En Sevilen

 

Bir insan ne kadar sevilebilir? Nasıl bu kadar sevilebilir? Neden, böyle asırlar ötesinde yaşayan insanlar tarafından, her türlü tasavvurun ötesinde sevilebilir? O Şahsı sevenlerin bu duyguları, nasıl bu derece sâfî ve hâlis olabilir? Üstelik, O Zâtı sevenlerin takrîben ilk yüz bini hâriç, mütebâkî milyarları bulan kısmı O’nu ne görmüş, ne de sesini işitmiştir!

            Yaratıkların hiç biri için böyle bir mazhariyet söz konusu değildir. Bundan böyle de olmayacaktır. O’nu sevenlerin bu sevgilerine sebeb, her hangi bir maddî menfaat değildir. Çünki O, şu anda yaşayan insanların hayât boyutunda bulunmamaktadır. Sevenlerine maddeten bir fayda sağlaması beklenmemektedir.

            O’nu sevmenin mükâfâtını bu cismânî âlemde, maddeten görmek ümîdi yoktur. Ancak, O’nu seven insanlar, o sevginin mânevî yemişlerini maddî hayatlarında, yine mânevî bir tarzda hissetmektedirler. O sevgi maddî hayâta bir rûh olmakta; aşk, şevk, heyecân, ümîd, inâyet, huzûr olarak istikbâlini aydınlatmaktadır.

            Şübhesiz, O’nu sevenler yalnız bu maddî âlemde yaşayanlar ve yalnızca insanoğlu değildir. Âlem-i imkânda ve dünyâ hayâtında en küçük varlıktan, en büyüğüne; cansız diye tavsîf edilenden, en latîf yapıda olana kadar O’nun muhabbeti ile dolu olduğu sezilir, hissedilir, inanılır, aklen derk edilir.

            Kâinâtı Yaratan, O’nun sevgisini, bu yaratılış hamuruna maya yapmıştır. O en güzel eserini, evvelâ ve bizzât Yaratan beğenmiş, sevmiş ve yüceltmiştir. Mükevvenâtın mânevî çekirdeği O olduğu gibi, maddî meyvesi de O olmuştur. O enver meyveden teşekkül eden ağacın milyarlar nurlu semereleri, bütün imkân âlemini aydınlatmıştır.

            Varlıklar arasında şeref ve kıymet, O’nun sâyesinde beşeriyete verilmiştir. İnsanı en güzel kıvamda, en mükemmel tarzda yoktan var eden Mutlak Kudret Sâhibi, o nev’in en ekmel ve en eşref numûnesi olarak O Zâtı ihtirâ ve ibdâ etmiştir. Eşi-benzeri yokken; bizzât kendi ilmi, kudreti, irâdesi, san’atı  ve lutfu ile O’nu seçmiş, O örneğe uygun yapıda, O şâhesere lâyık maddî-mânevî uzuvlarla donatılmış olan Âdemoğlu’nu, yeryüzünde diğer yarattığı varlıklara ustabaşı, önder, zâbit ve temsilci yapmıştır.

            Kendi varlığına, O’nun varlığını delîl ve alâmet olarak tâyin etmiştir. Kendisini O’nun diliyle öğretmiştir. Kendi sıfatlarını, fiillerini, isimlerini varlıklara, O’nunla bildirmiştir. İsteklerini; emir ve yasaklarını O’nun eline verdiği fermânıyla duyurmuştur. O’nun rûh ve beden gözüne, şânına lâyık bir tarzda, mukaddes varlığını ayân kılmıştır. Hiçbir insana göstermediği gaybî âlemlerini, O Zâta açarak gezdirmiş, ziyâret ettirmiş; nev’ine ve teblîğle muvazzaf olduğu varlıklara bildirmesini irâde etmiştir.

            O’nun vâsıtası ile beşere lâyık bir saâdet asrını tattırmıştır. Kendi izni dâiresinde, O’nun izinde yürüyecek olanlara; hem bu geçici hayâtta, hem va’d ettiği ebedî hayâtta bahş edeceği bahtiyârlığın ufak bir numûnesini göstermiştir. O’nu sevmenin, kendisini sevmek; O’na uymanın, kendisini râzı etmek olduğunu beyân eylemiştir.

Âlemlerin Rabbi, O’nun eline verdiği kitâbı ile insanlara insanlığı, inancı, itâatı, mutluluğu ihsân etmiştir. Görevlendirmesine O’nun güzel yüzünü, nâzik sözünü, nezîh yaşayışını, ince davranışını, benzerini ortaya koymaktan başkalarını âciz bırakan mu’cizelerini işâret kılmıştır. 

            O’nun yalnızca yüzünü görerek, hakka ve hakîkate ulaşanlar olmuştur. O’nun tek cümlesi ile gerçeğe koşanlar çıkmıştır. O’nun sevgisi uğruna, cânını ve cânânını tereddütsüz fedâ edenler; malını ve servetini bağışlayanlar çoktur. Uzun ömürlerini O’nun yolunda harcayanlar, O’nun çizgisini milim milim tâkip edenler buna karşılık hiçbir şey beklememişlerdir.

            O, insanların en güzeli, en nâziği, en edeblisi, en merhametlisi, en şefkatlisi, en sabırlısı, en vefâlısı, en kıymet bileni, en alçakgönüllüsü, en bağışlayanı, en.., en..,  en sevgilisidir. O, âlemlere rahmet olarak yaratılan, Cenâb-ı Hakk’ın kulu ve resûlü; peygamberlerin, nebîlerin sonuncusu ve şefâatle mükâfâtlandırılan Hazreti Muhammed Mustafâ’dır (SAV).

             

İnsanlığı öğretmeğe geldin bize, Sen!

İnkârı ve isyânı getirdin dize, Sen!

Kulsun ve resûlsün; buna Kur’ân şâhîd.

Gösterme, yeter, başkaca bir mu’cize, Sen... 

 

 

                                                   Ekrem KILIÇ