BATMAN’DAN BİR HÂTIRA

 

Kırk yıl evvel Batman’da yaşanmışdı bu olay;

Neş’eli bir hâtıra: anlatmak zevkli, kolay.

 

“Risâle Dersleri”nde evlerde toplanırdık;

Soğuk kış gecesini yaz gecesi sanırdık…

 

Hâlis bir muhabbetle dostlar koşar, gelirdi;

Îmânî hakîkatler pür-dikkat dinlenirdi.

 

Evler de kalbler gibi: samîmî, mütevâzı’,

Eşyâ az, basît, sâde; ferdler hâlinden râzı…

 

Ders arasında ikrâm: çay – bisküvit olurdu;

Orta hâlli cemâat bunu ancak bulurdu.

 

Meyve, ender görünen, nazlı bir ni’met idi;

Her zaman bulamazdık ona mâlik yiğidi.

 

Şimdiki bolluk henüz ulaşmamışdı bize;

Onlarca çeşit meyve geçmezdi elimize.

 

Her dükkânda satılmaz, tek “Kıvırcıklar”da var;

Lüks idi armut, ayva, mandalina, muz ve nar.

 

Sonuçda insanoğlu hep nasîbini yerdi;

Portakal, elma, havuç.. bize ancak düşerdi…

 

Damla damla çoğalan bir cemâat, Nurcular;

Onlarda sevgi, şefkat, ihlâs, fedâkârlık var.

 

Hâfızamı yokladım: O günki dostlar kimler?

Bâzı yalnız bir isim, bâzı soluk resimler…

 

Hacı Mirzâ ve Mehmed Uçar ağabeyler ki,

Ayrılmazlardı aslâ: rûhlar bir, beden iki!

 

İsmâil Kızılpolat, Nûrî’ler: Aydın, Erin,

Naralan Muhyiddin’le Nihâd Şen, Şefîk Çeğin.

 

Muallim Ali, Âdil; vakfımız Saîd Dolgun.

Ahmed  - Şeyhmus Uçar’lar ve Abdurrahman Yorgun.

 

Rafineri’den hâldaş: Sabrî, Necâtî, Bedi’,

Üç Mehmed’ler.. berâber anılırlar ebedî…

 

“Arab oğlu Kurmançi!” der, herkese Emîn Şen.

Karaş, Nevzat, Abdullah, Mehmed, Bilâl.. Site’den…

 

Selîm Atasoy, Hacı Ferhân, TRT Mahmûd;

Salâheddin, Fahreddin ve daha birkaç Kavşut.

 

İki fedâkâr kardeş: Derviş’le Abdulmecîd;

Sofi Hasan, kebabçı Fikri, postacı Hamîd…

 

Sinân, Saîd, Hüseyin, Ahmed, Refîk ve Yûsûf..

Yaş yetmişi geçdi ya, hâfızam tutmuş küsûf…

 

Bir araya gelirdik, her dersde olmasa da;

Kimler vardı, bilmem ki, anlatdığım vak’ada…

 

Odada yer kalmazdı, diz dize oturulur;

Çay faslında muhabbet, tâ sokakdan duyulur.

 

Akıl, kalb, rûh Nûrlar’la dolarak, dağılırken,

“Gelecek ders bizdedir.” Dedim, cemâate ben.

 

“Çaydan sonra meyve var. Gelmeyen olur pişmân.

Benden böyle cömertlik görmezsiniz her zaman!”

 

Haftaya, ders gecesi, bizim ev doldu, taşdı;

Odaya girip çıkmak bile hayli zorlaşdı.

 

Birinci ders bitince ikrâm edildi çaylar;

Hâtırlatdım: “İkinci dersden sonra meyve var!”

 

Lâhika’dan okundu. Bana bakıyor hepsi;

Odadan çıkıp geldim: elimde koca tepsi…

 

Başımın üzerinde koca sini, girince,

“Ooo! Mâşâllâh!” sadâsı yükseldi birden, önce;

 

Fakat, yere koyunca, siniye bakdı ahbâb:

Koca sini bomboşdu, yalnız bir küçük kitâb…

 

Millet şaşkın, dedi: “Aaa! Bu ne be Ekrem kardeş?

Hani meyve nerede? Sen de mi oldun kalleş?!!”

 

Ben, pişkin pişkin, dedim: “İşte mevve! Sözüm söz!

Meyve Risâlesi bu, kitaba atın bir göz…”

 

Bir uğultudur kopdu: “Bunu senden ummazdık!”

Çoğaldı îtirâzlar: “Kandırdın bizi, yazık!”

 

Şakayı hazmedince gerçek meyveler geldi:

Havuç, elma, portakal.. o akşam ne güzeldi!

 

Kimi dostlar rahmetli, kimi yaşıyor hâlâ;

Yâd ederim çok zaman: hasretle, duâlarla….

 

 

                                                                       Ekrem Kılıç

                                                                       Şanlıurfa, 15.12.2015