Perşembe, 03 Ocak 2013 09:14

BİR TAHLİL [*]
Rafet KALYONCU

 

Malum, bu makalenin yayınlandığı tarih Meşrutiyetin yaklaşık bir buçuk ay sonrası yani henüz yeni idareden beklentilerin taze olduğu bir devir. Makalenin tahlilinde; "fikr-i istibdâdın sehâb-i muzlimi" ifadesi ile Abdülhamid döneminin kastedildiği görülmekte, "hürriyyet, adâlet ve müsâvât" fikirleri etrafında ittihattan bahsedilmektedir. Bilindiği gibi, bu üç düstur “uhuvvet”le birlikte dört umde şeklinde Meşrutiyetin bir sloganı idi. Bu umdelerin aslı ise Fransız İhtilâline uzanıyordu. O devirde, bu gibi fikirler sadece Bediüzzama ait değil, Mehmet Akif’ten Namık Kemal’e kadar ekseri aydınlar aynı fikirdedirler. Bir taraftan "hürriyyet, adâlet ve müsâvât" gibi Cumhuriyet rejimini öngören fikirler, diğer taraftan Osmanlılık’tan vazgeçememe.. Bir yandan halkın hürriyetinden bahsedilirken, diğer yandan “Yaşasın satvet-i muşahhasa olan ordularımız!” ile askerin kurtarıcı olarak görülmesi.. Bediüzzaman Hz.lerinin benzeri fikirleri, daha sonra Kürdistan’a yapmış olduğu seyahatteki konuşmalarını anlatan Münazarat adlı eserinde de görülmektedir. Elbette her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Bu bağlamda o devrin aydınlarını bugünden bakıp kınamak doğru olmaz. Hemen herkeste, Abdülhamid gider Meşrutiyet gelirse, Osmanlının kurtulacağı gibi yanlış bir kanaat vardır. Ne var ki, çok geçmeden umutlar boşa çıkar, gelen gideni aratır duruma gelinir.. Neticede, Kastamonu Lahikasına baktığımızda “…Telifinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Said'in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirât-ı hâriciyeden neş'et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurât ve hatîattan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakkın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me'yusiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin…” şeklinde Müellif-i Muhterem’in hakşinaslığını gösteren ulvi bir itiraf ve vicdani bir tashih görüyoruz. Bence Bediüzzaman’ın üstünlüğü burada.. Yani yeri geldiğinde hiçbir komplekse girmeden gerekli düzeltmeyi yapabiliyor. Acizane görebildiğim kadarıyla Risale-i Nurlarda, sadeleştirme konusundan ilham konusuna kadar, buna benzer birçok noktalar bulunmaktadır. Eserleri kronolojik sırayla bir bütün olarak ele aldığımızda bunu görmek mümkündür. Bunu göremediğimiz takdirde, bugün gelinen noktadan ileri gidemeyiz. Yani bir kesim Bediüzzaman Kürt’tür Seyyid olamaz derken, diğer bir kesim Seyyid’dir Kürt olamaz, iddiası ile kavgaya tutuşur. Oysa Hz. Peygamberin hem Arap ve hem de Hz. İbrahim'in neslinden geldiğini bildiren hadis-i şerifler ortada durmaktadır. Bu bağlamda Bediüzzamanın Kürt olması Seyyid olmasına engel olmadığı gibi, Seyyid olması da Kürt olmasına engel değildir. Bütün mesele derviş anlayışından kurtulup hadiselere tahkikî olarak bakabilmekte… Bu vesile ile selam ve muhabbetlerimi bildirir, çalışmalarınızın devamını dilerim. 

[*]: Molla Saîd-i Meşhûr'un Kürdler'e Bir Mektûbu üzerine.