Perşembe, 30 Haziran 2011 14:36

HASBİHAL VEYA MÂRUZATIMDIR
 
   Bugüne kadar hiçbir yazılı basında veya internet ortamında herhangi bir yazım olmadı. Sebebi ise, bu konuda -beni yakınen tanıyanlar bilir-son derece yeteneksiz olmamdır.
 
  Yapacağım kısa tahlillerdeki maksadım; hangi meslek ve meşrebe mensub olursa olsun, hiçbir nur talebesini incitmeden, sadece hissiyatımı paylaşmaktır.
 
 Muhterem ağabeylerim ve kardeşlerim;
 
Bu zamanda, Risale-i nur’u ve onun müellif-i muhteremi, aziz Üstadı tanımak, bizzat nurlarda işaret edildiği gibi, mühim bir mazhariyet ve bir lütf-u İlâhidir. “Elhamdü lillâhi hâzâ min fadli Rabbî”
 
Ancak bu mazhariyet ve manevi imtiyaz;birtakım cemaatleri, onların meslek ve meşrebini, sistemini, işleyiş tarzını ve önde gelen bazı müntesiplerini hakaretâmiz ifadelerle tahkir ederek, intikam ve husûmeti işmam eden ifadelerle gıybetlerini yaparak zâyi edilmemelidir.
 
Elli yıllık uzun bir süre içerisinde cereyan eden bütün müessif hadiseler,i cerbeze ile bir kişiye mâletmek ve her türlü nezaket kaidesini ihlal ederek o kişiyi zem ve tel’in etmek ve bu suretle medâr-ı niza meseleleri tekrar gündeme taşımak, hiçbir ehl-i insafın tenezzül etmemesi îcab eden bir vaziyettir kanaatindeyim. Ayrıca; “Nur’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir” düsturu ile de kabili te’lif değildir.
 
Kanaatimce, bazı meslek ve meşrep farklılıklarıyla birlikte, umum nur cemaatları büyük ve tek bir ailenin fertleri gibidir. Herkes kendi fıtratına, mizacına uygun meslek ve meşrepteki cemaatin bünyesinde hizmetini devam ettire gelmiştir.
 
Nasılki;anne, baba ve çocuklardan müteşekkil bir ailenin herhangi bir ferdinin (bu baba, anne ya da çocuklardan biri de olabilir) hata, kusur ve zaafının izâlesi ve tamirinin yolu, bu kusur ve zaafının, herhalde cümle âleme ilân edilmesi olmamalıdır. Aynı şekilde, cemaatimiz içinde dün olduğu gibi bugünde olan ve yarında olacak olan birtakım farklı değerlendirmeleri ve farklı düşünceleri kamuoyu önünde ve Risale-i Nur talebelerinin alışık olmadığı bir tarzda, edebe aykırı ifadelerle ve münakaşa suretinde bahsetmek son derece yanlıştır kanaatini taşıyorum.
 
Şayet herhangi bir kişi, herhangi bir cemaatin kahir ekseriyetini göbeğini kaşıyan insanlardan müteşekkil ve güdülmeye muhtaç bir sürü; o cemaat içinde temayüz etmiş bazı şahısların da zalim birer müstebid, adeta lâyüs’el bir sultan olduğu zehabına kapılırsa, hem o cemaata karşı büyük bir haksızlık, hem bazı şahıslara karşı insafsızcasına bir sû-i zanda bulunmuş olur. Belki daha da önemlisi, kendi şahsiyetine ve maneviyatına karşı haksız bir suikastta bulunmuş olur. Hele hele bu tenkitler tahrib edici bir kabalıkta, nefret ve intikam dolu, kendi egosunu/“ene”sini tatmine yönelik bir tarzda ise, bu olsa olsa “ezilen ruhların imdat çığlıkları” olarak değerlendirilebilir.
 
Bu tarz bir üslup ve yaklaşım; ifade edilmeye çalışılan bir kısım hakikatlerin de gözlerden kaçmasını ve zâyi edilmesini netice verecektir. Yapılan tahlillerdeki bazı tespitlere katılmamak mümkün olmadığı halde, kullanılan üslup ve Risale-i Nur’un bize kazandırdığı nezakete münasip düşmeyen hitaplar, tabirler ve incitici yakıştırmalar; bu müsbet yorumları gölgelemektedir. Neticede, niyetin, “üzüm yemekten çıkıp bağcıyı dövmeyi” hedef aldığı şüphelerini doğurmaktadır.
 
Yeni Asya Cemaati muhatap alınarak deniliyorki; “Keyfiyet ve kemiyeten bizden daha kaliteli, daha ihlaslı, daha bilgili, daha tecrübeli ve Üstada daha yakın nur cemaatleri var.” Tüm samimiyetimle ifade ediyorum ki; ben şayet  böyle bir kanaate sahip olsam, bir saniye daha Yeni Asya camiasında durmam, o meziyetlere sahip olduğuna inandığım cemaatin bünyesinde hizmetimi deruhte ederim. Makul olan da herhalde bu olsa gerek.
 
Evet, Hazreti Kur’an gibi, onun asrımıza bakan mucizevi tefsiri olan Risale-i Nur umumun mukaddes malıdır. Her şahsın veya her cemaatin kendine göre  Risale-i Nuru anlamaya, yorumlamaya, tahlil etmeye ve hüküm çıkarmaya elbette ki hakkı vardır. Ama kimsenin başka bir şahsa veya cemaate, sebebi ne olursa olsun hakaret etmeye hakkı yoktur. Biz, Üstadımızdan, Risale-i Nur’dan ve bu hizmeti bu günlere taşıyanlardan böyle gördük ve böyle terbiye aldık.
 
Hissiyatını manzum bir tarzda ifade etmekte mâhir bir arkadaşımızın, Risale Haberde köşesindeki dizelerini gecikerek de olsa okuyunca; “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözünü hatırladım. Onun, o tabirlerini muhatabına ve bilhassa kendisine nasıl yakıştırdığını anlamakta aklım, şuurum ve vicdanım âciz kaldı. Demek ki; “ Aşkın şiddeti bazen nefreti doğuruyormuş.”
 
İsmini yaklaşmakta olduğumuz Mubarek Ramazan ayından alan bir muhteremin, bir ağabeyimize yazmış olduğu, güya hususi mektubun e-mail yoluyla intişarı üzerine yorum yazan bir “Can” ağabeyimizin hissiyatını okuyunca iyice şaşırdım. Yetmişli yıllarda, gazete bünyesindeki hizmetleriyle iftihar ettiğimiz bu “Can” ağabeyimiz o kini, nefreti, intikam ateşini bu güne kadar nasıl içinde saklamış idrak edemiyorum. Herhalde içine düştükleri bu hâlet-i rûhiye onları yıllar yılı içinden çıkamadığı bir ateş içinde kıvrandırmış olsa gerek.
 
Evet, Üstadımız bize her zaman meşru zeminlerde kalmayı ve müsbet hareket etmeyi vasiyet etmiştir. Sizlerde bilirsiniz ve bilmelisiniz ki; bu tarz davranışların hizmete katkı sağlaması mümkün değildir. Ayrıca sizler temayüz etmiş kişiler olmanız münasebetiyle, sizlere iştirak edecek kişilerin ve bilhassa genç arkadaşlarımızın bu menfi yollara kapılmasına vasıta olarak ağır bir vebal altına da gireceğiniz kanatindeyim.
 
Hani biz muhabbet fedaileri idik? Hani husumete vaktimiz yoktu? Bizzat ya da bilvasıta tarafınızdan internet ortamında tedavüle sokulan bu üslup ve ifade tarzlarının,  Risale-i Nur külliyatının herhangi bir yerinde veya Üstadımızın herhangi bir davranışında karşılığını bulmak mümkün mü?
Bir müslümanın, herhangi bir şahsa, ister ineğe tapsın ister sineğe, ister putperest olsun ister ateist, hiç kimseye ama hiç kimseye hakaret etmeye hakkı yok iken, bir nur talebesinin topyekün bir cemaati, güdülen bir sürü olarak tavsif etmesi gerçekten içler acısı bir durum.
 
   Her canlı gibi, sıkça mevzubahis ederek hedef ittihaz ettiğiniz “O” kişi de bir fani. Bir gün gelecek, telefonunuz çalacak ve karşıdaki ses size; “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyecek. Kendisine olan nefretinizi cümle âleme ilân ettiğiniz o koca çınarın gidişini haber verecek. Ve o zaman siz, hayallerinizle gerilere, çoook uzaklara gideceksiniz. Beraberlikleriniz, acı tatlı hatıralarınız yıllar yılı süren abi-kardeş ilişkileriniz, muhabbetleriniz bir bir gözlerinizin önüne gelecek ve mahzunlaşacaksınız. Gözleriniz buğulanacak, dudaklarınız titreyecek ,boğazınızda bir düğüm meydana gelecek ve o zaman; KEŞKE, KEŞKE diyeceksiniz. Fakat o an kendinize olan saygınızın azaldığını hissedeceksiniz. Bizler, o koca çınarın omuzlara alınmış salının bir dalına yapışma telaşında, onu ait olduğu son menziline uğurlarken, sizler uzaklarda bakakalacaksınız. İşin en vahimi de, kimse size, adı “YENİ ASYA NUR CEMAATİ” olan bu “Sürünün” başına “Gel ÇOBAN ol!” demeyecek. Bugünkü tavırlarınızın ne kardeşliğe, ne talebeliğe ne dostluğa ve hatta ne de insanlığa münasip düşmediğini işte o an anlayacaksınız. Fakat iş işten geçmiş olacak. Bu vesile ile size haddim olmayarak, ancak kardeşlik hukukuna sığınarak tavsiyem, Yeni Asya Cemaatinin şahsi manevisi ile helalleşmenizdir.
 
                                   
          Ey aziz kardeşim biz ne esiriz ne de ecir;
Üstadım “fenâ fil-ihvân” demiş, gerisi hikayedir.
Geçmeyiz namert köprüsünden su aparsa da bizi,
Yatmayız tilki, çakal gölgesinde aslanlar parçalasa da bedenimizi.
 
Ruhum ağlıyor, gözlerim dolu dolu;
Kahrolsun kim açtıysa bu tefrika yolu.
Küçülmezsin, dön yürüdüğün çıkmaz sokaktan,
Zira muhabbet fedaileri seni bekler uzaktan.
 
Ne dilsiz şeytanız, ne de sahanın kenarında;
Göremedim Üstadımın tarzını hiçbir satırında.
Gel ey kardeş, kin, intikam,nefret insanı yakar;
İşe o zaman deccalın askerleri bize fark atar.
 
Ağla gözlerim ağla, bugün ağlama günüdür.
Duyduğun acılar otuz kırk yılın nefret ürünüdür.
Ne olur sanki patlayan yanardağlar gibi içinizdeki ifrazatı atsanız,
Yeniden, yeniden muhabbet halkalarını hizmet kervanına katsanız.
 
Bin satır yazsam da dinmez acılarım,
Ey benim nur kardeşlerim, nur bacılarım.
Böylemiydi kavlimiz, Üstadımız  “ah davam!” derken,
Van kalesinde bilinmeyen bir taht’a düşerken.
 
 
Saygılarımla.
İSHAK OKUTAN-Haziran 2011 –ANTALYA
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız