Salı, 18 Haziran 2013 13:09

 
 alt
SEBÎLÜ’R-REŞÂD
16 Şa'bân 1338
6 Mayıs 1336-1920 
Sayı: 463
Sahîfe: 242, 243
      altalt

Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası


Ümmet-i İslâmiyye’nin ahkâm-ı dîniyyede gösterdiği teseyyüb ve ihmâlin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zarûriyye — ki yüzde doksandır — bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hilâfiyye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetce mesâil-i hilâfiyye ile erkân ve ahkâm-ı zarûriyye arasında azîm tefâvüt vardır. Mes’ele-i ictihâdiyye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altunun himâyesine vermek, mezc edip tâbi‘ kılmak câiz midir?

Cumhûru, burhandan ziyâde, me’hazdeki kudsiyyet imtisâle sevq eder. Müctehidînin kitapları vesîle gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı.

Mantıkca mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikāl eder ve lâzımın lâzımına tabîî olarak intikāl etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise gayr-i tabîîdir.

Meselâ, hükmün me’hazı olan şerîat kitapları melzum gibidir. Delîli olan Kur’ân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyyet, lâzımın lâzımıdır.

 
Cumhûrun nazarı kitaplara temerküz etdiğinden, yalnız hayâl meyâl lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan lâkaydlığa alışır, cumûdet peydâ eder.

Eğer zarûriyyât-ı dîniyyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi, zihin tabîî olarak müşevviq-i imtisâl ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyyete intikāl ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke-i hassâsiyyet gelerek, îmânın ihtârâtına karşı asamm kalmazdı.

Demek, şerîat kitapları, birer şeffaf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamanla, mukallidlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicâb olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.

Hâcât-ı dîniyyede cumhûrun enzârını doğrudan doğruya, câzibe-i i‘câz ile revnakdâr ve kudsiyyetle hâledâr ve dâimâ îman vâsıtasıyle vicdânı ihtizâza getiren hitâb-ı Ezelînin timsâli bulunan Kur’ân’a çevirmek üç tarîqledir:

1. Yâ müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti tenqid ile kırıp o hicâbı izâle etmekdir. Bu ise tehlikedir, insafsızlıkdır, zulümdür.
2. Yâhud, tedrîcî bir terbiyye-i mahsûsa ile kütüb-i şerîati şeffaf birer tefsir sûretine çevirip, içinde Kur’ân’ı göstermekdir: Selef-i Müçtehidînin kitapları gibi, Muvatta’, Fıkh-ı Ekber gibi. Meselâ, bir adam İbni Hacer’e nazar etdiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyle nazar etmeli. Yoksa İbni Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyle değil. Bu ikinci tarîq de zamâna muhtaçdır.

3. Yâhud cumhûrun nazarını, ehl-i tarîkatin yaptığı gibi, o hicâbın fevqine çıkararak, üstünde Kur’ân’ı gösterip, Kur’ân’ın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvâsıta olan ahkâmı vâsıtadan aramakdır. Bir âlim-i şerîatin va‘zına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin va‘zındaki olan halâvet ve câzibiyyet bu sırdan neş’et eder.

Umûr-i mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin bir şey’e verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekseriyyâ o şey’in kemâline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyâc nisbetindedir. Bir sâatcinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te’yid eder.

Eğer cemâat-i İslâmiyye’nin hâcât-ı zarûriyye-i dîniyyesi bizzat Kur’ân’a müteveccih olsaydı, o Kitâb-ı Mübîn, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetden dahâ şedîd bir rağbete, ihtiyâc netîcesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu sûretle nüfûs üzerinde bütün ma‘nâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle taberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı.

Bununla berâber, zarûriyyât-ı dîniyyeyi, mesâil-i cüz’iyye-i fer‘iyye-i hilâfiyye ile mezc edip, ona tâbi‘ gibi kılmakda büyük bir hatar vardır. Zîrâ “Musavvibe”nin (*) muhâlifi olan “Tahtie”cilerden biri der ki: “Mezhebim hakdır; hatâ ihtimali var. Başka mezheb hatâdır; savâba ihtimâli var.”

Hâlbuki cumhûr-i avâm, mezhebde imtizac etmiş olan zarûriyyâtı, nazariyyât-ı ictihâdiyyeden vâzıhan temyiz etmediğinden, sehven veyâ vehmen Tahtieyi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatâr-ı azîmdir. Bence, Tahtîeci, hubb-i nefisten neş’et eden inhisâr-ı zihniyyet illetiyle ma‘lûldür. Ve Kur’ân’ın câmiiyyetinden ve umum tabakāt-ı beşere şümûl-i hitâbından gafletle mes’uldür.

Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm’da lâzım olan tesânüd-i ervâh, tevhîd-i kulûb, tehâbüb ve teâvüne büyük rahneler açmışdır. Hâlbuki hüsn-i zanla, muhabbet ve vahdetle me’mûruz.
• • •

Bu mes’eleyi yazdıkdan biraz zaman sonra, bir gece rü’yâda Cenâb-ı Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi gördüm. Bir medresede, huzûr-i saâdetde bulunuyordum. Cenâb-ı Peygamber bana Kur’ân’dan ders vereceklerdi. Kur’ân’ı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Kur’ân’a ihtirâmen kıyâm buyurdular. O dakīkada, şu kıyâmın, ümmeti irşad içün olduğu birden hâtırıma geldi.

Bil’âhare bu rü’yâyı sulehâ-yı ümmetden bir zâta hikâye etdim. Şu sûretle ta‘bir etdi: “Bu büyük bir işâret ve beşâretdir ki, Kur’ân-ı Azîmüşşân lâyık olduğu mevqi‘-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecekdir.”

Bedîüzzaman
Saîd
• • •
(*): “Dört mezheb de hakdır. Fürûâtda hak taaddüd eder” diyenlere ilm-i usûl ıstılâhınca “Musavvibe” denir.
 


B. Tunç   Ö. İ. Pektaş   N. Ceylan   Y. S. Tunç