Cumartesi, 19 Temmuz 2014 09:24

Risalelere bandrol mecburiyeti ve neşriyat meselesi

Rafet KALYONCU     This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız  

23 Mart 1960 yılında vefat eden Bediüzzaman Hz.lerinin eserleri, Risale-i Nur Külliyatı, sağlığında izin verdiği sınırlı sayıdaki talebesi tarafından türlü güçlüklerle ve mütevazi imkȃnlarla, fakat büyük bir özenle, sadece ve sadece hizmet saîki ile basılıp neşredilmekte idi.

Bu eserler üzerindeki bir takım kanunsuz yasakların zamanla kalkması ve geniş kitleler tarafından talep edilir olması ile birlikte, söz konusu eserleri basıp neşredenlerin sayısında büyük bir artış meydana geldiğini ve son zamanlardaki bandrol tartışmaları vesilesiyle de bu sayının 26’yı bulduğunu öğreniyoruz. Nitekim kitap fuarlarını gezdiğimizde, adını sanını bilmediğimiz birçok yayınevinin standında ve yayın katalogları içinde, Külliyatın yer aldığını görmekteyiz.

Bu durumda ister istemez; acaba bu yayınevlerinin hizmetle ilgisi nedir, hizmetle ilgisi olmayanların eserleri basmaktaki amaçları ticarî ise buna hakları var mıdır; ayrıca bu gibi yayınevlerinden eserlere gösterilmesi gereken hassasiyet beklenebilir mi, gibi sualler akla gelmektedir.   

Geçmiş yıllarda olan bir hadise: Yukarıda belirttiğimiz, Müellifin sağlığında izin verdiği kişiler dışında, (fakat eserleri bilen ve kendilerince hizmet amacı güden) birileri tarafından eserlerin basılması üzerine; Ankara’da neşriyatla iştigal eden bir muhterem zat tarafından mesele adliyeye intikal ettirilerek, eserlerin neşriyat hakkının kendilerinde olduğunu beyanla, bu kişiler engellenmek isteniyor. Elde kanunen geçerli bir veraset belgesi olmadığı için mahkeme bu talebi reddediyor. Meseleye şahit olan birinin anlattığına göre Hȃkim, davacı tarafı biraz da ta’zir ederek davayı reddedip el konulan kitapların iadesine karar veriyor.

Daha başka yerlerde buna benzer bir hadise olmuş mudur bilemiyorum. Ancak bu hadise bile, tek başına, eserlerin vicdanen ve manen basmaya yetkili olan kişilerin, kanunî olarak böyle bir yetkilerinin bulunmadığını gösteriyor.  

Hangi kanun mu?

1951 yılında çıkarılan ve günümüze kadar yaklaşık on kez değişikliğe uğrayan “5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu“ ¹. Bizlerin, adını duymuş olmaktan başka bu Kanun hakkında fazla bir malumatımızın olmaması normaldir. Fakat neşriyat işiyle meşgul olanların bu Kanunun maddelerini, gerekçelerine varıncaya kadar ve bununla ilgili çıkarılan yönetmelikleri ve yapılan değişiklikleri ayrıntıları ile takip etmeleri, hukukçularına inceletmeleri icap etmez miydi?

Anlaşılan o ki, bizim naşirlerimizin bugüne kadar böyle bir endişeleri olmamıştır. Tıpkı, eserlerdeki bir takım baskı ve yazım hataları gibi tashihe muhtaç hususları, yapılan tüm uyarılara rağmen, dikkate alıp düzeltmedikleri gibi ².

Bunun yanında sadeleştirme adı altında veya sayfalara lügat ekleme yolu ile kitap hacimlerini iki katına çıkaran kanunsuz uygulamaları da saymak gerekir ki, bu yapılanların neden kanunsuz olduğunun izahı aşağıda gelecektir.

Evet, bütün mesele neşriyatla meşgul olan sorumlu kişilerin bugüne kadar bu Kanunun gereği olan işlemleri yerine getirmemiş olmalarından kaynaklanıyor. Özellikle de bu Kanuna istinaden Kültür Bakanlığınca çıkarılan ve 08/11/2001 tarih ve 24577 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, “Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ³ yürürlüğe girdikten sonra yapılması gereken iş netlik kazanmış olmasına rağmen. Yani söz konusu Yönetmelikten sonra iş ciddiye alınıp, gereken işlemler yapılmalıydı.

Peki, ne yapmıştır bu yayınevleri, bu Kanun ve Yönetmeliğe rağmen, bugüne kadar eserleri nasıl bastırabilmişlerdir?

Bunun cevabı; maalesef, gerçeğe aykırı beyanda bulunarak bu işi sürdürmüşlerdir.

Nasıl mı?

Kanunun 27. maddesine göre, eser sahibinin vefatından itibaren koruma süresi 70 yıl olarak tayin edilmiştir. Yani Müellifin vefatından itibaren bu 70 yıllık süre içinde, geride kalan kanunî mirasçılarından izin almak gerekiyordu. Kanunun 19. maddesinin ilk fıkrası, mirasçıların kimler olacağını belirliyor. Bilindiği gibi Müellif-i Muhterem, devr-i hayatında mücerred kalıp evlenmediği için Kanunî mirasçıları ancak kardeşlerinin nesebi üzerinden olabilir ki, onların bir kısım torunları bulunmaktadır.

İşte bu 26 yayınevinin hiçbiri bu varislerden böyle bir yetki belgesi almaksızın, Kanunda belirtilen 70 yıllık süre sanki sona ermiş gibi beyanda bulunarak, kanunen zorunlu olan bandrolü usulsüz şekilde alarak kitapları basmışlardır. Peki onlar bu yanlışı yaparken, Kültür Bakanlığındaki bandrol işlemlerini yürüten sorumlular ne yapmıştır? Dünya ȃlemin bildiği, Bediüzzamanın vefatı üzerinden 70 yıl geçmediği gerçeğine rağmen, görevlerini ihmal ederek usulsüz bandrol vermekle meselenin bu hale gelmesinde baş sorumlu olmuşlardır. İşin aslı budur. Bunun doğru bilinmesi gerekir.

Esasen, bu usulsüzlüğü yapanlar aynı zamanda ağır yaptırım gerektiren bir suç işlemişlerdir. Şöyle ki; Kanunun 81’nci maddesi “Bandrol yükümlülüğüne aykırı ya da bandrolsüz olarak bir eseri çoğaltıp satışa arz eden, satan, dağıtan veya ticarî amaçla satın alan ya da kabul eden kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.” hükmünü taşımaktadır.

Efendim, Risale-i Nurlar umumun malıdır, diğer eserler gibi değildir. İsteyen basıp neşredebilir. Yada Müellif-i Muhteremin kimleri varis tayin ettiği eserlerinde belirtilmiştir, gibi tezler vicdanen doğru olsa da hukuken geçerlilik taşımaz.

Açıkçası, vefat tarihi esas alındığında 70 yıllık süre 23 Mart 2030 yılında dolacak olduğunu bile bile, yalanın hiçbir türüne cevaz vermeyen bir Zatın eserleri yıllardan beri gerçek dışı beyana istinaden ve de Bakanlık yetkililerinin göz yumması veya görevi ihmal sonucu, alınan bandroller ile basıla gelmiştir. Bu nokta dikkat çekicidir.

Ne zaman ki, anlı şanlı bir şekilde hizmet ettiğini dünyaya ilȃn eden bir cemaate ait bir yayınevi, Külliyatı, Lem’alar’dan başlayarak sadeleştirme adı altında yozlaştırıp, neşretmesi üzerine; eserlerin manevî sahipleri, haklı olarak ayağa kalkıp, yapılan hataya dur demeye çalışmışlar ve fakat karşı tarafın bu çağrılara kulak tıkaması yüzünden, onları engellemek için bir takım arayışa girmeye mecbur kalmışlardır. İşte bu sebepledir ki, bu bandrol meselesi gündeme gelmiş ve yetkisiz ve sorumsuz kişilerin eserleri basmasının ve sadeleştirme gibi faaliyetlerin önünü almak için teşebbüse geçenler olmuştur.

Esasen söz konusu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun  16. maddesinde yer alan “Eser sahibinin izni olmadıkça eserde veyahut eser sahibinin adında kısaltmalar, ekleme ve başka değiştirmeler yapılamaz.” hükmü; Risalelerde sadeleştirme adı altında değiştirmeler yapılmasına engel idi. Fakat gel gör ki, Eserlerin kanuni sahibi belli olmadığı için herhangi bir şikayet söz konusu olmamış ve Kanuna aykırı bir şekilde, tüm eleştirilere rağmen inadına sadeleştirmeye devam edilmiştir.

Günümüze gelirsek; Hükümetin, Risaleleri Kültür Bakanlığına mal etmek için, çeşitli meselelerle ilgili hazırlanan Torba Kanuna bir madde ilave yoluna gitmesi, anlaşılır gibi değildir. Çünkü zaten mevcut Yasanın 19’ncu maddesine 1983 yılında eklenen bir hükümle Bakanlığa böyle bir yetki verilmiş durumda.

Evet, söz konusu hüküm kısaca şöyle: “...salahiyetli kimselerden hiçbiri bulunmaz veya bulunup da salahiyetlerini kullanmazlarsa yahut ikinci fıkrada belirlenen süreler bitmişse, eser memleketin kültürü bakımından önemli görüldüğü takdirde, Kültür ve Turizm Bakanlığı... eser sahibine tanınan hakları kendi namına kullanabilir.”

Görüldüğü gibi bu madde işletilerek de mevcut durumda pekȃlȃ eserler Bakanlık tekeline alınabilir. Tabi bunun doğru olup olmadığı ayrı bir mesele. Hukuken mümkün olan bu uygulama, Risale-i Nur Camiası açısından elbette kabul edilemez ve kendi içinde pek çok mahzurları taşıyan bir durumdur.

Şöyle ki; yıllardan beri neşriyatla iştigal eden naşirlerin dahi başaramadığı dört dörtlük bir basım işini Kültür Bakanlığı nasıl başaracaktır? Beş-altı bin sayfayı teşkil eden onlarca kitabı doğru bir şekilde ve aslına uygun olarak yayımlamak için, Risalelere vakıf yeterince sayıda editör istihdam edebilecek midir? Kültürel yayın olma vasfından çok, dinî yayın sınıfına giren Risaleleri Kültür Bakanlığının değil de Diyanet İşleri Başkanlığının sahiplenmesi ve neşretmesi daha doğru değil midir?

Gelinen noktada, Torba Kanuna ilave edilen madde Meclisten geçse de geçmese de;  Risaleleri neşir işinin eskisi gibi devam edemeyeceği görülmektedir. Çünkü Bakanlığın mevcut Kanuna göre bugüne kadar verdiği usulsüz bandrolü bundan sonra vermeyeceği ve Hükümetin politikası gereği, karşısında gördüğü kesimlere taviz vermeyeceği açıktır.

Özellikle korsan madde diye adlandırılan yasa maddesini engellemeye çalışanların, bu noktayı göz önünde bulundurmaları ve o maddenin geri çekilmesi ile sorunun çözüleceği gibi bir yanılgıya düşmemeleri gerekir.

Bu durumda yapılması gereken; eserleri sırf hizmet maksadıyla neşreden yayınevleri ( en zor işi yani ittihad ve tesanüdü başarabilirlerse) müşterek hareket ederek,  kanunî varislerden alacakları yetki belgesi ile hukukî yollardan haklarını arama yoluna gitmeleri ve bundan sonra yürürlükteki Kanun ve Yönetmeliğe uygun hareket etmeleridir.

Böylece, neşir hizmeti aksamadan devam edeceği gibi, öyle her önüne gelen de eserleri basıp ticarete alet edemez. Ayrıca, sadeleştirme ve sair yollarla eserlerin değiştirilmesinin önüne geçilmiş olur. 

¹  http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5846.pdf

²  http://www.risaletashih.com/   

³  http://teftis.kulturturizm.gov.tr/TR,14663/bandrol-uygulamasina-iliskin-usul-ve-esaslar-hakkinda-y-.html