EKREM KILIÇ
 
 
 
 
 
 
 
 
BİR GÜN GÖKLERE DE KAVUŞACAĞIZ
 
 
ŞİİRLER
 
 
 
 
 
İÇİNDEKİLER
 
Önsöz
Hayat
Akşam
Ey Gönül
Şükür
Hüzün
Bilmiyorum
Hâlâ Mı Darwin
Huzûr
İnzivâ
Hazan
Yaz
Eski Günler
Cinâyete Medhiye
Ansızın Gelen
Ümit
Abdulbâsıt Abdussamed
Kur’ân Dinliyorken
Yıkılan Mezâr
Şanlı Ceddim
Bunlar Benim Atalarım
Ninni
Bahar
Hiç Bitmeyen
Çocuk ve Anne
Allah Birdir
Söz
İşte Gerçek Öğretmen
Yağmurdan Birliğe
Şefkat Mâdeni: Anne
Anne
Sevgili Babacığım
Manzûmeler
Vakıf
Nedir Vakıf
Vakfı Yaşat
Sen de Sahip Çık Artık
Koru Yıktırma Yıkma
Kültür Mirası
Müze
 
ÖNSÖZ
 
 
            Edebiyâtın bu en çok kullanılan ve en münbit dalında, ben de, hissettiklerimi zaman zaman kaleme aldım. Serbestle birlikte, arûzu ve heceyi de denedim.
            Bu kitabımda hece ile tanzîm ettiğim eserlerimi bulacaksınız. Bu vâdîde söylenmiş o kadar güzel şiir, o kadar heyecanlı ifâdelerin yanında yazdıklarıma ancak manzûme adını verebilirim.
            Bâzen mûsıkîsi, bazen mânâsı ağır basarak, belki, bir kısmını okunabilir hâle getirmiştir. Hepsi için aynı şeyleri söylemeyi ne kadar isterdim...
Belirli anma günlerinde okunmak üzere, istekte bulunan öğrencilerin ihtiyâclarını karşılamak için, yazmak zorunda kaldığım manzûmeleri de kitaba aldım. Zâten daha baştan, şiir konusunda bir iddiam olmadığını belirttiğimden, bunlara burada yer vermemi garip bulmayacağınızı umuyorum.
Pek çok güzel eserlerden meydana gelen şiir cennetinde, bir köşede sun’î çiçeklerden bir demet olsa, elbette tuhaf görülecektir. Fakat, benim san’atım ancak bu kadarına yetiyordu. Gerçeklerine benzemese de, bahçenin dışına atmağa gönlüm râzı olmadı.
Saygılarımla.
    Ekrem KILIÇ      
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


 

HAYAT
 
Rabb’im, ne güzeldir şu yaz günleri!
Çınlar çobanların kavallarında;
Ilık bir su gibi akşam üzeri.
Yoğunlaşır hayat, çam dallarında.
 
            Gecenin o sesi, kuşun türküsü
            Çınlar biteviye ufuklarında;
            Çekirge, kurbağa, cırcır ötüşü:
            Pastoral senfoni, göl kenarında.
 
Yıldızlar göz kırpar, sular parıldar.
Hafif de bir rüzgâr eserse eğer,
Söğüt boyun eğer; kavak el çırpar.
O bir yaz gecesi bin yıla değer.
 
            Havada asılır verilen nefes;
            Beden uçar gibi, denizde gibi...
            Daha hafif, rüzgâr, daha hafif es!
            Ürpertme sevgiyle çarpan kalbimi...
 
Ayın etrâfını çevirmiş hâle;
Gülümser kâinât, bir güzel ağız.
En parlak lâcivert asılmış göğe.
Bir gün göklere de kavuşacağız...
 
            Bu güzel gecede canımı vermek,
            Bir melek yanında semâda koşmak,
            Bir yıldızdan bakıp dünyâyı görmek,
            Rabb’im, dileğimdir Sana kavuşmak!

 

 
AKŞAM
 
Bulutlar kızardı, akşam oluyor;
Kuytular iyice karardı artık.
Bir gurbet acısı kalbe doluyor:
Hayâl kanat açtı, sılaya vardık.
 
            Bir gün de gelecek ömrün akşamı,
            Uzanıp sessizce can vereceğiz.
            Kırılınca, elbet, aynanın camı
            Gerçeğin yüzünü tam göreceğiz.
 
Rabb’im, Senin sevgin ezelden beri
Yakıp kavurmada kalblerimizi.
Aydınlatır nûrun hep gönülleri;
Sana sığınırız, bağışla bizi...
 
 
EY GÖNÜL
 
Karanlık basıyor, kalmadı umut;
Ey gönül, burada takılıp kalma!
Ne olur, elini biraz çabuk tut;
Bu güneş ebedî kalıcı sanma!
 
            Hazır dizlerimiz kuvvetli iken
            Aşalım dağları akşamdan önce.
            Deme: “Gitmek için vakit pek erken.”
            Gölgeler uzadı ardık iyice.
 
Yorgunsun, bilirim, doğuştan beri.
Ayrılık bir acı, gurbet bir acı.
Hâtırla, yazları sonsuz o yeri:
Başkadır gülleri, başka ağacı...
 
            Avutmaz derdini hiçbir güzellik;
            Bilirim, sılaya bütün özlemin.
            Ey gönül, sabreyle, az kaldı, geldik!
            Mezarlık: kapısı, bizim ülkenin...
 
 
ŞÜKÜR
 
Güzel yaratmışsın, Rabb’im, hayâtı!
Yıldız yıldız gökler, güneşli günler.
O yağmurun tadı, soğuğun tadı;
Baharda doğumlar, kışta ölümler...
 
            Kokuları ayrı, renkleri ayrı,
            Şekli, tadı başka binlerce ni’met.
            Çiçek çiçek, rengârenk: mor, ak, sarı..
            Öbek öbek, yaprak yaprak, bak seyret!
 
Bir âlem yeryüzü, bir âlem gökler!
Tohum, fidan, ağaç.. hepsi bir çeşit.
Sayılmaz hayvanlar, cins cins böcekler.
Her şey birbir’ne denk, hep uygun, eşit...
 
            Ya insanlar, Rabb’im, güzel insanlar;
            Kötülükten kaçan, Seni bilenler.
            Dünyâ ağacının meyvesi onlar;
            Sevinçli, mutlular, huzurlu, şenler...
 
Bütün ni’metlerin ücreti azdır;
Kaldı ki, bir nefes bin şükür değer!
Yaşamak bir lezzet, ölüm bin hazdır;
Hakîkat noktası bilinse eğer...
 
            Bakın kâinâta, var mı bir hatâ?
            Kötü ne varsa hep kendimizdedir.
            Rabb’imin keremi etmiş ihâtâ;
            Bin lütuf, bin sevgi üstümüzdedir.
 
Eğer suç işleyip düşmüşse insan;
Kendine kızmalı, her şeyden önce.
Eğer dertli isen ve ağlıyorsan
Düşün bir bakalım, kabahat kimde?
 
Kim ne derse desin, güzel yaşamak!
Mâdem Rabb’imiz var, inandık buna.
Kâh yarı aç olsak, kâh yarı çıplak;
Hava, su, ekmek, tuz yeter insana...
 
Nasıl olsa ölüm silecek farkı;
Zengin – fakir, tokla aç arasında.
Îmanla olacak bir cennet parkı,
Ürperten mezarlık, toprak altında...
 
 
HÜZÜN
 
Boşluktayım yine, güçsüzüm Rabb’im!
İstediğim nedir, bilemiyorum!
Kalbde tortulaştı bir hüzün, Rabb’im!
Gülmek istiyorum, gülemiyorum.
 
            Sessizlik, yalnızlık beni çekiyor;
            Gitmek elde değil, gidemiyorum.
            Bir acım var, yüreğime işliyor;
            Anlatması çok zor, diyemiyorum.
 
Sıla acısı mı, yar sevgisi mi,
Yürekteki bu yük? Çözemiyorum.
Bükmekte belimi, kesti sesimi;
İyi mi, kötü mü? Sezemiyorum.
 
            Sevecek çok şey var, yürek bir tâne;
            Kalbi parçalayıp bölemiyorum.
            Arzûlar sonsuz ya, elden gelen ne?
            Ölmek istiyorum, ölemiyorum...
 
 
 
BİLMİYORUM
 
Nedir, Rabb’im, rûhumdaki bekleyiş?
Neyi, bilmem, gönlümdeki özleyiş?
Neden içimdeki sonsuz heyecân?
Rûhumda, kalbimde ne kıpırdanan?
 
            Mevsimler değişir, yıllar değişir;
            Kafamda bin fikir büyür, gelişir.
            Her gün başkalaşır ümit çiçeği.
            Bildir bana, Rabb’im, bildir gerçeği!
 
Her dem tatlı değil yaşamak, neden?
En güzel yerinde isteriz birden
Bir başka âleme bırakıp gitmek;
Başka yüzler görmek, sesler işitmek...
 
Bir yangındır tüter yürekte hasret;
Gurbet acısı mı, nedir bu kasvet?
Nedir, Rabb’im, nedir bu garip duygu?
Ölüm mü, hayat mı içteki arzû?

 

 
HÂLÂ MI DARWİN
 
“Maymundan türemiş insanın soyu.”
Pek sayın bay Darwin böyle buyurmuş.
Adam haklı; kendi maymunluğunu
Ancak bu şekilde bize duyurmuş.
 
Seyretmiş kendini Sir, aynalarda;
Berbatmış çehresi, nursuz mu nursuz!
“Benzemiyor yüzüm hiç de insana,
Öyleyse maymunum.” Demiş, uğursuz...
 
Mârifet değildir insan doğup da
Mezara bir hayvan şeklinde girmek.
Mârifet odur ki, Hakk’ı bulup da
İnsanca yaşamak, insanca ölmek...
 
 
HUZUR
 
Yorulmuş omuzlar, kederli başlar
Silkindi, doğruldu, canlandı birden.
Hıçkıran göğüsler, dökülen yaşlar
Durdu ve kurtuldu gönül kederden.
 
            Anladık hayâtın güzelliğini;
            İnanmakta bulduk her saâdeti.
            Öğrendik kulluğun özelliğini;
            Hasretle düşündük hep âhireti.
 
Huzûra kavuştu şaşkın rûhumuz,
Korkutmuyor artık ölüm meleği.
Dindi bin pınarla susuzluğumuz;
Dudaklar öğrendi gülümsemeği...
 
 
 
İNZİVÂ
 
Yaşamak isterdim eski günlerde.
Deniz kıyısında bir toprak evde,
Ya, bir dağ başında taş kulübede;
İnsanlardan uzak, sessiz, âsûde.
 
            Günlerim aydınlık, gecem bahtiyâr.
            Arada kapımı gelip çalanlar
            Kıble sorar, adam sorar, yol sorar..
            Seviyorum sizi garip yolcular!
 
Huzûr cisimleşir ve vücût bulur;
Candan bir dosttur o, gelir oturur.
Ufacık evini sükûn doldurur.
İşte hayat o dem elle tutulur.
 
     Gözler içe dönük rûhu seyreder,
            Akıl tefekkürle kendini dinler;
            İçerde çalkanır sonsuz denizler.
            İnsan varlığını duyar, hisseder...
 
HAZAN
 
Can çekişen yapraklar savrulurken rüzgârla,
İndi toprağa uyku gelen bu sonbaharla.
Baş başa kaldı gönül güzel hâtıralarla,
O geçen yaz günleri geri gelmezmiş gibi...
 
            Sarardı hep tabîat, soldu bütün çiçekler.
            Ebedî yaz gününün hasretini çekerler.
            Ölümden sonraki o dirilmeyi beklerler.
            Yalnız çam kaldı yeşil, solmak bilmezmiş gibi...
 
 
Dindi kurbağaların kahkahalı şen sesi.
Dün uçtu üstümüzden son leylek kàfilesi.
Cırcır böceklerinin bitti sanki nefesi.
Göğün yüzü asıldı, aslâ gülmezmiş gibi...
 
 
 
YAZ
 
Nasıl dolaşır kan, yoğun ve ılık
Damarlarda güneş aynı tatlılık...
Sünger sünger kemik, kaslar isteksiz;
Omuzlarda bütün gün bir ağırlık.
 
            Takılmıştır hayat parmaklarıma,
            Kalbim çıkıyorken şakaklarıma.
            Yosun kokusu bu, tuzlu su tadı;
            Dokunan arada dudaklarıma.
 
Rabb’im, bu yaz günü, bu bahar günü,
Ne tuhaf, andırır bana ölümü.
Sonsuz yaz, bilirim, bizi bekleyen;
Avutmaz bu mevsim, bundan, gönlümü...
 
 
ESKİ GÜNLER
 
Gel, gidelim dostum, elini ver Sen!
Geçmişteki günler ne güzel, bilsen...
İnsanlar hoş, her tarafta nezâket,
Yüzlerde nûr, ekinlerde bereket...”
            Bir masal diyârı görünür göze:
            Gülümsenir orda söylenen söze;
            Evlerden fışkırır hayat ve neşe,
            Bir destan anlatır bize her köşe...
Câmiler doludur namaz vaktinde,
Kadınlar mes’uttur kendi evinde.
Güneşi uğurlar yorgun erkekler,
Sonra koşar adım eve giderler.
            Âile sevinçli, âile mes’ut;
            “A! Çocuk yürüdü; aman aman, tut!”
            Yorgunluk? Yok canım! Nerde, ne gezer!
            Huzur dolu, sevgi dolu yürekler...
-: Paşa olsun oğlum; ne dersin hanım?
-: Allah iy’lik versin! Hele dur canım,
Büyüsün; hocaya bir gönderelim,
Hatmetsin Kur’ânı önce, görelim...
            Dünyâda da cennet var imiş meğer.
            Ümitler konuşur, akıl baş eğer.
            Çocuğun dilinde kesik heceler;
            Sevgiyle, huzurla geçer geceler...
 
 
 
 
CİNÂYETE MEDHİYE
 
Ey insanlar, durmayın, yiyin birbirinizi!
Büyütün hırsınızı, kusun hep kininizi!
Savaşın zayıflarla; ezin, döğün, öldürün!
Kin fidanları ekin; geliştirin, sürdürün!
 
            Vicdan, merhamet, sevgi.. bırakın palavrayı!
            Savaşın, kırın, dökün; leş doldurun dünyâyı!
            Fâreler, akbabalar, çakallar.. koşun koşun!
            Şölen var size bugün, şöleni kurdun – kuşun...
 
Renklerini yıkayın dünyânın kızıl kanla!
Vur ha! Koluna kuvvet; kılıç, süngü, tırpanla!
Bunlar yetmez her yanı kana bulamak için;
Atom, füze, uçaklar.. durmayın, îcâd edin!
 
            Kalb takın, ciğer takın, ölülere can verin;
            Tekrar silahlandırın, savaşmağa gönderin!
            Her birini yüz kere, yüz bin kere öldürün;
            Bitmesin kan içmeniz, yüzyıllarca sürdürün!
 
Kanlardan şarap yapın, çürük etlerden meze!
Ölüm kokularını doldurun şişelere!
Kurutun bitkileri, öldürün hayvanları!
Bozun tarlayı, bağı; yakın hep ormanları!
 
            Kaleleri yükseltin, şehirleri devirin!
            Denizleri kurutun, ırmakları çevirin;
            İnsan kanı doldurun denizlerin yerine:
            Köpek balıklarını doyurun kan, irine!
 
Kàbil’le başladı bu, bitmesin sizinle iş;
Çocuklar yetiştirin, sürsün bu vahşî gidiş!
Ölmeden rahimleri kötülükle doldurun!
Her gün bir parça daha azgınlaşın, kudurun!
 
            Kan verin, besin verin, ölmek için yaşatın!
            Kötülükle güldürün, iyilikle ağlatın!
            Öğretin cinâyeti, öğretin kan zevkini;
            Doldurun küçücükken beynine bütün kini!
 
Unutturun sevgiyi, gàyesini hayâtın!
Alsın tadını kanın, sütüne az kan katın!
Dişlesin annesini, o mukaddes kadını;
Bırakın, dokunmayın, bilsin çiğ et tadını!
 
            Okutun, bilgi verin, medeniyet öğretin;
            Sevgi, saygı, insanlık.. bu yönleri körletin!
            Giydirin, silâh verin: bomba, top, tüfek, mayın..
            İsteğiniz olmuştur; rahat ölün, korkmayın!..
 
 
 
 
ANSIZIN GELEN
 
Bir sabah âile evinden fırlar:
Beyaz arabada kara haber var!
Beklenen kimseyi getirdi; fakat,
Boşandı gözyaşı, koptu bir feryat...
 
            Şimdi başucunda okunur Kur’ân:
            Mutludur hayırla ömür dolduran.
            Ardından gülsek de, ağlasak da bir:
            Cennetten bir köşe olacak kabir...
 
Ümitler tomurcuk, hayâller gül gül:
Mevsim hep ilkbahar, dallarda bülbül;
Ebedî bir âlem, ebedî hayat,
Hep mutlu, kedersiz, usançsız, rahat...
 
 
ÜMİT
 
Unuttuk Allah’ım, kulluğumuzu;
Unuttuk hep, insan olduğumuzu.
Saygı, sevgi, şefkat.. nerde, nerdeler?
Şükürsüz sarfettik bulduğumuzu.
 
            Ölüm çıktı çoktan, bak, aklımızdan.
            Silindi, kalmadı iz babamızdan.
            Bu dünya ebedî bizimmiş gibi
            Unuttuk gideni dün aramızdan.
 
Kendini ölümsüz sanırsa insan
Kurtulabilir mi fenâlıklardan?
Geçici zevklerden, fânî lezzetten,
El çekebilir mi yalan varlıktan?
 
            Kaybolmadı, şükür, ümit ışığı!
            Gözyaşları, keder, yüz kırışığı..
            Bir nurla nurlandı, silindi, yundu;
            Dindi mazlumların son hıçkırığı.
 
Yırttı karanlığı ümit dolu nur;
Yollarımız aydın, kalbimiz mesrur.
Gönüller sevinçli, yüzler gülümser;
Rûhumuza dînin doldurdu huzur.
 
            Rabb’im, Sana şükür, binlerce şükür!..
 
 
ABDULBÂSIT ABDUSSAMED
 
Ne yanık, ne hoş okuyor
Billur sesli Abdussamed!
Cennet, cemâl, aşk kokuyor;
İşte ezel, işte ebed...
            Nağme değil, mânâ çağlar:
            Rûh ürperir; kalb, göz ağlar!
Kafesinde esir bülbül:
Çırpınıyor garip kalbim.
Kelâm ateş, mânâsı gül...
Eririm kar gibi, Rabb’im!
            Nağme değil, mânâ çağlar:
            Rûh ürperir; kalb, göz ağlar!
                                                         14.4.1979
 
 
KUR’ANI DİNLİYORKEN
 
Kur’ânı dinliyorken bambaşka oluyorum,
Târif edilmesi zor hislerle doluyorum.
Kalbimde kaynaşırken korku, ümit, gam, neşe;
Kâh cehennem, kâh cennet gezerim köşe köşe...
 
İlâhî ni’metleri yeniden keşfederek
Şükranla kapanır göz, minnetle çarpar yürek...
Hiçbir şikâyet gelmez nefsimin hâtırına,
Erişirim âdetâ mutmainne sırrına.
 
Artık kalb temizlenir günah pisliklerinden;
Bir huzur hissedilir, derinden tâ derinden:
Yaşanırsa bilinir, anlatılamaz bu hâl...
Rabb’im, lütfen, rûhumu böyle bir ânımda al!
                                                                         14.4.1979
 
 
YIKILAN MEZAR
 
EDDÂÎ
Yıkılmış bir mezârım ki, yığılmışdır içinde
                        Saîd’den yetmişdokuzemvât, bâ âsâm âlâma.
                                    Sekseninci olmuşdur mezâra bir mezâr taş,
                                    Berâber ağlıyor hüsrân-ı İslâma...
                                                              Bedîüzzaman Saîd NURSÎ
                                                                                  (Lemeât, 1921)

Benim kabrimi gàyet gizli bir yerde.. bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.”                   
Bedîüzzaman Saîd NURSÎ
(Emirdağ Lahikası, C:2)
 
 
Yirmi üç Ramazan, Pazartesi gün (1);
Yola koyuldular Isparta’dan dün (2).
 
Hicrî yıl: Bin üç yüz yetmiş dokuzdu.
Yorgundu, oruçtu ve uykusuzdu;
 
Urfa’ya geldiler, Üstâd pek hasta.
Bir oda tuttular İpek Palas’ta.
 
Ziyârete koştu işiten herkes;
Hayret! Buna Üstâd çıkarmadı ses...
 
Oysa, ziyâretçi kabûl etmezdi;
Son kez olduğunu demek ki, sezdi...
 
Polisler gelerek oteli sardı;
Sanki, içeride bir cânî vardı...
 
İçişleri emir yollamış: “Atın!
Kalmasın Urfa’da, sakın ha sakın!”
 
Karakola çekip talebeleri
Dediler: “Acele dönünüz geri!
 
Emir Bakan Bey’den, beklemeksizin
Hemen arabaya binin ve gidin!”
 
Dostları dediler:” Üstâd çok hasta;
Doktorun raporu var bu hususta...”
 
Hatırlı kişiler girdi araya.
Çekildi yüzlerce tel Ankara’ya.
 
Aslında, lüzumsuz idi bunca iş:
Meğer O, Urfa’ya ölmeğe gelmiş...
 
Ateşler içinde geçti son gece;
Dilinde Allâh var hep, hece hece...
 
Yirmi beş Ramazan, sahur olmuştu (3);
Sükûnet içinde Hakk’a kavuştu.
 
Farketmedi dostlar: “Daldı.” dediler;
Vefât ettiğini hiç bilmediler.
 
Ölüsü, dirisi kadar güzeldi:
Hâlâ yaşar gibi, onlara geldi...
 
Öğrenildi, acı haber ulaştı;
Bir uçtan bir uca yurdu dolaştı.
 
Son kez hizmetinde bulunmak için
Koştular her yerden melek, ins ü cin...
 
Namazda on binler saf saf oldular;
Ulu Câmi taştı: öyle doldular…
 
Cenâze başlarda uçarak geldi;
Halîlü’r-Rahmân’da defin edildi.
 
Bin dokuz yüz altmış, Yirmi dört Mart’ı,
Berzah âlemine şerefle vardı (4).
 
Peygamberler şehri mübârek Urfa
Asrın sâhibini bastı bağrına.
 
İbrâhîm Nebî’nin doğduğu makam
Bakmaktaydı O’nun merkadine tam...
                        ***
Dergâh’ı onaran bir sâlih kişi
İki kubbe yapıp ayırmış idi.
 
Biri, istikbâle olsun hediye;
Birine kendisi gömülsün diye...
 
Rüyâda dendi: “Sen başka hazırlat;
Oraya misâfir olacak bir zât!”
 
Bunun üzerine ordan vazgeçti;
Kendisine başka bir mezâr seçti.
 
Bekleyen o yere en uygun insan
Olsa gerek diye, Bedîüzzaman,
 
Vefâtında Urfa, ittifâk etti.
Böyle bir misâfir büyük devletti...
                        ***
Kararmış gönüllü yobaz kişiler
O’na bu saygıyı hazmetmediler.
 
Dünyâyı ettiler hayattayken dar,
Ölünce kabirde bırakmadılar.
 
Kıskandılar halktan cesedi bile!
Kader emredince, her şey nâfile...
 
Nâşını ettiler bu sefer sürgün:
Misâfir kalmıştı tam yüz on bir gün.
 
Dediler: “Kabrini yıkıp açalım;
Nâşını Urfa’dan alıp kaçalım.
 
Halkın bilmediği uygun bir yere
Gömüp kurtulalım O’ndan bu kere...”
 
Konya’da o sıra öğretmen idi,
Aldılar kardeşi Abdulmecid’i,
 
İmzâlattılar bir dilekçe zorla:
Cesedin naklini istiyor, gûyâ...
 
Birlikte Urfa’ya uçtular o gün;
Durumdan kardeşi nasıl da üzgün!
                        ***
Sözünü tuttular O’nu gizlerken;
Vasiyeti buydu, demişti zâten;
 
“Mezârımı pek az talebem bilsin;
İstemem ziyâret için halk gelsin.
 
Bid’atkârânedir ziyâretleri.
Ölünce gizleyin yattığım yeri...
 
Sonradan anlattı bir talebesi:
“Hayretle dinledik bu sözü.” dedi.
 
“Îfâsı çok müşkil bir vasiyet bu;
Nasıl uyacağız, şaştık doğrusu...
 
Aşmışken sevenler yüzlerce bini,
Nasıl gizleyelim halktan kabrini?
 
Hele vefât edip kalınca burda,
O’na mesken oldu sevdiği Urfa...”
                        ***
Bin üç yüz seksen, on sekiz Muharrem (5),
Beklediler olsun gafletli bir dem,
 
Geceden yolları tuttu askerler;
Kimse ne görsün, ne duysun isterler.
 
Kesildi türbenin parmaklıkları,
Kırıldı Üstâd’ın mermer mezârı.
 
Yıkılmış bir mezâr kalarak geri,
Doğrulandı işte, gaybî haberi...
 
Kardeşi çağrıldı, geldi başına;
Bahçeye taşınan azîz nâşına
 
Açtılar, baktılar: ter ü tâzeydi.
Ölü mü, uyuyor mu; acep neydi?
 
Yüz on bir gündür hiç bozulmamıştı;
Gömüldüğü gibi, aynı kalmıştı.
 
Tabutu alarak uzaklaştılar;
Alana, cemse’ yle tez ulaştılar.
 
Askerî bir uçak ile gittiler;
Afyon’da izini kayıp ettiler.
 
Isparta’da meçhul kabre koydular.
O’nun vasiyeti buydu; uydular...
                        ***
“Bizim kabrimizi yerde arama!”
Diyor, hatırlarsan, yüce Mevlânâ...
 
Allâh’ın sevgili kullarının, bil:
Kalblerdedir yeri, toprakta değil!
 
Ne mekân, ne zaman, ne mesâfe var:
Dostlarıyla şimdi bir aradalar.
 
İzlerken açtığı o nurlu yolu;
Milyonların gönlü O’nunla dolu...                            
 
Kaybolsa mezârı ne önemi var?!.
Rûhuna ulaşır ya fâtihalar!..             
31.1.1991
 
(1) 21 Mart 1960 Pazartesi, saat 11.00 Urfa’ya varışı.
(2) 20 Mart 1960 Pazar, saat 09.00 Isparta’dan hareketi.
(3) 23 Mart 1960 Çarşamba, saat 03.00 Urfa’da vefatı.
(4) 24 Mart 1960 Perşembe, ikindi namazını müteakip Urfa, Dergâh’da defni.
(5) 12 Temmuz 1960 Salı, saat 01.00 mezarının yıkılışı.

 
ŞANLI CEDDİM
                                             
İlâhî kelâmı yüceltmek için
Bir uçta İspanya, öbür uçta Çin,
At saldı, ecdâdım, dolaştı gezdi;
Hakkı savunarak bâtılı ezdi!
 
            Sanma ki zorladı, dövdü, bağırdı;
            Dâim güzellikle hakka çağırdı.
            Zulme yer vermedi, adâlet etti.
            O’nca en kıymetli şey hürriyetti...
 
İçerde sulh, sükûn, emniyet vardı;
Hep hayra yöneliş, hoş niyet vardı.
Emindi müslüman din kardeşinden;
Aslâ ayrılmazdı hakkın peşinden!
 
            Târih oldu şimdi o mutlu günler!
            Ecdâdım, kim bilir, nasıl üzgünler:
            “Sâhibi bunlar mı” deyip “yarının?”
            Bugünki hâlinden, evlatlarının...
                                                                    19.4.1979
 
BUNLAR BENİM ATALARIM
 
Ele hayran olmak sana yakışmaz!
Ey genç! Târihini araştır biraz:
O zaman duyarsın haklı bir gurur,
Yalnız isim saymak ciltler doldurur...
 
            Muhammed Mustafâ (asm), eshâb-ı güzîn,
            Alpaslan, Melikşah ve Alâeddin..
            Haçlıları kovdu bir aslan gibi
            İslâm kahramanı Sultan Eyyûbî...
 
Osman, Orhan, Murad.. hâtırla kimler,
Yıldırım, Kànûnî, Fâtih, Selim’ler?!.
Anılınca, kalbte coşmaz mı hisler
Barbaros Hayreddin, Oruç Reisler?!.
 
            Akıncı beyleri Evrenos, Malkoç..
            Her biri bir aslan, her biri bir koç!
            Sayılmaz gàziler, adsız şehitler..
            Hepsi de rahmetle anılmak ister...
                                                                   19.4.1979
 
 
NİNNİ
 
Meyvesin sanki sen, ağaçtır ömür;
Senin hayâlinle serpilip büyür.
Dünyânın bedeli bir gülüşündür,
Seni bana veren Rabb’ime şükür!
 
            Yüzünde sükûnun en güzelini
            Seyredip öperken minik elini
Hissettim kabaran sevgi selini;
            Seni bana veren Rabb’ime şükür!
 
Şefkatin kalbimde yeşeriyorken
Şekillenmemiştin henüz yavrum, sen.
Süt değil, sevgidir kaynar sîneden.
Seni bana veren Rabb’ime şükür!
 
            Denilse: “Rûhunu fedâ et ona,
            Hayâtın erecek yolunda sona.”
            Yine tereddütsüz “Evet!” der, ana.
            Seni bana veren Rabb’ime şükür!
 
Allah’a emânet ol, minik yavrum!
Bilmezsin seni ne çok seviyorum.
Uyu yavrum, uyu, a benim rûhum!
Seni bana veren Rabb’ime şükür!
                                                        26.4.1983

 
BAHAR
 
Bambaşka bir âlem var sağımda ve solumda:
Koca bir ağaç saklı ufacık bir tohumda.
Tonlarca meyve gizli şu incecik dallarda.
Yepyeni bir dünyâdır yaratılan, baharda.
 
            Zümrüt gibi çayırlar ve rengârenk çiçekler
            Canlıları cezbeder, takdir ve tahsin bekler.
            Asırlar sürse bile, ömrü olup insanın
            Doyum olmaz seyrine bu şâhâne levhanın.
 
Görünür her varlıkta Yaratanın kudreti,
Benzersiz güzelliği, hayret veren hikmeti.
Rûh dalar yeşilliğin cazibedâr rengine,
Lâhûtî âlemlerin ebedî âhengine...
                                                                   26.4.1983
 
HİÇ BİTMEYEN
 
Uçurtmalar uçurduğum,
Salıncakta düş kurduğum,
Her oyuna karıştığım,
Kavga edip barıştığım
Mutlu günler nerde şimdi?
 
            Belki aynı yerde şimdi!
            El uzatıp bulabilsem,
            Tekrar çocuk olabilsem...
 
Zaman nasıl geçti, bilmem!
Kardeşlerim, babam, annem
Nerde? Nerde küçüklüğüm?
Yüreciğim düğüm düğüm
Hâtırlayıp ağlıyorum...
 
            Bunu şimdi anlıyorum:
            Hiç bitmemiş çocukluğum
            Ve ben hâlâ bir çocuğum...
                                                         17.4.1979

 

 
ÇOCUK VE ANNE
 
Güneşli bir pazar günü,
Sorarak her gördüğünü
Annesiyle yürüyordu;
Çocuk dönüp şöyle sordu:
-: Anneciğim, merâk ettim,
Bu güneşi yaratan kim?
Kadın buna gülümsedi:
-:Allah, yavrum, Allah! Dedi;
Yeri, göğü yaratan O,
Can veren O, yaşatan O...
-: Demek, göğü O yarattı;
Yıldızlarla O donattı?
Bulutları yığın yığın
Karşıdaki yüce dağın
Başına bir sarık gibi
Saran yine O, değil mi?
Bâzen yağmur, bâzen de kar
O’nun emriyle mi yağar?
-: Evet oğlum, bütün işler
O’nun izni ile döner.
İstemezse sinek uçmaz;
Otlar bitmez, çiçek açmaz.
Yerdeki bu karıncayı,
Dalda biten şu goncayı,
Yediğimiz yumurtayı,
Gece ışık veren ayı
Yaratan hep Rabb’imizdir;
Besbellidir, şüphesizdir...
-: Anlamadım bir husûsu,
Anneciğim, ben doğrusu:
Biz ne için yaratıldık?
Saydığın bu bütün varlık
Ne yapacak bu dünyâda?
Ne olacak ya sonra da?
-: Güzel yavrum, anlatayım,
İyi dinle sen, bakayım:
Her şey doğar, büyür, ölür.
Değişmez bu hâl; görülür...
-: Şu güneş de mi ölecek?
-: Eh, bir gün o da sönecek.
Her ne varsa, bildiğimiz,
Mutlak bir gün öleceğiz.
Sonra tekrar dirilerek
Hesap vereceğiz tek tek...
Çocuk sordu annesine:
-: Peki, anne, sebebi ne?
Niçin ölüp diriliriz
Ve hesaba çekiliriz?
Ölmeden bu iş olmaz mı?
-: O zaman dünyâ dolmaz mı?
Bugün üç-dört milyar insan
Zor yaşıyor yerde, inan...
Onun için nöbetleşe
Gelir gideriz peş peşe.
Yaratılış gàyesi ne
Diye sormuştun ya, dinle:
Kulluk etmek Yaratana!
Tek gàye bu, dersem sana,
Sanma sakın mübâlağa...
Kur’ânında Hak Teâlâ
Bize böyle buyuruyor,
Kullarına duyuruyor.
İmtihandır bütün hayat,
Ona göre sen adım at.
Hakk’ın emri ne ise yap;
O’dur Rabb’in, tek O’na tap!
Yapma yasak dediğini,
İçtiğini – yediğini
Dikkat et, hep helâl ye, iç...
Aksi hâlde kazancın hiç,
Zararınsa büyük olur...
-: Dur anne, bir dakika dur;
Zarar, kazanç ne? Îzah et!
-: Açık, yavrum! Kazanç: cennet.
Zarar: ondan mahrum kalmak,
Üstelik de cezâ almak...
Yol ne çabuk bitti yavrum!
Ben içeri giriyorum.
İstiyorsan şimdi oyna,
Çağırırım seni sonra...
 
 
Çocuk memnun, koşup gitti;
Hikâyemiz burda bitti...
                                                Ocak, 1980
 
 
ALLAH BİRDİR
 
Gökyüzünde parıldayan şu güneş
Dünyâmıza ısı, ışık, renk verir.
Sanki büyük bir ocakta bu ateş
Canlıların yemeğini pişirir.
 
Bu işleri böyle güzel yaptıran var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Geceleri bu sevimli aydede
Yıldızlarla halka olup oturur.
Uçup gezer binbir hayâl çevrede;
Gökte her şey muntazam, sessiz durur.
 
Bu işleri böyle güzel yaptıran var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Su taşınır bulutlarla göklerde,
Koşturulur imdâdına toprağın.
Bitki, hayvan, insan.. bekler su yerde;
İhtiyâcı var şu gölün, ırmağın...
 
Bu işleri böyle güzel yaptıran var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Yıldırımlar şimşeklerle konuşur;
Muhtaçlara müjde verir, seslenir.
Her baharda sanki melek çalar Sûr,
Yer canlanır, çiçeklerle süslenir.
 
Bu işleri böyle güzel yaptıran var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Türlü türlü canlıların yemeği
Sanki yoktan hazırlanıp geliyor.
Boşa gitmez hiç kimsenin emeği;
Şu arıdan, karıncadan bunu sor!..
 
Bu işleri böyle güzel yaptıran var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Sayılamaz yaratıklar doğmakta;
Kimi kara, kimi suda yaşıyor.
Hepsi ayrı beslenmekte, doymakta;
İnsan buna hayret edip şaşıyor...
 
Bu işleri böyle güzel bir yapan var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Her birinin ihtiyâcı değişik;
Başka başka giyinişi, hilkati.
Böyle iken gösteriyor bir birlik,
Belli: hepsi aynı elin san’ati...
 
Bu işleri böyle güzel bir yapan var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Al bir avuç tohum ve at toprağa!
Ayırt etmek mümkün değil çoğunu;
Biraz sonra bak çiçeğe, yaprağa
Nasıl söyler sana kim olduğunu...
 
Bu işleri böyle güzel bir yapan var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Öyle ince bir san’at şâheseri
Her bir böcek, sinek, kuş vesâire...
Hiçbirinde tesâdüfün yok yeri;
Halka halka aynıdır her dâire!
 
Bu işleri böyle güzel bir yapan var, şüphesiz.
Bir düşün kim, yavrucuğum, değil midir Rabb’imiz?!.
 
Atomdan tut güneşlere kadar çık;
Aynı nizam, aynı ilim hükmeder.
Aklı olan için durum apaçık:
“Mülk sâhibi tektir, Allah birdir!”der...
 
Yaratan da yaşatan da yalnız Allah, şüphesiz.
Anladım ki, babacığım, O’dur bizim Rabb’imiz!...
                                                                               26.3.1981


 

SÖZ
 
Söz veririm, ey Allâh’ım!
İyi insan olacağım.
 
Büyüyünce Kur’ân’ıma,
Milletime, vatanıma
Elimden ne geliyorsa
Yapacağım, velev zorsa...
 
Yalnız fayda görsün derim
Anam, babam, kardeşlerim,
Komşularım, dost, akrabam,
Kim olursa.. fark aramam...
 
Bileğime Sen kuvvet ver,
Yüreğime cesâret ver!
Dolsun kafam bilgilerle,
Küçük kalbim sevgilerle...
 
Düşmanlık, kin, nefret verme!
Rabb’im, acı gün gösterme!
Belâlardan koru bizi,
Esirge Sen hepimizi.
 
Yükselen ezan sesini,
Bayrağımın gölgesini
Eksik etme üstümüzden.
Farkımız kalmaz öksüzden
İnse bayrak, sussa ezan;
O günü gösterme, aman!
 
Söz veririm, ey Allâh’ım:
İyi insan olacağım!..
                                           10.3.1981
 
İŞTE GERÇEK ÖĞRETMEN
 
-: Öğretmenim, söyler misin, nedir bu?
-: Dünyâ denen koskocaman yerküre:
Kahverengi kısmı toprak, mâvi su.
Üzerinde yaşar insan bir süre;
 
Sonra ölür, göçer başka âleme...
-: Nerde hani? Görünmüyor burada...
-: Her varlığı gözle görmek isteme!
Görmediğin aklın vardır şurada;
 
Olur mu hiç “akılsızsın” dememiz?
İşte aynen onun gibi çok şey var,
Bir kısmını sezgimizle biliriz;
İnanırız görünmese de onlar...
 
Meselâ, rûh da bunlardan biridir.
Cansız olan et, kan, kemik yığını
Bedenimiz, rûhla ancak diridir.
Hiç duydun mu onsuz yaşandığını?
 
-: Peki, niçin o âleme göçeriz?
Burda kalsak daha iyi değil mi?
Anam, babam, sevdiklerim, hepimiz
Dünyâmızda yaşasak hep, kàbil mi?
 
Evim, bahçem, okulumuz ne güzel!
Bu yerleri koyup gitmek zor olur.
Akrabâ, dost.. hepsi tanış, değil el;
İnsan ancak vatanında mutludur...
 
-: Öyle deme, asıl vatan orası!
Misâfiriz burda biraz, çok değil...
Yavrucuğum, uzun lafın kısası:
Bir okuldur bu dünyâmız, böyle bil!
 
Bir Allah var, her şeyleri yaratan;
Yerin, göğün, her varlığın sâhibi.
Eder burda insanları imtihân,
İşte aynen okuldakiler gibi...
 
Başarırsan sınıfını geçersin.
Tembel, haylaz olan kalır elbet de...
İyi – kötü, sonunu sen seçersin:
Cehennemde kötü, iyi cennette...
 
Yasaklanan işleri hiç yapmasan,
Emrettiği her şeyi yapsan fakat;
Haktan başka hiçbir şeye tapmasan
İşte cennet sana olur mükâfât...
 
Ama, isyân edip günah işlersen,
Kendine ve çevrene versen ezâ;
Yasaklanmış, haksız, haram mal yersen
Cehennemdir verilecek son cezâ...
 
-: Öğretmenim, peki nasıl bilelim,
Şu yasaktır, bunu yapmak gerekir?
Ona göre doğru yoldan gidelim!
Bunu bize kim, nerede öğretir?
 
-: Cenâb-ı Hak peygamberler göndermiş:
İnsanlara emirleri bildiren.
Ellerine kudsî kitaplar vermiş,
Doğru yolu bulacaksın dinlesen...
 
Gerçi, akıl bilmek için Rabb’ini
Yeter amma, bilmeyiz ne istiyor!
Peygamberler bilir ancak hepsini:
Allah neyi yapma, neyi yap diyor...
 
Kitapları, Yaratanın sözüdür;
İnsanlara mutluluğu gösterir.
Sanki insan kâinâtın özüdür,
Bundan, Allah ona çok önem verir.
 
Dünyâdaki varlıklara baksana:
Hepsi insanoğlunun emrindedir.
Güneş, ay, su, hava, toprak.. hep sana
Hizmet eder. Bunlar seni ne bilir?
 
Demek ki, bu işi bir yaptıran var!
Evet, işte o Allah’tır, çocuğum.
Yalnız O’na kulluk et, O’na yalvar;
O’ndan iste ne istersen, O’ndan um!..
 
-: Çok teşekkür ederim öğretmenim;
Öyle şeyler anlattın ki bana Sen,
Bunlardan yok idi aslâ haberim...
Sana minnet duyacağım ebeden...
                                                        12.3.1981
 
 
YAĞMURDAN BİRLİĞE
 
Pencereden seyrederken yağmuru
Sordu çocuk annesine bir soru:
-: Anneciğim, yağmur nerden geliyor?
-: Yavrum, işim çok; babana bunu sor!
 
Gazeteyi bırakıp da bir yana
Cevap versen, a efendi, oğlana!
Çocuk, artık, tuhaf şeyler soruyor;
Öyle ciddî konular ki, bilmek zor.
 
İyi değil kayıtsızlık; ilgilen!
Benden daha çok bilirsin çünki sen.
Bu çağlarda meraklıdır çocuklar,
Kafasında kim bilir ki neler var?
Bilse, elbet bilmemekten çok iyi;
Önce evde almalıdır bilgiyi...
 
-: Haklısın sen, demek gelmiş zamanı.
Okumuştuk ya Bedîüzzamân’ı:
“Merak ilmin hocasıdır.” diyordu;
Demek, merak etti şimdi ki, sordu...
 
Evet, yavrum, gördüğün bu yağmur da
Siyah bir şey var ya gökte, bak şurda,
Ondan gelir Yaratanın emriyle...
Bulut denir adına. Sen de söyle!
-: Bulut.
              -:Evet, işte o bir çeşmedir:
Canlılara onunla su gönderir
Rabb’imiz, ki her şeyi O yarattı;
Kâinâtı böyle güzel donattı.
 
Ne ölçülü, bak, şu yağmur damlası;
Birleşmiyor başkasıyla başkası...
Bil ki, kimse bir damlanın sâhibi,
Yer, gök, hava, toprak, su.. her şey gibi,
Her varlığın sâhibi de tek O’dur...
Yağmurla şu bitki olur, ot olur;
Ağaç meyve, yer çiçekle süslenir.
Canlılar yer; gıdâlanır, beslenir.
 
Kan ve pislik ortasından tertemiz
Bir süt verir: seve seve içeriz...
Ne hârika bir besindir yumurta,
Âfiyetle ye, şükrünü unutma!
 
Türlü türlü bu gıdâlar birleşir;
Bedeninde hayat bulur, yerleşir.
Bir zerrenin mâliki, demek kimse,
Kâinâtı yaratmıştır o kimse...
                                                          26.3.1981
 
ŞEFKAT MÂDENİ : ANNE
 
Ömür boyu artar, eksilmez sevgin.
Şefkatle okşarken başımı, elin,
Düşünür dururum, fedâkâr ana:
Bu yüce duyguyu kim verdi sana?
 
            Allah ne büyüktür, etmeli dikkat:
            Göğsüne süt koydu, kalbine şefkat;
            Kan, kemik, ete ruh verdi, can kattı.
            Seni sebep edip beni yarattı...
 
Sen olmamış olsan, doğmazdım elbet.
Dünyâya gelmeyen görür mü cennet?
Hazret-i Peygamber doğru söylemiş:
Cennet ayağının altında imiş!..
 
            Aynen benim gibi bütün varlıklar:
            Hepsinin de öyle bir annesi var.
            Yavrusuna fedâ eder canını;
            Gerekse, uğrunda döker kanını...
 
Her yerde merhamet, şefkat görünür.
Varlıklar sevgiyle dolar, bürünür.
Tesâdüfen mi bu asîl duygular?
Demek ki, bunları bir yaptıran var!..
 
            Belli ki, şefkat bir çeşit ücrettir;
            Her yavru anneye bir emânettir.
            Emânetçi eğer severse böyle,
            Asıl mal sâhibi ne yapar? Söyle!
 
Evet, apaçıktır, yüce Yaratan
Kudsî bir haz duyar yarattığından.
Binlerce gàyesi vardır şüphesiz;
Bunları bilmeli, öğrenmeliyiz...
 
            Allah’ı bilmeyen olur mu insan?
            Aklını çıkartmış, olmuştur hayvan.
            Düşünüp iyice incelemeli;
            Bunca ni’metlere şükür demeli...
                                                                 11.3.1981
 
ANNE
 
Şefkati ömrünce tükenmez aslâ!
Annelerin hakkı ödenmez aslâ!
Elleri altında dururken cennet,
Söz değil, “Öf!” bile söylenmez aslâ!
 
Annedir sevgiye en lâyık olan:
Onu say, sev; sakın incitme, aman!
Her zaman bilerek sen kıymetini,
Hoşça tut; gönlünü kaybetme, kazan!
 
Yaratan söylerken onu överek
Ona hürmet kula elbette gerek...
Anne ne fedâkâr kişidir; düşün:
Can verir yavrusu uğrunda o, tek...
                                                          24.4.1990
 
SEVGİLİ BABACIĞIM
 
Babacığım sana diyeceğim var:
Sözüme gücenip kırılma sakın.
Kıymet bilmez belki bâzı evlatlar,
Ben öyle değilim, darılma sakın...
 
            Doğduğumdan beri bana bakarsın,
            Kendin aç kalsan da çocuğun toktur.
            Bilirim ne kadar sen fedâkârsın,
            Sayamam hepsini, öyle ki çoktur...
 
Giymedin, giydirdin en güzelini.
Sıktın dişini, tek okusun diye.
Her zaman uzandın, tuttun elini;
Adam olsun yeter ki yavrun diye...
 
Maddeten bende bir eksik kalmadı.
            Yedim, içtim, doydum; yattım, uyudum.
            Vücûdum gelişti, boyum uzadı.
            Okuyabildiğim kadar okudum.
 
En mühim bir husus noksandı amma!
Bana öğretmedin mâneviyâtı...
İnsan bir cesetten ibâret sanma;
Yalnız madde midir dünyâ hayâtı?!.
 
            Niye anlatmadın Yaratanımı,
            Ölümden sonraki diğer âlemi?
            Hem peygamberimi, hem Kur’ân’ımı,
            Bildirmedin asıl yüce gàyemi...
 
Sonu geliyordu, baba, oğlunun;
Madde, mikrop gibi çevremi sardı.
İmansızlık denen bir uçurumun
Kenarında iken Allah kurtardı...
 
            Bu halleri pek çok kişi yaşadı;
            İnsanlıktan çıktı madde uğrunda.
            Gerçi, sana “moruk”, anama “cadı”
            Dememiştim ama, derdim sonunda...
 
Belli değil evlat kimdir, baba kim?
İşte meydandadır bugünki durum.
Evet, babacığım, madde de mühim;
Fakat en mühimmi, mânâ diyorum...
 
            Ana, baba ihmâl etmesin bunu.
            Hayvan da doğurur, yedirir, korur!
            Ama, yalnız insan ki, yavrusunu
            İnançla yüceltir, rûhla yoğurur!..
                                                                 11.3.1981

 

 
MANZÛMELER
 
VAKIF
 
Ülkemi baştan başa süsleyen bir kurumdur;
Binlerce vakıf eser târihî gurûrumdur.
Ben yapamasam bile buna benzer eserler
Kalanları korumak vazîfe şuûrumdur...
 
            Vakfın eli değmemiş var mı bir sâha, bir yer?
            Yakışır mı bizlere, geri kalırsak eğer:
            Şu medenî milletler bizden örnek alarak
            Yapıyorken faydalı, yeni binlerce eser!
 
İnsanlık başkasını düşünmeyi emreder;
“Yalnız kendin yaşama, hem de yaşat.” dînin der.
Elbirliği ederse, vakıf kurup insanlar;
Kalkar dünyâdan açlık, yokluk, cehâlet, keder...
                                                                              18.2.1989
 
NEDİR VAKIF
 
Allah’ın yoluna vermektir, vakıf;
O’nun rızâsına ermektir, vakıf...
Öldükten sonra da hayır kazanıp
Ebedî cennete girmektir vakıf...
 
            Hazret-i Peygamber ilkini kurdu;
            “Dünyâlar durdukça, dursun.” buyurdu.
            Yesrib ve Fedek’te bahçe vakfetti.
            Uymakta ümmeti yarıştı, durdu...
 
Seçince İslâmı Türk kavimleri
Vakıf kurumu da gitti ileri.
Selçuklu, Memlûklü ve Osmanlı’lar
Sundular dünyâya bin şâheseri...
 
            Ribat, köprü, yol, han, aşhâne.. vakıf.
            Okul, câmi, tekke, hastâne.. vakıf.
            Bütün yaratıklar faydalanırlar:
            Çeşme, sebîl, çarşı, kâşâne.. vakıf...
                                                                       18.2.1989
 
 
VAKFI YAŞAT
 
İnsanlığa saygıdan, sevgidendir temeli;
Hayranlık uyandıran bu hâle ne demeli?
Yemeyip yedirmişse, giymeyip giydirmişse
Belli ki, hayra hizmet, vakfedenin emeli...
 
            Yol, köprü, kervansaray, çeşme, sebîl, hastâne,
            Han, hamam, çarşı, pazar, okul, ibâdethâne,
            Yurt, aşevi, mezarlık.. aklına ne gelirse,
            Vakfın hizmetleridir; sayılmaz tâne tâne...
 
Bu hayırlı kurumu yaşatmak bize düşer:
Rûhlarını şâd etmek istiyorsak biz eğer;
Vârisi olduğumuz şanlı ecdâdımızın,
Yaptığı vakıflara vermeliyiz çok değer...
                                                                    29.11.1989
 
SEN DE SÂHİP ÇIK ARTIK
 
Atalarından kaldı, bugün modern dünyânın
Övüp kabul ettiği pek çok faydalı kurum.
İftiharla kabarır göğsü elbet insanın:
Bunları öğrenmeli, öğretmelisin, yavrum!
 
            Vakıf denen kuruluş işte bunlardan biri:
            Kullarına hizmetle Hakk’ı hoşnut etmektir
            Amacı bu kurumun, tâ ilk başlardan beri,
            Her varlığa şefkatle el uzatıp yetmektir.
 
Birkaç mısrâa sığmaz vakfın hizmet alanı;
Oku, araştır, öğren bu hayırlı kurumu.
Sen de sâhip çık artık, al kendinin olanı,
Faydalandır herkesi; kavradıysan durumu...
                                                                       29.11.1989
 
 
KORU, YIKTIRMA, YIKMA
 
Beşiktir insanlığa,
Işıktır karanlığa;
Anadolu toprağı
Değmez mi hayranlığa?
 
            Yurdumun her köşesi
            Açıkhava müzesi.
            Taşında, ağacında
            Vardır târihin sesi...
 
Farklı inanç, farklı dil
Hiç de problem değil!
Uygarlıklar ortaktır;
Tüm insanlığındır, bil!..
 
            “Bana ne!” deyip çıkma,
            Anlatmaktan hiç bıkma;
              Atalardan emânet:
           Koru, yıktırma, yıkma!...
 
 
 
KÜLTÜR MİRÂSI
 
Nice tabiat ve kültür varlığı,
Nice milletlerin bin uygarlığı
Anadolu’muzun sînesindedir;
Şehirlerimizin müzesindedir.
 
            Ziyâretçileri hayran kalırlar;
            Bakarlar, geçmişten ibret alırlar.
            Bunlardan hepimiz şeref duyarız;
            Çünki, içlerinde bizler de varız...
 
Ortak değerlerdir kültür mîrâsı:
Temeli seninse, benim binâsı...
Şunun – bunun diye ayırt etmeden
Korumak gerektir, elden gitmeden.
 
            Hitit, Asur, Frik, Lid ve Bizans’tan,
            Selçuklu, Osmanlı.. bugüne kalan
            Her parça anlamlı bir değer taşır;
            Korursak gelecek çağa ulaşır...
 
 
 
MÜZE
 
Geçmişten günümüze
Kalan bir çok eserin
Sergilendiği yerin
Adına denir: müze...
 
            Eski uygarlıkların
            Kıymetini bilerek
            İyi korumak gerek
            Öğrensin diye yarın...
 
Cennet gibi vatanın
Her köşesi târihten
Saklar bin anı birden:
Titizlikle kullanın!
 
            Bunlar bize emânet,
            Korumak görevimiz.
            Yurt, milletçe evimiz;
            Ortaktır medeniyet...