Cuma, 23 Ekim 2009 

 

İnsanları diğer varlıklardan ayırt eden özelliklerden birisi de yazının îcâdı ve kullanılmasıdır. İlim adamlarınca, yazının ilk def’a Ön-asya, Mezopotamya veya Mısır’da ortaya çıktığı iddiâ edilmektedir. İşin doğrusunu bilmek pek mümkün olmasa da, bu durum vâkıayı değiştirmez… Önemli olan, bu güzel ni’metin insanoğluna ihsân edilmesidir. Beşer, kendisi için mühim ve unutulmasında mahzur bulunan bilgileri yazı vâsıtası ile muhâfaza etmek ve istikbâle aktarmak çâresini bulmakla, kim bilir, ne kadar râhatlamıştır…

   Özellikle, günümüzün vazgeçilmez bilgilendirme araçlarından olan yazı, her milletin tercîhine göre bir şekil alarak gelişmiş ve bizlere ulaşmıştır. Yazının maddî tarafı, bir aktarma vâsıta olması ise; ma’nevî tarafı da onun, insanların duygularını, fikirlerini, inançlarını ifâde etmesidir. Bu bakımdan, yazının çok mühîm bir buûdu, ma’neviyâta hizmetidir.

   Bizim millî târîhimizde, çeşitli dönemlerde çeşitli yazıların kullanıldığı bilinmektedir. Göktürk, Uygur, Soğd  ve İslâmiyetle müşerref olarak tanıştığımız Arab yazısı asırlarca kullanılmıştır. Türkçe telaffuza uygun harflerin eklenmesi ile harf sayısı çoğaltılmış ve bu hattın giderek inkişâfı netîcesinde, nakış nakış işlenen, her biri başka bir san’at eseri olan yazımız ortaya çıkmıştır.

   Hepimizin bildiği sebeplerle, Avrupalıların ortak yazısı olan Latin alfabesine geçilmiş, mâzî ile irtibâtımız  bir anda koparılmıştır. Bahânesi ne olursa olsun, bu değişiklik, bir milletin târîhinde görülebilecek en kötü tercîhlerden biri olmuştur. Benzer şekilde değişik yazılar kullanan milletler, bu yazılara ilişmeden muâsır medeniyet sevîyesine erişmiş ve bizi fersâh fersâh geride bırakmıştır. Rus, Çin, Japon, Kore, İsrâîl yazılarının, bizim terk ettiğimiz Arab yazısından kolay ve kullanışlı olduğu iddiâ edilemez; hiçbiri de bizden geri değil…

   Bu değişiklik milletimizin vicdânında ma’kes bulmamışsa bile, birkaç asırdır yöneticilerin istibdâdı altında ezildiğinden dolayı direnci kalmadığından, çâresiz kabullenmek zorunda kalmıştır. Sayıları çok az zevâtın pasif mukâvemeti de olmasa, bugün tamâmen unutulup giden, millî hasletlerimizle mezc olmuş bulunan Arab yazısı ile kaleme alınan Türkçe eserlerden, ancak yabancı ilim adamlarının himmetleri ile haberdâr olabilecektik…

   Bizler, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas) ve İslâmiyetin temel kitâbı olan Kur’ân-ı Kerîm’in dili olduğundan Arabçayı ve o dilin yazısını mukaddes addetmişizdir. Bu, inancımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Çünki, Kur’ân Allâhu Teâlâ’nın kelâmıdır. O kelâmın hangi milletin lisânı üzerine olacağına karar verme yetkisi bizzât Cenâb-ı Hakk’ındır. Yüce Kitâbın bir harfinin bile değiştirilmeden muhâfaza edileceği ve kıyâmete kadar gelen bütün insanlara teblîğ vazîfesini eksiksiz sürdüreceği de Allâhu Teâlâ’nın va’di ve sözüdür.

   Milletimizin Kur’ân ve ondan nebeân eden eserleri eskimeyen yazımızla okumak ve anlamak cehdleri sâyesinde, giderek demokratik hakların da elde edilmesi sonucunda, devlet kurumları eski anlayışından tâviz vererek Kur’ân Kursları ve dînî eğitim verilen mekteblerinde Arabça ve yazısına izin vermek zorunda kalmıştır. Artık önüne geçilemez bir şekilde, milletimizin arzûsu doğrultusunda, Osmanlıca ta’bîr ettiğimiz, Arab harfleriyle Türkçe okuma ve yazmaya ilgi artmaktadır.

   Bu konuda Üstâd Bedîüzzaman Saîd Nursî’nin, Risâle-i Nûr Külliyâtı vâsıtası ile unutulmaz himmet ve gayretleri olmuştur. Bir avuç Nûr Talebesi, gecelerini gündüzlerine katarak, bütün baskı ve yıldırma hareketlerine beş para ehemmiyet vermeden, târîhî ve ma’nevî kıymeti çok yüksek olan bu yazıyı günümüz insanlarına aktarmışlardır. Kendilerine şükrân borçluyuz; hepsini minnet ve rahmetle anıyoruz.

   Risâle-i Nûr akımının ta’kibcileri olan pek çok kişi, kader-i İlâhî’nin sevkiyle, bu eserlerin Latin harfleri ile neşrine cevâz ve müsâade edildiğine kāni’dirler. Harf inkılâbından sonra doğanların ve Risâle-i Nûrların orijinal yazısını öğrenemeyenlerin, bu eserleri okuyamama ma’zereti böylece ortadan kalkmıştır. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonra, Türk kökenli devletlerde yaşayan milyonlarca insan, Risâle-i Nûr’ları Latin alfabesi ile tanzîm edilmiş şekliyle okumuş; hak ve hakîkate kavuşmuştur.

   Tabiî, bu durum bizi tenbelliğe sevk etmemeli ve eskimeyen yazımızı – en azından – okuyamamak için bir bahâne olmamalı… Metotlu ve sıkı bir çalışma ile on beş gün içinde râhatlıkla okuyabileceğimiz bu kudsî ve millî yazımızı, eğer henüz öğrenmemişsek, hemen harekete geçmeli… Unutmamalı ki, Risâle-i Nûrların ehemmiyetli bir vazîfesi de öz lisânımızla birlikte, İslâm harfleri unvânını alan yazımızı da muhâfaza ve idâme ettirmektir…

   Bu çağda, internet ni’meti sâyesinde, bir tuşla erişilebilecek imkânlar o kadar çok ki… Herhangi bir arama motorunda: “Osmanlıca” veya “İslâm Harfleri” yazdığımızda, sayılmaz kolaylıklar karşımıza çıkacaktır.

   Gayret bizden, tevfîk Allâh’dan (cc)….

Ekrem KILIÇ
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız