Yılın Sonu – Yolun Sonu

 

            İnsan ne kadar çabuk unutur! Başımızdan geçen hâdiselerin çoğu hâfızamızdan silinip gitmiş; canlı levhalar hâlinde hâtıralarda kalmış olanların da üzerinden, kim bilir, kaç sene geçmiştir? Yıllar, yalnız takvimlerde son bulmaz. Her şahsın dünyâsı kendi eceliyle nihâyete erer. Ama, yıllar ve yollar biter bitmez, yeni yıllar ve yeni yollar ile birleşir. Unutulan veyâ akılda kalan bütün bir ömür, her sâniyesi, her ânı ile bir yerlerde kayıt edilir.

            Kâinâttaki umûmî cereyân gibi, bütün yaratıklar dâireler çizerek şehâdet âlemine çıkarlar; belli bir vazîfeyi îfâ ile kayıplara karışırlar. Bunlar arasında yer alan akıl sâhibi varlıklar ise meşakkatli bir imtihâna tâbi’ tutulurlar. Onlar, görünen âleme dâhil olduklarında, zamân denilen bir değirmenin çarkları arasında hâlden hâle geçerek, terakkî ve tekâmül veyâ tedennî ve tefessüh ederler.

            Bu zorlu istihâlede îtibârî işâret taşları, zamânı ölçmeye yarayan vâsıtalar kullanılır: sâniye, dakîka, sâat, gün, hafta, ay, sene… Birbiri içinde, birbirini tamamlayan bu ölçülerin biri bitince dîgeri başlar; birinin sonu, ötekinin başıdır. Kimi vakit hızlı, kimi vakit ağır geçiyor görünse de hepsi aynı ritm, aynı ölçü, aynı vezinde olan bu bölümler, içine aldığı şahsı evirir, çevirir; ardından gelene teslîm eder.

            Bir devr-i dâim makinesidir yıllar… Durmadan döner, döner! Onun hissi yoktur: içine girenlere hep aynı muâmeleyi yapar. Dâhil olanların istîdâdları, kàbiliyetleri, tahammülleri nisbetinde bir netîce istihsâl eder. Bu âletin hareketi mihanikîdir; âkıbet, mahsûlden mahsûle değişir. Bu değirmen, kendisine takdîr edilen muayyen bir zaman çalıştıktan sonra vazîfesini bitirecektir. Onun intihâsı, başka bir âlemin fâtihasıdır.

            Yıllar, yollarda bulduğunu eskite dursun, yeni yolcular yollara koyulur. Yeni zuhûr edenlere eskiler sevinir; eskiyip gözden uzaklaşanlara yeniler üzülür. Sevinçlerde de kederlerde de gözlerden yaşlar akar. Hâlbuki “Bütün tevellüdât-ı hayvâniye ve insâniye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayât, birer muvazzaf mesrûr asker, birer müstakîm memnûn me’murlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbîh ve paydostan gelen şükür ve tefrîh veyâ işlemek neş'esinden neş'et eden nağamâttır.”

            Şâir boşuna: “Yâdında mı doğduğun zamanlar?/ Sen ağlarˬidin, gülerdi âlem./ Bir öyle ömür geçir ki, olsun/ Mevtin sana hande, halka mâtem…” dememiş! Ne doğduğumuz günü hâtırlarız, ne öleceğimizi… Çünki, doğduğumuz zamanlara dâir hâfızamızdaki kayıtları okuma kàbiliyetimiz yoktur, ama mukadder encâmı düşünmek elimizdedir. Yolun sonu olan ölüm hep akılda tutulamasa da sıkça hâtırlanmalıdır. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ -ev kema kal- ya’nî: lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!" diye bu râbıtayı ders veriyor.”

            Gelin görün ki, biz lezzetin acılığını değil, geçici de olsa hep tatlılığını isteriz. Ağzımızın tadını kaybettirecek bir sebebi yok etmek elden gelmezse, ketm etmekle, yok saymakla kendimizi avuturuz. “Bir dirhem hâzır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercîh eder”iz.

Hâkim-i Zamân ve Mekân’ın hükmüne inkıyâd edenler için yılın sonu da yoktur, yolun sonu da… En acı sanılan bir son, en tatlı ebediyetin ibtidâsıdır!

 

Ekrem KILIÇ