                                       ***
Torunum Âsûde (9 Ağustos 2000, 9 Cemaziye’l-evvel 1421)
 
Mîlâdını târîh-i mücevherle kıyasla:
Mes’ud olasın; görme keder, dağdağa aslâ!(1)
İsmin gibi Âsûde ömür sür bu cihanda;
Ebrâr, süedâ, âminîn, ahbâb ü havassla... (2)                                      
                                               30.11.2000
 
(1) Târih mısrâı: Tam, mücevher (noktalı harflerin toplamından meydana çıkan ebced hesabı) 2000 mîlâdî.
(2) Kardeşi: Süedâ, Annesi: Âmine, Babası: Habîb’e işâretler var.
***
 
Torunum Müslim (17 Ocak 2002, 03 Zilka’de 1422)
 
Çok sevindik, Hakk’a şükran borcumuz var; zor edâ!
İsmi Müslim, kalbi mü’min, dostu olsun bây, gedâ...
Yazdı “ERKAM”, geldi “ŞEYH MÜSLİM” doğum târîhini; [1]
Gündüz, Üç Zilka’de, Perşembe’ydi, doğdun Urfa’da...
27.02.2002
[1] Ta’miyeli târîh. Erkām : 342, Şeyh Müslim: 1080 = 1422 hicrî.
***

 

Torunum Selvânûr
 
Mîlâdî              : 25 Temmuz 2004, Pazar, Saat: 20.50
Hicrî                : 07 Cemâziye’l-âhir 1425
Rûmî               : 12 Temmuz 1420
  
Bu yıl biz, Yirmibeş Temmuz’da olduk cümleten mesrûr;
Pazar gün, yatsıdan evvel gelip dünyâya Selvâ Nûr…
Doğum târîhi versin “MÜRG-İ DİL”, gelsin “SELÂMIN” tek;
İlâhî! Her bakımdan mutlu et, dâreynde kıl mebrûr...
 
21.04.2005
Hesâbı ve Lügatçe:
 
* Mürg-i Dil: Gönül kuşu. Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1274 eder.
* Selâmın: Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 151 eder.       
 
Bu iki ibârenin toplamı 1425 eder ki, Selvâ Nûr’un Hicrî doğum târîhidir.
 
***
Torunum İnci Gülsüm
 
Mîlâdî              : 14 Nisan 2005, Perşembe, Saat: 13.15
Hicrî                : 05 Rebîu’l-evvel 1426
Rûmî               : 01 Nisan 1422
 
  
İnci Gülsüm doğdu, mevsim ilkbahar, Ondört Nisan;
Bahtiyârız, lütfeden Allâh’a şükrettik bu an…
Geldi “HERKES”, baktı mevlid târihin hoş: “MAĞFİRET”;
Mutluluk, sağlık, selâmet istiyor annen, baban…
21.04.2005
Hesâbı ve Lügatçe:
 
Herkes: Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 285 eder.
Mağfiret: Bağışlanma, günahların affedilmesi. Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1720 eder.       
 
Bu iki ibârenin toplamı 2005 eder ki, İnci Gülsüm’ün Mîlâdî doğum târîhidir.
 
***
Torunum Safâ Kerem
 
Mîlâdî              : 20 Şubat 2006, Pazartesi, Saat: 12.30
Hicrî                : 21 Muharrem 1427
Rûmî               : 07 Şubat 1421
 
Bugün şâirliğim tutmuş sevincimden, ki, ma’zûrum:
Torunlar verdi lütfundan, kız – erkek, etmeyip mahrûm;
Safâ-bahşâ, Kerem-perver Rahîm Mevlâ’ya hamd olsun!
Doğum târîhin: “ALLÂHUMME İĞFİRLÎ.” Güzel yavrum…
 
                                                                       24.02.2006
 
Allâhumme iğfirlî: (Allah’ım, beni bağışla; günahlarımı afvet.) anlamındaki bu cümlenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1427 eder ki, Safâ Kerem’in hicrî doğum târîhidir.
***
 
Torunum Mustafa Ekrem
 
Mîlâdî   : 24 Mayıs 2010, Pazartesi, Saat: 16.45
Hicrî     : 10 Cemâziye’l-âhir 1431
Rûmî    : 11 Mayıs 1426
 
(Mef’ûlü / mefâîlü / mefâîlü / feûlün)
− − ∙ / ∙ − − ∙ / ∙ − − ∙ / ∙ − −
Mes’ûd kıla Allâh, iki dünyâda da her dem.
Îfâ-yı şükür etmeğe yetmez, ne ki dersem!
“Mîr” çıkdı: “Ferâgat” dedi, târîhine hicrî; [1]
Yâd et bunu hep: doğdu bu yıl Mustafa Ekrem.
                                                                                  24.06.2010
 
[1] Ta’miyeli târîh.[1681 - 250 = 1431 Hicrî]
 
Hesâbı ve Lügatçe:
* Ferâgat:  [l. vazgeçme, el çekme, bırakma, terk etme; 2. istirahat, dinlenme, râhatlık; 3. zenginlik, vazgeçecek kadar zengin olma. (bkz: istiğna').] Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1681 eder.
* Mîr: [1. âmir, baş, reis; 2. kumandan; 3. bey; 4. vâli] Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı  250 eder.       
1681’den 250 çıkınca 1431 hicrî târîhi bulunur.
 
 
 
Dostum Necmeddin Şâhiner’in oğulları Saîd ve ramazanda, kadîr gecesinde fecirle doğan Enes Seydâ için:
 
Ömrünce çalış nûr ile irşâda Saîd;
Rabbim Seni kılsın iki dünyâda saîd...
İlkönce, İLÂHÎ ĞUFRÂNEK! diyerek, [1]
Duydum, dediler başladı feryâda Saîd...
                                                           28.12.1977
 
Etmekde duâ, Şâhiner’in dostu-eşi:
Artsın diye, oğluyla, saâdet güneşi...
Tesbît-i tevellüd bu, deyip çıkdı LİSÂN:
TÂRÎH: SALI, GÜNDÜZ, EKİM’İN YİRMİBEŞ’İ... [2] 28.12.1977
 
En eşref bir zamandır leyletü’l-kadr, en şerîf ayda.
Şafak sökmüş, güneş olmuş ufukdan an-be-an peydâ;
SELÂMIN geldi, buldum bir mücevher târîh-i mîlâd:
SELÂM VERMİŞ MELEKLER HEP DOĞARKEN TAM ENES SEYDÂ! [3]
                                                                                                                      15.1.1985
 
[1] Tam, kelime târîh. 1397 hicrî.
[2] Ta’miyeli târîh. Son mısra’dan üçüncü mısra’daki lisân kelimesinin değeri çıkarılınca 1977 mîlâdî târîh bulunur.
[3] Ta’miyeli, mücevher târîh. Son mısra’ın noktalı harflerinin toplamına üçüncü mısra’daki selâmın kelimesinin değeri katılınca 1983 mîlâdî târîh bulunur.
 
                                                           ***
 
Hacı olmadığı halde “Hacı” lakablı bir dost için:
 
İşte târîh, NÎM HACI, çık Sen ara:
KIRK YIL EVVEL DOĞDU ENVER BAYKARA! [*][1]
                                               15.1.1976
 
[*] Şeddeli harfler iki kere hesaplanmıştır.
[1] Ta’miyeli târîh. İkinci mısra’ın toplamından nîm hacı kelimelerinin değeri çıkartılanca 1976
mîlâdî târîhi bulunur ki, 40 yıl öncesi 1936’dır.
 
 
 
SİİRT’İN BEŞİRİ İLÇESİ “BELEDİYE HAMAMI”
 İÇİN TÂRİH MANZUMESİ :
 
Planlanmış ve başlanmış atıp el,
Örülmüş dört duvar on beş yıl evvel.
 
Tavan var, kubbeler yok hâlde kalmış;
Duvardan bâzı eşhas taş da çalmış.
 
Demiş antik, gören olmuşsa nâdir;
Ne bilsinler ki, sâhibsiz binâdır!
 
Emin Selçuk [*] , olup hem şehremîni
Tamam etmiş yarım kalmış zemîni.
 
Edip himmet ve gayret işde – güçde,
Açılmış Bin dokuz yüz seksen üç’de. [1]
 
Sular akmış, yakılmış önce külhan;
Bitip her iş, gelince Altı Nîsan.
 
Temizlik şartı îmânın diyorsan;
Buyur, gel sen, temizlen burda, paklan.
 
Çıkıp BÂŞİR, desin târîh hamâma:
YIKAN, GUSLET; DUÂ ET KAYMAKÀMA! [2]
Nisan, 1983
 
Son beyitde, bâşir kelimesinin, Osmanlıca yazılışla harflerin ebced değerleri toplamı 503, son mısrâın toplamı olan 2486’dan çıkarılırsa, 1983 kalır. Hamam açılışının mîlâdî târîhidir.                                                  
 
[*] Emin Selçuk Botsalı: Beşiri Kaymakamı ve Belediye Başkan Vekili
[1] Lafzen târîh
[2] Ta’miyeli târîh

***
 
ŞANLIURFA HARRAN ÜNİVERSİTESİNİN KURULUŞU İÇİN TÂRÎH MANZÛMESİ:
 
Halka hizmet sundu devlet, etdi servet armağan.
Oldu rektör, sa’y ü gayret etdi Servet Armağan. [*]
 
İlm ü irfân şehridir, el-hakk, diyâr-ı enbiyâ;
KEVNİ devret, bir küfüv bul, gel de Ekrem, Urfa’ya:
 
ŞÂNIDIR İLMİN VE ŞANLIURFA’NIN DÂRÜ’L-FÜNÛN! [1]
Ba’sü ba’de’l-mevtidir hem Harran’ın dârü’l-fünûn...
                                                                       11.04.1993
 
Son beyitte, ilk mısra’ın Osmanlıca yazılışında, harflerin ebced değerlerinin toplamına KEVNİ kelimesinin değerleri de devredilince (katılınca) 1992 çıkmaktadır. Üniversitenin kuruluşunun mîlâdî târîhidir.
 
[*] Kurucu Rektör Prof.Dr.Servet Armağan
[1] Ta’miyeli târîh
***
 
ŞANLIURFA İLİ KÜLTÜR, EĞİTİM, SANAT VE ARAŞTIRMA VAKFI (ŞURKAV) TARAFINDAN YAPTIRILAN HZ.İBRAHİM (as) DERGÂHI ÇEVRE DÜZENLEME PROJESİNİN 11 NİSAN 1997 TARİHİNDE YAPILAN AÇILIŞI İÇİN EBCED HESÂBİYLE
DÜŞÜRÜLEN TARİH MANZÛMESİ
 
Çifte bayramdır bu yıl Onbir Nisan;
İşte ŞURKAV’dan diğer bir armağan:
 
Hissederken halka hizmet sevgisi,
Açdı “Bismillâh”la Vâlî, te’sisi...
 
Enbiyâ şehrinde, sorsan her kime,
Der ki: “Lâyık bir makam, İbrâhim’e (as)...”
 
Milletindir gerçi himmet, devletin;
Sa’yi meşkûr olsun ehl-i gayretin...
 
Türlü îmâr hamlesinden Urfa’nın
Bahsedip, imkânı yokdur saymanın...
 
Hizmet etmiş her dönem bir hayli zât:
Kendi yok; âsârı hâlâ ber-hayât...
 
Başlayıp târihde ŞURKAV devresi,
YAZDI: TANZÎM OLDU DERGÂH ÇEVRESİ... [1]
                                                    16.3.1997
 
Son mısrâın Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerlerinin toplamı 1997’dir.
[1] Tam târîh
***
Evlenen her arkadaşına “rûhuna el- fâtiha!” diyen dostum Saîd Dolgun’un evlenmesi münâsebetiyle:
 
EVLENİYOR, HAKLI, SAÎD. RÛHUNA EL-FÂTİHA! [1]
                                               ***
Say şimdi Sen bin ma’zeret: anlat benim küllâhıma!
Hasbe’l-beşer evlenseler, Sendin gülen ahbâba, hâ?!.
Evlendiğin târîhi bul, CAN ver de son mısra’ıma:
DÂMÂD SAÎD KARDAŞ SANA EL-FÂTİHA, EL-FÂTİHA! [2]
 
[1] Tam, mısra’ târîh. Hicrî 1404.
[2] Ta’miyeli târîh. Son mısra’a, can kelimesinin değeri eklenince mîlâdî 1984 târîhi bulunur.                           
                                                           ***
 
Dr.Leylâ Elbruz’un Vakıflar Genel Müdürü olması münâsebetiyle:
 
Gerçi mühmel kaldı hayli şeb ü rûz;
Âr edip, arz etmedik biz, ma’zuruz!
CELB-İ RAĞBET kıldı târîhin tamam:
OLDU BAŞ, EVKÀF’A LEYLÂ ELBRUZ... [1]
 
Cevher gibi bir rübâî yaz, inşâd et;
İkmâline SA’Y Ü GAYRETİN müzdâd et:
EVKÀF’A UMÛM MÜDÎRE LEYLÂ ELBRUZ [2]
Nasboldu bu yıl deyip de dâim yâd et!
                                                           26.4.1985
 
[1] Ta’miyeli, mühmel târîh. Son mısra’ın noktasız harflerinin toplamına celb-i rağbet terkîbinin değeri eklenince mîlâdî 1985 târîhi bulunur.
[2] Ta’miyeli, cevher târîh. Son mısra’ın noktalı harflerinin toplamına sa’y ü gayretin kelimelerinin
değeri eklenince mîlâdî 1985 târîhi bulunur.
 
ÜSTÂD BEDÎÜZZAMÂN İÇİN TÂRÎH:
 
Memnûn gidiyor, sürmede hizmet...
Kalb, göz ve kalem.. ağlayan ümmet;
Hicriyle yanıp, söyledi târîh:
ÜSTÂD BEDÎÜZZAMÂN EYLEDİ RIHLET. [1] [*]
                                                           22.3.1976
 
 
YİRMİ ÜÇ MART BİN DOKUZ YÜZ ALTMIŞ OLDU RIHLETİN; [2]
YANDI, ÂH ÜSTÂDENÂ, TULLÂB; PEK GÜÇ HASRETİN! [3] [*]
Doğduğun yıl dendi: TEFRÎH; Bin sekiz yüz yetmiş üç. [4]
İlk mısra’dan da târîh sor; çıkar HULD hicretin...
                                                                       2.4.1976
 
[*] Şeddeli harfler iki kere hesaplanmıştır.
[1] Tam târîh. Hicrî 1379 vefât târîhidir.
[2] Lafzen mîlâdî vefât târîhidir. Bu mısra’ın Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri
toplamı 2594’den son mısra’da işâret edilen Huld kelimesinin değeri olan 634 çıkarılınca 1960
kalmaktadır. Ta’miyeli mîlâdî vefât târîhidir.
[3] Tam târîh. Hicrî 1379
[4] Tam, kelime târîh. Tefrîh kelimesinin değeri 1290’dır. Hicrî doğum târîhidir.
 
[AÇIKLAMA: Burada, Bedîüzzamân’ın doğum târîhinin H.1290 olarak düşülmesi ve Bin sekizyüzyetmişüç olarak zikredilmesi yadırganmasın. O yıllarda Büyük Târihçe’deki bu târih, genel kabûl görüyordu.. RNE’nin belge üzerinde yaptığı çalışmanın 2000'de îlânı ile, H.1295 (1293R. 1878M.) târîhi kesinlik kazanmıştır. / B. Tunç   
http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/136-bediuezzamanin-hayatindan-tesbtler
]
 
***
Zübeyir Gündüzalp’in vefâtı:
 
Dedi, târîh-i vefât, geldi “beled”:
“Gark-i Nûr oldu bu yıl Zîver’imiz!”
 
            Arûzun [Feilâtün (Fâilâtün) / feilâtün / feilün] vezniyle tanzîm edilen bu beyit ta’miyeli (tamamlamalı) târîh olup, ikinci mısra’ın Osmanlıca yazılışında, harflerin ”ebced” değerlerine birinci mısra’daki “beled” kelimesinin değerleri eklendiğinde 1971 yılı bulunur.
 
Nûr’a hizmetle geçen ömrüne şâhîd ne gerek:
Sıdkı, ciddiyyeti, ihlâsı, fedâkârlığı tek…
Etdi rıhlet Zübeyir Âbi, bu Nîsan İki’de;
“Gark-i rahmet” dedi, târîhine “Vehbî”, gelerek…
 
            Arûzun [Feilâtün (Fâilâtün) / feilâtün / feilâtün / feilün] vezninde olan bu nazm da ta’miyeli târîh ihtivâ etmektedir. “Gark-i rahmet” ibâresinin ”ebced” değerlerine “Vehbî”nin ”ebced”   değeri eklendiğinde yine 1971 yılı bulunur.
 
***
 
M.Tâhirî Mutlu’nun vefâtı:
 
ETDİ RIHLET O MELEK-ZÂD TÂHİRÎ! [1]
                                  
Neşr-i nûrdur SA’Yİ kırk yıldan beri;
Nûra garkolmuşdu bâtın, zâhiri...
Rabteden son TEL kopup, hicriyle, âh!
BİTDİ HİZMET, GÖÇDÜ MUTLU TÂHİRÎ... [2]
                                               11.4.1977
 
[1] Tam, mısra’ târîh. Hicrî 1397.
[2] Ta’miyeli târîh. Son mısra’a, ilk mısra’daki sa’yi kelimesinin değeri eklenince mîlâdî 1977;
üçüncü mısra’daki  tel kelimesinin değeri çıkarılınca hicrî 1397 târîhleri bulunur.
 
                                                           ***
 
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin vefâtı:
 
Bu son Osmanlı mi’mâr, yazık mâzîde kaldı;
Tesâdüf etmedim böyle gayretmende başka...
Dedim hicriyle târîh: İLÂHÎ EMRİ aldı
VE EKREM HAKKI AYVERDİ VÂSIL OLDU HAKK’A! [*][1]
                                                                       9.5.1984
 
[*] Şeddeli harfler iki kere hesaplanmıştır.
[1] Ta’miyeli târîh. Son mısra’a, ilâhî emri kelimelerinin değeri katılınca hicrî 1404 târîhi bulunur.
 
 
                                                           ***
Molla Hâmid Ekinci’nin vefâtı:
 
Cennet-i Firdevs’de versin Hakk sürûr,
Ömrü billâh, etdi hep tedrîs-i nûr.
Bitdi 5 Şâbân’da firkat, “BES! “dedi;
MOLLA HÂMİD HATM-İ ENFÂS EYLEDİ... [1]
                                               11.5.1984
 
[1] Ta’miyeli târîh. Son mısra’dan bes kelimesinin değeri çıkarılınca hicrî 1404 târîhi bulunur.
 
                                                           ***
 
 
Nâzım Gökçek'in vefâtı: 
 
Mîlâdî              : 16 Nisan 2005, Cumartesi
Hicrî                : 07 Rebîu’l-evvel 1426
Rûmî               : 03 Nisan 1422
   
Gençliğinden beri tek gayesi var: Hizmet-i Nûr;
O’nda şefkat ve nezâketle mücessemdi huzûr…
Erdi dün rahmet-i Rahmân’ına Nâzım Gökçek!
Bir “KELÎM” geldi; dedik, hicrine târîh: “MAĞFÛR”…
 
Hesâbı ve Lügatçe:
 
Kelîm: Konuşan, konuşulan. Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 100 eder.
Mağfûr: Bağışlanmış, günahları affedilmiş. Bu kelimenin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1326 eder.       
 
Bu iki ibârenin toplamı 1426 eder ki, Nâzım Gökçek’in Hîcrî ölüm târîhidir.
 
ta’miye: tamamlamalı, toplama ve çıkartma işlemli târih. Târîh mısrâında “geldi” kelimesi, toplama yapmaya işâret ediyor.
şefkat: sevgi ve merhamet
nezâket: incelik, efendilik
mücessem: cisimleşmiş
hicr: ayrılık (Burada hesâbın hicrî olmasına da işâret vardır.)
 
***
Mehmed Emin Birinci’nin vefâtı:
  
Mîlâdî              : 03 Nisan 2007, Salı, 13.15 (Öğle ezanı)
Hicrî                : 15 Rebî’ülevvel 1428
Rûmî                : 21 Mart 1423
 
 
Hizmetde geçdi ömrü; atâlet, yeis muhal!
Nâzik, nezîh, efendi; hayat O’nda hüsn-i hâl…
Rahmet diler iken, dedi târîh; gelip, “REFÎK”:
“MEHMED EMÎN BİRİNCİ, BUGÜN ETDİ İRTİHÂL!”
                                 
 
Hesâbı ve Lügatçe:
 
4. mısrâın Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 1617 eder. Refîk kelimesinin Osmanlıca yazılışında harflerin ebced değerleri toplamı 390 eder. 3. mısrâın sonundaki “gelip” ibâresi, “refîk”in değerinin târih mısrâına ekleneceğini işâret etmektedir. Bu iki değerin toplamı 2007 eder ki, Mehmed Emîn Birinci Ağabey’in mîlâdî ölüm târîhidir. 
***

 

Hilmi Doğan’ın vefâtı:
 
Îmanla gitdi Hilmi Doğan Bey de, mutlakà:
Gösterdi Nûr’a hep O; sadâkat, sebât, vefâ…
İtmâm eder “CELÎL” diye, yazdım bu nazmımı;
Târîh-i irtihâline: “YÂ GÂFİRE’L-HATÂ!”   (2007 mîlâdî)
 
Dördüncü mısra’daki “Ey hatâyı örtüp affeden Allah” anlamındaki arabça ibâre ile üçüncü mısra’daki “Celîl” kelimesinin ebced değerleri toplamı 2007 ederek, “ta’miyeli târîh” düşürülmüştür.
***
 
Kendim için yazmıştım. Vâdem henüz dolmamış.
 
Eller için hesâb edivermek hüner değil,
Târîh: ölüm – doğum diye ebcedle; böyle bil…
Afveyle Sen bu mücrimi, “Y GÂFİRE’L-HAT”!
Yazsın bugün de mevtime târih; gelip “CELÎL”… (2007 mîlâdî)
 
Dördüncü mısra’daki “Ey hatâyı örtüp affeden Allah” anlamındaki arabça ibâre ile üçüncü mısra’daki “Celîl” kelimesinin ebced değerleri toplamı 2007 ederek, “ta’miyeli târîh” düşürülmüştür.
***

 

Kendim için yazmıştım. Vâdem henüz dolmamış.
 
Hesâb eder idi “ebced”le, gayr için târîh;
O, şimdi kendine yazmış bu nazmı böyle sarîh…
Gelip “Benân” beni gösterse, baksanız makbûr,
Deyin hemen bana, târîh-i hicridir: “mağfûr”!.. (Hicrî 1429)
 
                                                           24.01.2008, 14 Muharrem 1429
Benân              : parmaklar, parmak uçları
Makbûr            : kabre konulmuş, gömülmüş
Mağfûr             : ölmüş, bağışlanmış, günahının afvı için duâ edilen
Hesâbı             : Üçüncü mısra’daki “Benân” ebced değeri 103, son mısra’daki “mağfûr”un ebced değeri 1326 ile toplanınca 1429 hicrî târîhi çıkar.
 

Değerli Hadîs âlimi Prof.Dr. İbrâhîm CÂNÂN’ın vefâtına ta’miyeli târîh:
 
Dîn-i İslâm, nûr-i Kur’ân uğruna,
Yokdu engel, hiç o cevvâl rûhuna.
Söylesin târîh-i mevt, gelsin “Ferîd”:
“Koşdu Cânân; vardı cânân yurduna…” (Hicrî 1430)
 
Mîlâdî   :14 Ekim 2009, Çarşamba                                                      Antakya, 16.10.2009
Hicrî      : 25 Şevvâl 1430
Rûmî    : 01 Teşrîn-i Evvel 1425
 
Arûzun [Fâilâtün/fâilâtün/fâilün] vezninde olan bu ta’miyeli târîh nazmında, son mısra’ın ebced değerleri toplamı 1136’ya üçüncü mısra’daki “ferîd” kelimesinin değeri 294 eklenince Hicrî 1430 yılı bulunur.
***

 

Yine kendim için yazmıştım. Vâdem henüz dolmamış.
 
Kılsa atâ, rahmet edip, ba’dehû,
Etse nidâ Hakk: “Feğafernâ lehu!” (*)
Mevtime târîh düşürür, çıksa “hûb”;
Hicrimi tebrîke gelirler koşub… (Hicrî 1430)
 
 
(*) Onu bağışladık. (Sâd sûresi’nden)
Hûb: günah, hatâ
 
Arûzun [Müfteilün/müfteilün/fâilün] vezninde olan bu ta’miyeli târîh dörtlüğünde, âyet-i kerîmeden yapılan iktibâsın ebced değerleri toplamı 1446 dan üçüncü mısra’daki “hûb” kelimesinin değeri 16 çıkınca Hicrî 1430 yılı bulunur.
***
 
Yine kendim için yazmıştım. Vâdem henüz dolmamış.
 
Kılsa atâ, rahmet edip, ba’dehû,
Etse nidâ Hakk: “Feğafernâ lehu!” (*)
Mevtime târîh olacak, çıksa “yâd”.
Rûhuma bir Fâtiha sun, eyle şâd.   (Hicrî 1431)
 
(*) Onu bağışladık. (Sâd sûresi’nden)
yâd: anma, hâtırlama; gönül, hâtır
 
Arûzun [Müfteilün/müfteilün/fâilün] vezninde olan bu ta’miyeli târîh dörtlüğünde, âyet-i kerîmeden yapılan iktibâsın ebced değerleri toplamı 1446 dan üçüncü mısra’daki “yâd” kelimesinin değeri 15 çıkınca Hicrî 1431 yılı bulunur.
***

 

Yine kendime:
 
Kılsa atâ, rahmet edip, ba’dehû,
Etse nidâ Hakk: “Feğafernâ lehu!” (*)
Mevtime târîh olacak, çıksa “dûd”.
Fâtiha sun; afvediversin Vedûd.   (Hicrî 1432)
 
(*) Onu bağışladık. (Sâd sûresi’nden)
Dûd :      (f) duman, is; gam, keder, tasa
Vedûd:  Çok muhabbetli, çok şefkatli olan Allahu Teâlâ.
 
Arûzun [Müfteilün/müfteilün/fâilün] vezninde olan bu ta’miyeli târîh dörtlüğünde, âyet-i kerîmeden yapılan iktibâsın ebced değerleri toplamı 1446 dan üçüncü mısra’daki “dûd” kelimesinin değeri 14 çıkınca Hicrî 1432 yılı bulunur.
***
  
 
 LÜGATÇE
A
âbâd : mâmûr, şen, bayındır
abes : boş, saçma (şey)
âciz : beceriksiz, kàbiliyetsiz; zayıf, güçsüz
acz : güçsüzlük
a’dâ : düşmanlar
adâlet : herkesin hakkını vermek, bu hakka ilişmemek; eşitlik
addolmak : sayılmak
âdem : adam
âdetullâh : Allâh’ın kànunu
adl : hak tanırlık; haklılık; doğruluk
ağyâr : başkalar, yabancılar
ahbâb : dostlar, bildikler
ahd : söz verme; and, yemin
âhenk : uygunluk, düzen
ahfâd : torunlar
âhir : nihâyet, son olarak; en son, en sonra
ahkâm : hükümler, emirler
ahsen : en güzel, daha güzel
ahyâr : iyi ve fazîletli olanlar
akd : bağ, bağlama; düz yazıyı şiire çevirme
âkıbet : nihâyet, son
akîde : îmân, dînî inanış
akl : akıl, us
akl-ı selîm : kusursuz düşünme kàbiliyeti, sağduyu
akrân : benzerler, yakınlar
aktâr : taraflar, her taraf
âlem : dünya, cihan
âlem-i esrâr : sırlar dünyası
âlem-i ma’nâ : mânevî dünya; rüya âlemi
âlet : araç, makine, aygıt
amel : iş; ibâdet
âmennâ : inandık; diyecek yok
âmir : emreden, buyuran; yapmaya zorlayıcı
an be an : gittikçe, yavaş yavaş
âr : utanma
ârif : bilen, bilgili; anlayışlı
ark : su kanalı
arş : çatı; taht; gökyüzü; Cenâb-ı Hakk’ın
kudretinin göründüğü yer
arz : yeryüzü; toprak
a’sâb : sinirler
âsân : kolay
âsâr : eserler, izler, nişanlar
âsâyiş : rahat, huzûr; güvenlik
asr-ı saâdet : Hz.Muhammed’in (asm) zamanı;
kutlu ve mutlu zaman
âsümân : gök, semâ
âşikâr : belli, açık; meydanda
aşk ü şevk : şiddetli sevgi, arzu ve sevinç
atâ’ : bağışlama, ihsan
atâlet : işsizlik, durgunluk, hareketsizlik
ata’nâ : itâat ettik; emriniz baş üstüne
âtî : gelecek (zaman)
ayb : utanılacak şey; kusur
âyet : alâmet, nişan; Kur’ân’ın herhangi bir cümlesi
âyete’l- kübrâ : en büyük âyet
ayyâş : çok içki içen, sarhoş
azâb : keder, sıkıntı
âzâd : salıverme; hür bırakma
azamet : büyüklük, ululuk
azm : kasıt, niyet, karar
azm ü sebât : karar ve direnme; kesin karar
B
bâdihevâ : bedava, parasız
bahâne : vesîle, sebep; yalandan özür; garaz
bahş : bağış, ihsan
bâlâ : yüksek, yukarı, üst
bâr-Hudâ : Cenâb-ı Hakk, Allah
ba’sü ba’de‘l-mevt : ölümden sonra dirilme
bâşir : müjdeci
bâtıl : boş, yalan; çürük; hak olmayan
batın : iç
bedi’ : eşsiz; güzel; görülmemiş
bekà : devam, sebat üzre oluş; ölümden sonraki hayat
belâ : gam, keder, musîbet, âfet, cezâ, gayet zor iş
ber-hayat : yaşayan, sağ, diri
berrâk : pek parlak, duru, açık
bes : yetişir, tamam, kâfî
beste : şarkının makam ve âhengi
beşâret : müjde
beşer : insan
beşeriyyet : insanlık
beyit : şiirde iki mısra
bîgâne : kayıtsız, ilgisiz; yabancı
bîhadd ü hisâb : sınırsız ve sayısız
bîkes : kimsesiz
bil’umum : bütün, hep
bîpâyân : sonsuz
bîtâb : bitkin
buhur : tütsü, güzel koku
bürhân : delil, isbat
bürhân-ı nâtık : konuşan delil
bürhân-ı tevhîd: birlik delili
C
câhil : bilgisiz; genç; tecrübesiz
cânân : sevgili(ler) , gönül verilmiş
cârî : akan; geçerli, yürürlükte
câzib : çekici; sevimli, alımlı
cebîn : korkak, yüreksiz; alçak
cedd : ata
cehâlet : bilmezlik; bilgisizlik; genç ve tecrübesizlik
celâl : büyüklük, ululuk
celb : çekme, çekiş, kendine çekme
cem’ : toplama, yığma
cem-i mal : mal yığma
cem’iyyet : topluluk
cennet-i firdevs : sekiz cennetten biri
cereyân : akma, akım, elektrik; gidiş, hareket; olma, oluş
cesâret : yiğitlik, yüreklilik
cevher : ebced hesabında noktalı harfler toplamı
cezbe : kendinden geçme
cihâd : kutsal savaş
cilve : tecellî, görünme
cilve-i esmâ : Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinin görünmesi
cinâyet : adam öldürme; çok ağır suç
cinnet : delilik, çılgınlık
civâr : çevre, yöre; yakın yer, komşu
cünbüş : eğlenti, zevk; hareket, kımıldama
cür’et : cesâret, atılganlık, yiğitlik
cüz’ : kısım, parça; Kur’ân’ın otuzda biri
çarşû : çarşı
D
dâd : adâlet, doğruluk
dağvârî : dağ gibi
dârü’l –fünûn : üniversite
da’vâ : mahkemeye başvurma; mes’ele; iddiâ
da’vet : çağırma
dâye : sütnine, dadı
delîl : yol gösteren, kılavuz; şâhit, belge, tanık
der-dest : tutma, ele geçirme
dergâh : tekke
dergâh-ı İlâhî : Tanrı katı
derk etmek : anlamak, kavramak
derûn : iç, içeri; gönül, kalb
deryâ : deniz
dessâs : hîleci, aldatıcı
destûr : izin, müsaade; izin verim geçelim
devâ : ilaç, çâre; tedbir
devlet : refah, saâdet; ni’met; rütbe, mevki’
devrân : dünyâ; zaman; talih, kader; devirler
dîl : gönül
dîn-i mübîn : büyük İslâm dîni
dîvân : şiirler mecmûası
diyâr-ı enbiyâ : peygamberler şehri; Urfa
E
Ebced : Arabca harflerin îtibârî değerleri;
bu değerleri kullanarak tarih hesaplama işi
ebed : sonu olmayan (zaman)
ebeveyn : ana-baba
ecdâd : dedeler, atalar
edâ : ödeme, yerine getirme; tavır
ef’âl : işler, ameller
efkâr : fikirler
efsâne : asılsız hikâye; dillere düşmüş hâdise
efsûn : büyü, sihir
ehakk : daha hak; daha lâyık
ehemmiyyet : önem; kıymet, değer
ehl : sâhip, mâlik; lâyık
ekser : en çok, daha ziyâde; çokluk; çok kere; çoğunluk
eksotik : bir ülkeye dışardan gelme (şey)
elem : ağrı, acı, sızı; keder, dert
el-hak : hakîkaten, doğrusu, doğrusu ya
elif-bâ : alfabe
elîm : keder veren, acıklı
emniyyet : güven; güvenlik
emsâl : örnekler; benzerler, eşler
emvâl : mallar, mülkler
enbiyâ : peygamberler
enbiyâullah : Allah’ın habercileri
encâm : son, âkıbet
endîşe : düşünce; merak, kaygı; gam; şüphe
enfes : çok değerli ve lezzetli
enîn : inilti, inleme
ensâl : nesiller, sülâleler, soylar
erbâb : ehil, muktedir, becerikli, lâyık
erzâk : yiyecekler
esâs : temel, dip, kök, asıl
esbâb : sebebler
esfel : çok aşağı, çok bayağı
eshel : pek kolay
eslâf : yerine geçilenler, öncekiler
esrâr : sırlar, gizli ve bilinmeyen şeyler
Eş’ârî : ehl-i sünnet inancının fikrî kısmını
oluşturan görüşlerden biri
eşhâs : şahıslar
eşrâr : şerirler, kötülük edenler; edepsizler
eşref : en şerefli
eşref sâat : uğurlu, mes’ut saat; uygun zaman
etba’ : tâbi olanlar, uyanlar, arkasından gidenler
evâmir : emirler
evkàf : vakıflar
evliyâ : velîler, Allah’a yakın kimseler
evliyâullah : Allah’ın dostları
evsâf : vasıflar, sıfatlar
eyvan : çardak
Eyyûb : bir peygamber
F
fa’âliyyet : çalışma, gayret, hareket
fahr : öğünme; şeref; büyüklük; şöhret; fazîlet
fahrî : aylıksız, ücretsiz, şeref için görülen iş
fâide : fayda, kâr, kazanç
fâş etmek : açıklamak, meydana çıkarmak, duyurmak
fâzıl : erdemli
fazîlet : iyilik, erdem
feci’ : elem veren, acıklı; korkunç, dehşetli
fecir : tan yerinin ağarması
felâh : kurtuluş; selâmet
felâket : musîbet, belâ
feryâd : bağırma, çağırma; sızlanma, şikâyet
fetih : açma; yeni beldeler alma; zafer kazanma
fetvâ : dînî işlerde müftü tarafından verilen karar; izin
fevk : üst, yukarı
feyz ü fezâil : ilim, irfan ve iyi huylar
fıtrat : yaratılış, huy, tabîat
fıtrî : yaratılışa âit; tabîî, yaratılıştan gelen
figàn : bağırıp çağırma
firkat : ayrılık
fitne : fesat, ara bozma, ayartma; karışıklık
fütûr : bıkma, usanma; gevşeklik; ümitsizlik
G
gàfil : dikkatsiz, ihtiyatsız; dalgın, tenbel
gàile : dert, keder; musîbet; sıkıntılı iş
gàlib : yenmiş; üstün gelmiş
gam : keder, tasa
gàret etmek : yağmalamak, çapulculuk etmek
gark olmak : batmak; boğulmak; içinde kalmak
Garzan : Batman civârında bir dağ, petrol sahası
gasb : zorla alma, zabt etme
gàye : maksat, meram; netîce, hedef
gàyet : nihâyet, uç, son; çok fazla, son derece
gayret : çalışma, çabalama; kıskanma;
kutsal değerlere sâhip çıkma
gayret-mend : gayretli
gazâ : kutsal savaş
gazab : kızgınlık, öfke
gazel : klasik şiirde bir tür; yalnız sesle ve
hazırlıksız akıldan söylenen mûsıkî parçası
gedâ : dilenci, yoksul
ger : eğer
gevher : cevher,elmas, kıymetli taş; bir şeyin aslı;
yalnız noktalı harflerin değerlerinin hesaplanması
suretiyle bulunan ebced hesabı
gevher-edâ : gevher tarzında; noktalı harflerle ebced
giryân : ağlayan
gusletmek : yıkanmak
gûyâ : sözde; sanki
H
hâb : uyku
hâcet : ihtiyaç, lüzum, gereklilik
hâdim : hizmet eden
hâfıza : ezberleme kuvveti
hâkezâ : bunun gibi, böylece, yine öyle
hakîkat : gerçek
hâl : şimdiki zaman; oluş, bulunuş;
keyfiyet; dervişlerin mânevî âleme dalışları
hâle : ay ve güneşin etrâfında görülen parlak ışık dâiresi
hâlet : sûret, keyfiyet
hâlî : tenhâ, boş, sâhipsiz
Hâlik : Yaratan Allah
halka-i zikir : ibâdet halkası; insanların dâire şeklinde
oturup Allah’ı anması
hamâkat : ahmaklık, beyinsizlik
hamd : Allah’a şükran duygularını bildirme
haml : yüklenme, taşıma
hamle : atılma, atılış; saldırma
harâb : yıkık
harekât : davranışlar, hareketler
hasbe’l- beşer : insanlık icâbı
hâsıl olmak : ortaya çıkmak; toplanmak; sonuçta çıkmak
hasîn : müstahkem, kuvvetli, sağlam
haslet : yaratılıştaki huy; tabîat
hasm : düşman; muhâlif, karşı taraf
hasret : özleyiş; göreceği gelme
hassa : mahsus, özel; saf, hâlis
hassas : çabuk etkilenen, duygulu, ince, alıngan
hasse : duygu
haşr : ölüleri diriltip toplama
haşyet : korku, korkma
hâtem : mühür
hâtemü’l- enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu, Hz.Muhammed (asm)
hâtif : sesi işitilip kendi görülmeyen; Hz.Muhammed’in
(asm) geleceğini müjdeleyen sesler
hatm-i enfâs : nefeslerin son bulması
havf ü recâ : korku ve ümit
hayatdâr : hayat sâhibi, yaşayan
hayr ü sevâb : iyi, faydalı ve güzel hareketler
hayrât : iyilikler
haysiyet : îtibâr, değer, şeref
hazân : sonbahar
hemdem : arkadaş
hemşehri : aynı şehirli
herze : boş lakırdı; saçma
hevâ : heves, istek, arzû
hey’et-i hâkim : mahkemeyi oluşturan yargıçlar
hezeyân : sayıklama; saçma-sapan konuşma
hezîmet : bozgun, savaşta askerin bozulması
hıfz etmek : korumak
hısn : sağlam, sarp (yer): kale
hısn-ı hasîn : sağlam kale; müstahkem mevki
hıyânet : hâinlik; güveni kötüye kullanma
hicaz : doğu müziğinde bir makam
hicrân : ayrılık; unutulmaz acı, keder; iç acısı
hicret : göç
hidâyet : hak yoluna, doğru yola yöneltme
hikmet : eşyanın var oluş sebebini araştıran ilim;
felsefe; bilgi; sebeb; bilinmeyen amaç
hilâf : zıt; yalan
hîle : aldatma; oyun
hilkat : yaratılış
hilm : yumuşaklık
himâye : koruma
himmet : gayret, emek, çabalama
hiss-i selîm : sağduyu
hiss-i tahassür : özlem duygusu
hodfurûş : kendini medheden, öğünen
hodgâm : kendini beğenmiş, bencil
hû : o, Allah
Hudâ : Allah
hudûd : sınırlar, uçlar
huld : sürüp giden, sonu olmayan, ebedî
hulûs-i kalb : içten, gönülden, samîmîyetle
husûmet : hasımlık, düşmanlık
hutbe : dînî öğüt
huzûr : rahat; hazır bulunma
hüccet : delil, vesîka
hükmetmek : emrini yerine getirtmek
hülâsa : bir şeyin, sözün özü
hülyâ : hayal, kuruntu
hürmet : haram, yasak; saygı
hürriyyet-i vicdân: inanç serbestliği
hüsn-i te’sîr : iyi sonuç verme; tam yerine gelme
hüzün : gam, keder, sıkıntı
I
ıslâh : düzeltme; iyileştirme
ıztırâb : acı, elem, sıkıntı
İ
ibâdet : Allah’ın emirlerini yerine getirme
ibâdullâh : Allah’ın kulları
İbrâhîm : bir peygamber
ibret : bir hâdiseden alının ders
ibtidâ : başlama; başlangıç; ilkin, en evvel
ibtilâ : bir şeye düşkün olma, tiryâkîlik
icbâr : zorlama
icmâ : büyük âlimlerin dinle ilgili işlerde
aynı fikirde bulunmaları
icrâ : yapma, yerine getirme
idbâr : talihsizlik, işlerin ters gitmesi; bir makamdan düşme
iddiâ : bir hükümde direnme; hak dâvâ etme
idrâk : anlayış, akıl erdirme; yetişme, erişme
îfâ : yerine getirme; ödeme
iflâh : selâmete çıkma; kötü bir durumdan kurtulma
iftirâ : birine aslı olmayan bir suçu yükleme
iğbirâr : kırılma, gücenme
ihânet : haksızlık; hayınlık, kötülük
ihbâr : haber verme
ihkàk-ı hakk : hakkı yerine getirme
ihlâs : samîmiyet; Allah rızası için iş yapma
ihtilâf : ayrılık, anlaşmazlık, uyuşmazlık
ihvân : kardeşler; samîmî dostlar
ikbâl : baht, tâlih; işlerin yolunda gitmesi
ikmâl : tamamlama; olgunlaştırma; bitirme; eksiğini giderme
iknâ : râzı etme, inandırma
iktidâr : güç yetme, yapabilme; hükûmeti kuran parti
iktizâ : lâzım gelme, gerekme
ilâhî : tanrı ile ilgili; dînî musıkî formu
i’lâ : yükseltme, yüceltme
ilhâm : içe doğma, akla gelme
illet : hastalık, sakatlık; sebeb; gàye, hedef
illiyyîn : mânevî tabakaların en yücesi
ilm : bilgi; bilim
i’mâl-i duhân : duman üretme
imâmeyn : iki imam; (şiirde) Mâturîdî ve Eş’ârî
îmân : inanç
i’mâr : onarma; yapma; bayındır hâle getirme
imâret : yoksullara yiyecek dağıtılan yer
imkân : olabilirlik; olabilecek durumda bulunma
imtisâl : örnek alarak hareket etme
inbisât : yayılma, açılma, genişleme; ferahlık
Încîl : Hz.Îsâ’ya (as) inen kutsal kitap
ind-i Hâlik : Yaratanın yanında, nazarında
inkişâf : açılma, meydana çıkma; gelişme
inkıyâd : boyun eğme; kendini teslim etme; bağlılık
inşâd : şiir söyleme
intizâm : tertiplilik, düzgünlük
i’râd : getirme, söyleme; kazanç, gelir
irfân : bilme, anlama; kültür
irhâsât : bir peygamberin gönderilmesinden önce işâret
olmak üzere ortaya çıkan olağanüstü durumlar
irşâd : doğru yolu gösterme; uyarma
ism : günah, suç
isrâf : gereksiz yere harcama
istepne : otomobilin yedek lastiği
istibdâd : keyfî idâre, baskı
isti’dâd : kàbiliyet, akıllılık, anlayış
istikàmet : doğruluk; Allah’a kulluk; doğru yön
istikbâl : gelecek (zaman)
isyân : baş kaldırma, itâatsizlik, ayaklanma
işâret : bir şeyi gösterme; iz, alâmet, nişan
işgàl : meşgul etme, uğraştırma; ele geçirme
itâat : emir dinleme, boyun eğme
i’tibâr : saygı gösterme, önem verme; şeref
i’tikàd : inanma, gönülden tasdik etme
i’tirâz : bir fikri kabul etmeme, karşı çıkma
ittibâ’ : tâbi olma, uyma
ittikà : sakınma, çekinme; Allah’tan korkma
iyâl : eş, hanım; bakılacak kimseler
îzâh : açıklama
i’zâm : büyütme
izzet : değer, kıymet; yücelik, ululuk
K
kabaltı : sokak kemeri
kàbil : olabilir, mümkün; kabûl eden
kàbiliyet : yetenek; anlama; alabilirlik
kabir : mezar
kâbûs : uykuda basan ağırlık, korkulu rüyâ
kàdir : gücü yeter olma
kâfî : yeter, yetişir
kaftan : en üste giyilen uzun elbise (eskiden)
kâh (gâh) : bâzen, bazı vakit, kimi
kâhin : gaybden haber veren, falcı
kahr : zorlama; üstün gelerek mahvetme; çok kederlenme
kalb-i giryan : ağlayan kalb
kalbolmak : durumu değişikliğe uğramak
kallâş : kalleş, dönek, hîleci
kamer : ay
kanâat : kısmetine râzı olma; görüş, tahmin
kande : nerede
kànun : herkes tarafından uyulması gereken
kural; yasa; bir çalgı
kànûn-i esâsî : anayasa
karar : durma; rahat; süreklilik, ölçülülük; sonuca bağlama
karîha : fikir kuvveti, bir düşünceyi ortaya koyma özelliği
kasîde : dîvân edebiyâtında bir nazım çeşidi; övgü
kavî : kuvvetli, sağlam
kazâen : istemeden, yanlışlıkla
kâzib : yalancı
kaziyye : kesin hüküm; hüküm
kemâl : olgunluk, tamlık, yetkinlik
kerâmet : Allah’a yakın kimselerde, lüzûmu hâlinde,
görülen olağanüstü durumlar
kesb etmek : çalışıp kazanmak
kesret : çokluk; dünyâ âlemi; vahdet’in zıddı
keşf : açma, meydana çıkarma; Allah tarafından bildirilme
kevn : var olma, varlık, vücûd; kâinât
kezâ : böyle, böylece, bu da öyle
kırâat : okuma
kıt’a : dört mısra’lık şiir; parça, bölük, cüz
kıyl ü kàl : dedi-kodu
kıymetdâr : değerli
kibir : büyüklük taslamak
kirko (kriko) : araçları kaldırmaya yarayan âlet
kitâbe : kazılmış yazı; mezartaşı yazısı
kizb : yalan
köhne : eski; modası geçmiş
kudret : kuvvet; zenginlik; Allah’ın ezelî gücü
kudsî : yüce, temiz; Allah’a âit sıfat
kûs-i mehter : mehter davulu, büyük davul
kusûr : eksiklik; ayıp, özür; sakatlık; suç, kabahat
kuş takası : inşaat sırasında duvarda yapılan kuş yuvası
kûşe : köşe
kuvve : his; kàbiliyet; vasıf; niyet, fikir; güç
küfrân : iyilik bilmeme, nankörlük
küfüv : denk; eş, benzer
küllî : genel; bütün
kürsü : oturulacak yer
L
laçka : gevşemiş, verimsiz duruma gelmiş
lafz : söz
lafz-ı celâl : Allah (yazısı, kelimesi)
lâhût : görünen bu âlemin dışında olan; ulûhiyet âlemi
lahza : kısa zaman, an
lâkaydi : ilgisizlik, kayıtsızlık
lâkin : ama, fakat, ancak
lâl : dilsiz
latîf : yumuşak, hoş, güzel, nâzik
lâyemût : ölümsüz
lâyık : yakışan, yaraşır
leb-i deryâ : deniz kıyısı
lehdâr : taraftar, onu tutan; çıkarına uygun olan
lem’a : parıltı, parlayış
levh-i mahfûz : İlm-i İlâhî; Allah tarafından takdir
olunan şeylerin kayıt edildiği levha
levm etmek : başa kakmak, paylamak
leyletü’l- kadr : kadir gecesi; mübârek gecelerden en önemlisi
lezzet : tat, çeşni
lisân : dil; konuşulan dil
lisan-ı lâl : konuşamayan dil, dilsiz
livechillâh : Allah için
lutüfkâr : hoş, güzel, iyi muâmele eden
M
mâ : su
ma’bed : ibâdet edilecek yer
ma’bud : ibâdete lâyık olan, Allah
mâcerâ : olup biten, baştan geçen
mağmûm : gamlı, tasalı; bulutlu, kapalı (hava): sıkıntılı
mağrûr : gururlu; kendini beğenmiş; büyüklük taslayan
mahal : yer
mahbes : hapishâne
mahbûb : sevilmiş, sevgili
mahlûkàt : yaratıklar
mahmûr : uykulu; sersemlemiş
mahzâ : ancak, yalnız, tek; hâlis, katıksız, tam
mahzûn : hüzünlü, tasalı
mâ-i nisan : saf ve temiz olduğu kabul edilen nisan yağmuru
mâil : eğimli; hevesli, istekli; benzer, andırır
maîşet : yaşama, yaşayış; geçinme, dirlik
makam : memuriyet yeri; müzikte ton
maksûd : istek, amaç
mâlik : sâhip
ma’lûm : bilinen, belli
ma’mûr : bayındır
ma’nâ : iç, içyüzü; anlaşılan; maddenin zıddı
ma’nevî : maddeye ait olmayan
mâni’ : engel
mâni’a : engel; özür
manzûme : sıra, takım; sistem; vezinli, kafiyeli söz
ma’rûz : bir şeyin tesirinde; arz olunmuş; sunulmuş; söylenmiş
ma’siyyet : âsilik, itâatsizlik; günah
ma’sûm : suçsuz, kabahatsiz; günahsız
mâtem : yas
Mâturîdî : ehl-i sünnet inancının fikrî yollarından biri
mâye : maya; asıl
ma’zeret : özür; bahâne; istenmeyen kaçınılmaz durum
mazhâr : bir şeyin göründüğü yer; nâil olma
mâzî : geçmiş (zaman)
mazlûm : haksızlığa uğramış olan
mazmûn : mânâ; kavram; nükteli, sanatlı, ince söz
ma’zûr : özürlü
me’yûs : ümitsiz
meal : kısaca anlam
meâlî : yüksek, derin fikirler; ululuklar
mecbûr : zorunlu
mechûl : bilinmeyen
meczûb : deli; Allah sevgisiyle cezbeye tutulmuş kimse
meded : yardım
medenî : şehirli; terbiyeli, görgülü, kibar; çağdaş
medh ü senâ : övme
medrese : ilim öğrenilen yer, okul
meftûn : tutkun; vurgun
mekân : yer
mekteb : okuma yazma öğrenilen yer, okul
mektûbe : yazılmış
mel’ûn : lânetlenmiş, bedduâ almış
melâl : usanç, bıkma, sıkılma; hüzün
melek-zâd : melekten doğma (melek gibi)
mel’ûn : lânetli; kovulmuş; rahmetten uzaklaştırılmış
memât : ölüm
memnu’ : yasak
memnûn : sevinçli; hoşnut
menbâ-i sühân : söz, şiir (burada: dedi-kodu) kaynağı
menfaat : çıkar
menfi’ : sürgün
menfi-i müebbed: ömür boyu sürgün cezasına çarptırılmış
merâtib : rütbeler, dereceler; basamaklar
merci’ : dönülecek yer; başvurulacak kimse
merhale : menzil, konulacak yer; adım
merhem : ilaç
merkeb : binek
merkùm : önemsiz kişi
mertebe : derece, basamak; rütbe, pâye
mescid : namaz kılınacak yer
meskenet : miskinlik, yoksulluk; beceriksizlik
mesned : dayanak
mesrûr : sevinmiş, memnûn
mest : sarhoş, kendinden geçmiş
mes’ûd : mutlu, bahtiyar
meşakkat : zahmet, sıkıntı, güçlük,zorluk
meş’ale : ışık veren; alev çıkararak yanan; (şiirde)
rafineride artık gazların yakıldığı baca
meşâyih : şeyhler, din uluları
meşhûr : ünlü
meşkûr : teşekküre değer; beğenilmiş, makbul
meşru’ : kanuna uygun
meş’ûm : uğursuz
metîn : sağlam; dayanıklı
mevcûd : var olan, bulunan
mevhîbe : bahşiş, ihsan, bağış
mevt : ölüm
mevzu’ : kendisinden bahsedilen, konu
meyil : eğilme; sevme, gönül akışı
me’yûs : ümitsiz
mezâlim : zulümler, can yakmalar, haksızlıklar
mısra’ : şiiri meydana getiren satır
mızrâb : telli çalgıları çalmaya yarayan âlet
mihmandâr : misâfiri ağırlayan kimse
mihrâb : imama ayrılmış yer, kıble tarafı
mîlâd : Hz.Îsâ’nın doğum günü; doğum günü
minber : camilerde hatibin hutbe okuduğu yer
minnet : bir iyiliğe karşı kendini borçlu görme
mintan : gömlek
misâl : örnek
misk : güzel koku
misl-i hazân : sonbahar gibi
mîzâc : huy, tabîat
muarrif : târif eden, etrâfıyla bildiren
mu’cizât : peygamberlerde görülen olağanüstü haller
mu’cize : peygamberlerde görülen ve başkaları tarafından
yapılması mümkün olmayan olağanüstü hal
muhabbet : sevgi
muhâlefet : aykırılık; düşmanlık; zıdlık; hükûmeti
oluşturan partinin dışında kalanlar
muhâlif : zıt düşüncede olan
muhâtâb : kendisine söz söylenen
muhayyer : beğenmeye bağlı; nasıl isterse, serbest
muhtâc : ihtiyaç sahibi
muhtekir : istifçi, vurguncu; yolsuz kazanç elde eden
mukadder olmak : kaderi yazılı olmak; kıymeti biçilmiş olmak
mukarrer : kararlaştırılmış
mukayyet olmak : dikkat etmek, sâhip çıkmak
muktedir : güçlü, becerikli
mûsıkî : müzik
musîbet : belâ, sıkıntı, felâket
mu’tâd : âdet olunmuş, alışılmış
mu’teber : inanılır, güvenilir; hatırı sayılır
mutlaka : kesinlikle; her halde; ne olursa olsun
mutmain : içi rahat, şüphesi yok
muvaffak : başarılı, becermiş; işi rast gitmiş
muvâfık : uygun; yerinde
muvahhid : Allah’ın birliğine inanan
muvakkat : geçici
muvazzaf : görevli
muzır : zararlı
mü’min : inanmış; İslâm dînine bağlanmış
mübâh : yapılması serbest iş; günah - sevap kazandırmayan
mübârek : bereketli; uğurlu; kutlu; mutlu
mübeşşer : müjdelenmiş
mübîn : açık, meydanda olan; iyiyi-kötüyü ayırıp bildiren
mübtelâ : tutkun, tutulmuş; fenâ şeylere düşkün
mücâhid : cihad eden; savaşan; uğraşan
mücevher : ebced hesâbında noktalı harflerin toplamı
müctehid : dînî konularda hüküm çıkartan büyük âlim
müddeî : iddia eden
müddet : vakit; bir şeyin uzayıp sürdüğü zaman
müebbed : sonsuz, ebedî
mühmel : ebced hesâbında noktasız harflerin toplamı
mükâfât : bir hizmete karşı verilen bağış
mükedder : üzüntülü, tasalı
mükerrem : muhterem, azîz, hürmete erişmiş
mülhid : dinden çıkan
mülk : taşınmaz mallar; devletin ülkesi; devlet
mümârese : alışma, alışkanlık
mümkin : olabilir
mümtâz : üstün tutulmuş, seçilmiş
münâfık : içi dışı başka
münâfi’ : zıt, uymaz, aykırı
münevver : nurlanmış, aydınlatılmış; aydın
münkerât : dince yapılması yasaklanan işler
münkir : inançsız; kabul etmeyen
mürâat : uyma, riâyet etme
mürîd : bir mürşide bağlı olan
mürşid : doğru yolu gösteren; gafletten uyaran
mürted : İslâm dîninden çıkan; dinsiz
müsâvî : eşit
müsebbib : sebeb olan
müstağnî : gönlü tok, nazlı; ihtiyaç duymayan
müstakbel : gelecek; ilerideki
müstefîd : faydalanan
müstehzî : alay ederek eğlenen
müstesnâ : üstün, ayrı tutulan; benzerlerinden farklı
müstezâd : divan şiirinde bir çeşit
Müteâl : yüksek; yüce olan Allah
mütebessim : gülümseyen
mütekâmil : olgun
mütemâyiz : üste çıkmış, seçilmiş
müttakî : Allah’tan korkan; dîni emirlere uyan
müzdâd : çoğalmış, artmış
müzeyyen : süslü
N
nâdân : bilmez; kaba, terbiyesi kıt
nâdir : seyrek, az bulunur
nâfi’ : faydalı, kârlı
nâfile : lüzumlu değilken yapılan iş; farz dışındaki ibâdet; boş şey
nakîse : eksiklik, kusur, kabahat, ayıp
nakit : para
nâlân : ağlayan
nâle : ağlayış
nâm : isim, şöhret, şan
nâmütenâhî : sınırsız, hudutsuz
nân : ekmek
nankör : gördüğü iyiliği unutan
nâr : ateş
nâs : insanlar
nasbolmak : bir memurluğa atanmak
nasîhat : öğüt
na’t : övgü; Hz.Muhammed’i (asm) övmek için yazılan şiir
nâtık : konuşan
nây : kamıştan yapılan çalgı
nebâtât : bitkiler
nebî : peygamber
nebze : az şey; bir parça
nedâmet : pişmanlık
nefîs : pek hoş, çok hoşa giden, çok beğenilen
nefs : ruh, can; insanın biyolojik yapısı; kendi; asıl, maya, cevher
nehy etmek : yasaklamak
nem : ıslaklık; rutûbet
nemmam : söz taşıyıcı, dedi-koducu
nesh : hükümsüz bırakma; silme; ortadan kaldırma
nesl : soy; kuşak
neş’e : yeniden meydana gelme; sevinç, keyif
neş’e-i ûlâ : rûhun bedene girmesi; ilk yaratılış
netîce : sonuç
nev’ : cins, tür, çeşit, sınıf
nevâhî : yasak işler
nevâle : yiyecek, içecek
nev’î : çeşit, tür, sınıf, cinse âit
nezâfetçi : temizlikçi, çöpçü
ni’met : iyilik, saâdet; yiyecek, içecek; azık
nihân : gizli, saklı, bulunmayan
nihâyet : son; sonunda
nîm : yarı, yarım, buçuk
ni’met ü nân : mânevî ve maddî iyilikler; yiyecek, içecek ve ekmek
nisbet : bağlılık, ilgi
niyyet : kasıt, meram
nizâm : düzen, usûl, tertip, yol, kural
P
pâye : rütbe, derece
perîşân : dağınık, karışık
peydâ : meydanda, açıkta; hazır, mevcut
pür : dolu
R
Rabbenâ : ey Rabbimiz!
râbıta : bağ, münâsebet, ilgi
rabtetmek : bağlamak
rağbet : istek, arzu; iyi kabul edilme; istekle karşılanma
râh : yol
râhat : üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde bulunma
rahle : üzerinde kitap okunan, yazı yazılan küçük masa
rahm : acıma, şefkat
rahmeten lil âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed (asm)
rahmetullâh : Allah rahmet etsin!
râm : itâat eden, boyun eğen
Raman : Batman civârında, petrol çıkarılan bir dağ
refîk : arkadaş
rehber : kılavuz, yol gösteren
revâbıt : bağlar, ilgiler, münâsebetler
revâc : geçerlik, kıymet, değer
reyhân (rihan) : fesleğen, kokulu bitki
rezâlet : alçaklık, arsızlık, maskaralık
rezîl : alçak, bayağı, soysuz, utanmaz
Rıdvâniye : Şanlıurfa’da balıklı gölün kenarındaki câmi ve külliyesi
rıhlet : göç, göçme; ölüm
riâyet : gözetme; saygı, sayma
rikkat : incelik; merhamet, acıma
riyâ : iki yüzlülük; gösteriş; yapılan işi Allah için yapmama
Ruha : Şanlıurfa’nın eski ismi
rübâî : klasik şiirde dört mısra’lık bir tür
rüsûh : sağlamlık; bir şeyin derinliğine varma
rüsvâ : rezîl, îtibarsız, haysiyetsiz
S
saâdet : mutluluk
sâbit : yerinde duran; isbat edilmiş
sadâ : ses
sâdık : doğru, gerçek; içten bağlılığı olan
saîd : mutlu; âhiretini hazırlamış kimse
sâik : sevkeden, götüren; sebep
sâir : diğer, başka, gayrı
sâkin : hareketsiz; kendi hâlinde; yavaş; oturan
sâlim : sağ; eksiksiz; korkusuz, emin
sarf : harcama
sârî : yayılan; bulaşan
satıh : dış yüz, yüzey
savt : ses
sa’y : çalışma
sâye : gölge; koruma, sâhip çıkma; yardım
sebât : yerinde durma; sözünde, kararında durma
sebâtkâr : yerinde duran; kararından vazgeçmeyen
sed : engel
sefâhet : zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlük; akılsızlık
sefâlet : yoksulluk, düşkünlük
sefer : yolculuk; savaş
selâmet : eminlik; iyi sonuç; kurtulma
semâ : gökyüzü
sema’ : mevlevî âyininde ayakta dönme
semâvî : gökle ilgili; Allah’tan olan
senâ : övme
seng-i mezâr : mezar taşı
serâpâ : baştan ayağa; bütün
serbeser : baştan başa; büsbütün
serd etmek : düzgün ve münâsebetli söylemek
serlevha : yazının başlığı
sermâye : anapara
sertâc : sevaplı
seyir : yürüme; gitme; hareket; yolculuk; bakma
seyyâre : gezegen
seyyid : efendi; baş
sırça : cam
sırf : yalnız, ancak, sâde; tamâmiyle
sırr : gizli tutulan; Allah’ın akıl ermeyen hikmeti
sihr : büyü; şiir ve güzel söz söyleme san’ati
sîne : göğüs; yürek
sinsî : yaptığı kötülüğü belli etmeyen
sitem : çıkışma; haksızlık, zulüm; eziyet
siyânet : koruma
suhûf : sahifeler
su-i zan : kötü sanış; fenâ düşünce
sûret : biçim, görünüş; kılık
süedâ : kutlu, uğurlu kimseler; kadın adı
sükûn : hareketsizlik, durgunluk
sünnet : Hz.Muhammed’in (asm) âdetleri, yaptığı işler
sür’at : hız, çabukluk
Süreyyâ : Ülker yıldızı
sürûr : sevinç
süvârî : atlı; binekli
Ş
şadırvan : etrâfı çok musluklu su haznesi
şahnişîn : odanın sokağa doğru olan çıkıntısı
Şâri’ : kànun koyan; Allah
şâyân : yakışır, yaraşır, değer
şâyet : eğer, ola ki
şeb ü rûz : gece ve gündüz
şecer : ağaç
şefkat : acıyarak, esirgeyerek sevme
şehâdet : tanıklık etme; Allah yolunda ölme
şehîd : Allah yolunda ölen kimse
şehremîni : belediye başkanı
şems : güneş
şer’ : Allah’ın emri, din kuralları
şerîat : Allah’ın emirleri; İslâm dîni; doğru yol
şerîf : şerefli, mübârek; soylu, temiz
şerîk : ortak
şevk : şiddetli arzû
şevket : büyüklük, heybet
şiâr : alâmet, işâret, iz
şifâ : ilaç, devâ; hastalıktan iyileşme
şi’r : şiir
şîve : söyleyiş, konuşma tarzı
şol : şu, o
Şuayb : bir peygamber
şu’le feşân : ışık, alev saçan
şühedâ : Allah yolunda ölenler
T
taarruz : saldırma, ilişme; takılma
tâat : ibâdet; Allah’ın emrini tutma
tabîb : doktor, hekim
ta’dâd : sayma; birer birer söyleme
tahakkuk : gerçekliği anlaşılma; gerçekleşme; olma
tahammül : dayanma, yüklenme; çekme
tahassür : özlem; eskiye hasret
tahayyül : hayâlde canlandırma; hayâle dalma
tahrîf : bozma, değiştirme
tâkat : güç, kuvvet
takdîs : ululama, büyük saygı gösterme; kutsal bilme
takım : saz ve söz ekibi
taksîm : bölme; mûsıkîde yalnız sazla ve
akıldan yapılan bir çalış tarzı
takviyye : kuvvetlendirme
tâlib : isteyen, istekli
ta’lim-i esmâ : Hz.Âdem’e (as) , Allah tarafından eşyânın,
varlıkların isimlerinin öğretilmesi hâdisesi
tama’ : doymazlık, açgözlülük
ta’miye : kapalı şekilde anlatma; ebced hesâbında
târihi tamamlamak için eklenip çıkarılacak rakamları
üstü kapalı ifâde etme
tanzîm : düzeltme, düzene koyma
târ ü mâr : karmakarışık; dağınık; perîşân
ta’rif etmek : tanıtmak; bildirmek; anlatmak
tarz : usûl, yol, şekil, biçim, sûret
tasannu’ : yapmacık
tasavvuf : gönlünü Allah sevgisine bağlama
tasdîk : doğrulama
tasfiyehâne : rafineri
tasrîh : açıkça söyleme; belirtme
tatbîkàt : uygulamalar
tatmîn : kalbe emniyet verme, yürek rahatlatma; doyma
tavır : hâl, edâ; gidiş; davranış
tavsîf : vasıflandırma
tavsiyye : öğüt
ta’zîb : eziyet etme
te’mîn : elde etme
te’yîd : kuvvetlendirme; doğrulama
tebeddül : değişme
tebessüm : gülümseme
tebliğ : yetiştirme; götürme; bir şeyi haber verme
tecâhül : bilmezlikten gelme
tecâvüz : sınırı aşma; hakka el uzatma
tecellî : görünme, bilinme; Allah’ın lutfuna erme
tecziyye : cezâlandırma
tedârik : hazırlama; araştırıp bulma
tedâvi : ilaç verme; hastayı iyileştirmek için bakma
tedrîs : ders verme
tefekkür : düşünme
tefevvuk : üstün olma; yükselme
tefrîh : yumurtadan çıkma; gelişme; filizlenme
tefsîr : yorumlama
teftîş : denetleme
tekaddüm : önce gelme, ileride bulunma
tekdîr : azarlama
tekemmül : olgunlaşma
tekke : bütünü, hepsi
telâfi’ : ziyânı karşılama; zararı giderme
telâş : acele; kaygı, tasa
telvîs : kirletme; pisleme
temcid pilâvı : ramazan ayında sahurda yenen pilav
temyîz : ayırma, seçme
teneffüs : nefes alma; dinlenme
tenzîh : kusur kondurmama; temizleme; kusursuzluğunu belirtme
terakkî : yükselme; ilerleme
terbiyye : eğitme; besleyip büyütme
terkîb-i bend : klasik şiirde bir tür
tesbît : saptama
tesellî : avutma
teshîr : zabt ve istila etme; elde etme; büyüleme
te’sîr : etki
tesviyye : düzeltme
teşekkür : şükür etme
teşrîk-i mesâî : işbirliği
teştîr : bir gazelin her beyitine iki mısra arasına
iki mısra daha ekleme
tetirbe : çıkmaz sokak
tevârüs : mîrasa konma
tevâtür : bir haberin nakledilerek gelmesi
tevâzu’ : alçak gönüllülük
tevekkül : sebeplere başvurup sonucu Allah’tan bekleme
tevellüd : doğma, dünyaya gelme
tevhîd : Allah’ı birleme; “Lâ ilâhe illallâh” deme
Tevrât : Hz.Mûsâ’ya (as) indirilen kutsal kitap
tevsi’ : genişletme
te’yîd : kuvvetlendirme; sağlamlaştırma; doğrulama; destekleme
tırşik : türlü yemeği (mahallî adı)
tiğğ ü teber : mızrak ve balta; kılıç ve satır
timsâl : sûret; örnek
tiryâkî : alışkın; sigara içmeye alışmış
tolga : miğfer
tufeylî : çocuk gibi, başkasından geçinen; dalkavuk
tuğrâ : mühür; hükümdâr imzâsı
tullâb : öğrenciler
türbe : büyük insanlara âit mezar
U
ud : doğu müziğine ait bir çalgı
uhreviyât : âhiretle ilgili işler
uhuvvet : kardeşlik
ukbâ : âhiret; öbür dünyâ
ulemâ : bilginler
ulü’l-emr : kànun yapanlar; idâre edenler; söz sâhipleri; iş başındakiler
ulvî : yüce, ulu
ulviyyet : yücelik
umûmî : genel
umûr : işler
usûl : asıllar, temeller; yol, tertip, kural
uşşâk : doğu müziğinde bir makam
uzlet : tenhada kendi kendine yaşama
Ü
ücret : hizmet karşılığı verilen para veya mal
ümmîd : ümit, umma
ünvân : ad, isim, lakap
üryân : çıplak
üstâdenâ : üstâdımız, hocamız!
V
va’d : söz verme; yapılmasına söz verilen şey
vahdet : birlik
vakar : ağırbaşlılık
vaktâ : ne vakit ki
vakt-i memât : ölüm ânı
vasat : orta
vasf : hâl, sıfat; övme
vâsıta : araç; âlet; aracı
vâsia : geniş, bol
vasiyet : öldükten sonra yapılması istenen şey
vâye : nasip, kısmet
va’z : koyma; ortaya atma; meydana getirme
vebâl : günah; ağırlık; azap
vecd ü hâl : kendinden geçmek ve mânevî hazlara ermek
vech : yüz; yan, taraf, semt, yön
veda’ : ayrılma, ayrılış
vefâ : dostluğu devam ettirme; sözünü tutma
vefât : ölüm
vehben : çalışmadan verilerek; ihsan ile, bağışla
vehim : kuruntu
vekîl : birinin işini görmesi için yerine bıraktığı şahıs;
milletvekili, bakan
veled : çocuk
velev : olsa da, bile, hattâ, isterse
velî : ermiş; dost
verâ’ : haramdan kaçınma
vesîle : yol, vâsıta; sebep, bahâne
vezâif : görevler
vicdan : insanın içindeki iyi ile kötüyü ayırdeden duygu; inanç;
vikàye : koruma, esirgeme; sâhip çıkma
vuslat : kavuşma, ulaşma
vuzûh : açık ve belli olma; anlaşılırlık
vükelâ : vekiller, bakanlar
Y
yâd : hâtırlama, anma; el, yabancı
yafta : etiket
yâkût : değerli, kırmızı renkli süs taşı
yâl ü bâl : boy-bos; güç-kuvvet
yârân : dostlar
yâre : yara
ye’s (yeis) : ümitsizlik
yek- vücûd : birlik; bir insan gibi
Yesrib : Medîne’nin İslâmiyetten önceki adı
Z
zabtiyye : polis, jandarma
zafer : başarı; düşmanı yenme
zâhid : zevkleri terkederek ibâdet eden kimse
zahmet : zor, güç; yorgunluk; sıkıntı, eziyet
zâid : fazla, lüzumsuz
zâil : sona eren; geçici
zâlim : haksızlık eden
zamm : artırma, katma
Zât-ı Ecell : çok ulu olan Allah
Zât-ı Mevlâ : efendimiz olan Allah
za’y : yitme, kaybolma; zarar, ziyân
zekâvet : anlama, kavrama; zihin gücü
zelîl : hor,hakîr; alçak; aşağı
zemîn : yer
zerre : pek ufak parça; molekül; atom
zevâl : sona erme
zevk : haz, tatma, hoşa giden hal
zillet : horluk, hakirlik, aşağılık
zindan : karanlık, yer altı hapishanesi; pek karanlık, sıkıntılı yer
zîrâ : çünkü, şundan dolayı ki
ziyâ : ışık
ziynet : süs
Zulfekàr : Hz.Ali’nin (ra) meşhur kılıcı, yanlış söyleyişle:Zülfikâr
zulm : haksızlık, eziyet
zulmet : karanlık
zümre : topluluk, sınıf; bir kısım insanlar