Pazar, 03 Ekim 2010 

 

Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî’nin Mardin’de geçirmiş olduğu hayat devresi ile ilgili olarak yapılan araştırma eserlerinde, ayrıntılı ve açıklayıcı bilgilere—yeterince—ulaşılamamıştır. Bediüzzaman’ın hayatı konusunda, birinci elden bilgiye kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî tarafından yazılan ve yayınlanan “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı” adlı 1919 yılı basımı eserle ulaşıyoruz.

Ancak bu eserde de Bediüzzaman’ın Mardin’de geçirmiş olduğu devrede yaşanan hadiselere ve sürgün olayının detayına ilişkin tarih bilgilerine ulaşamıyoruz.

1958’de Nur Talebeleri tarafından yayınlanan Tarihçe-i Hayat’ta da, adı geçen eserdeki bilgiler hiçbir ilâve yapılmadan aynen aktarılmıştır. Her iki eserde de Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi belirtilmemiştir. Ancak 1974’te basılan Necmettin Şahiner’in Bediüzzaman’ın kronolojik hayatının anlatıldığı eserde, Mardin hayatı ile ilgili olarak hayatta olan şahitlere dayanılarak iki hatıra nakledilmiş ve Bediüzzaman’ın Mardin’e geliş tarihi olarak da 1892 tarihi gösterilmiştir. Daha sonra Abdülkadir Badıllı tarafından hazırlanan üç ciltlik “Mufassal Tarihçe-i Hayat”ta ise, bu tarih 1895 olarak kayda geçmiştir. Bizce de Badıllı’nın tesbit ettiği tarih daha sağlıklıdır. Çünkü Risâle-i Nur Enstitüsü’nce yapılan en son araştırmada Bediüzzaman’ın doğum tarihi 1878 yılı olduğuna göre ve Mardin’e 16 veya 17 yaşlarında geldiğine göre, geliş tarihi 1894 veya 1895’tir. Bu tarih de H. 1312 yılına tekabül etmektedir. Şahiner’in 1892 tarihini tesbit etmesi Bediüzzaman’ın doğum tarihini 1876 yılı olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır.

Yine Bediüzzaman, 1895 yılında geldiği ve yoğun siyasî çalışmalarda bulunduğu Mardin’de, Namık Kemal’in hürriyetçi fikirlerinden etkilendiğini şu ifade ile belirtmektedir: “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl’in ‘Rüyâ’sıyla uyandım.’’ Molla Said böylece Namık Kemal’in hürriyet ve fikir mücadelesini takdir eder ve daha sonra Münâzarât adlı eseriyle bu düşüncelerini anlatmaya çalışır.

Bediüzzaman, İttihad-ı İslam düşüncesinde Namık Kemal’i, selefleri arasında sayar. Divan-ı Harb-i Örfi’de bu konu ile ilgili olarak geçen ifade şu şekildedir:

“Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddîn-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir.”

Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm fikrinde selefleri arasında saydığı Namık Kemal, eserlerinde İslâm birliğinin önemini ve lüzumunu açık ve kararlı bir şekilde ifade etmektedir. Özellikle Magosa’da yazmaya başladığı, ancak uzun bir aradan sonra 1881 yılında Midilli’de tamamlayabildiği ‘’Celaleddin Harizmşah’’ isimli eserinde bu görüşlerini net bir şekilde görmek mümkündür. Türk edebiyatının tiyatro formunda yazılan ilk eserlerinden olan Celâleddin Harizmşah’ta, Moğol istilâsına karşı, İslâm birliği fikrini Celâleddin’in ağzından çok kuvvetli bir şekilde ve İslâm âlemini koruyabilecek en önemli düşünce olarak ifade edilmektedir. Bu eser, Namık Kemal’in üzerinde en çok çalıştığı ve en çok sevdiği eseridir. Ölümüne yakın yıllarda yazdığı bu eserde Namık Kemal’in, İttihad-ı İslâm düşüncesini tamamen benimsediği ve Osmanlı Devleti’nde görülen problemlerin çözümünün de ancak bu yolla olabileceği noktasına geldiği görülmektedir.

Molla Said’in Mardin’deki hayatı çok hareketli geçer. Bir gece silâhlı olarak bir yere giderken polis ve jandarma devriyesine rastlar. Üzerinde silâh bulunduğu için kendi kendine, “Kaçarsam beni tutarlar, en iyisi hemen vurup aralarından geçeyim” diye düşünürken devriye ile göğüs göğse gelir. Bulundukları yer çimenlik olduğu için çarpışma sırasında polis ve jandarmaların ayakları kayar ve aşağı doğru yuvarlanırlar. Bu fırsattan istifade eden Molla Said, ara sokaklardan birine dalarak izini kaybeder. Ertesi gün polislerle karşılaşınca, elleriyle yüzlerinin yara bere içinde olduğunu görür. “Nedir bu haliniz?” diye sorduğunda polisler başlarından geçen olayı anlatarak, olsa olsa o adam bir cindi derler. Molla Said ise gülerek, “Her halde cin olmalıdır. Zira öyle cinler de vardır” der.

Bediüzzaman’ın Mardin hayatı, yayınlanan eserlerden edindiğimiz bilgilere göre, çok hareketli ve çalkantılı geçmiştir. Onun medrese talebeleri ve âlimlerle münâzâraları neticesinde kendini kabul ettirmesi kayda değer önemli sayılabilecek hadiselerdendir. Molla Said, Mardin’e kadar olan hayat safhalarında sadece klasik medrese usûlü ile eğitim gören hoca ve talebelerle münâzarâya girişmişti. Mardin’de ise ilk defa kurumsal kimliğe sahip medrese hocalarıyla tartışmaya girmiş ve kendini ilmî çevrelere kabul ettirmiştir.

Meşrûtiyet ve Hürriyet düşüncesi ile ilk tanışması ve en önemlisi de ilk defa siyaset hayatına Mardin’de başlaması kayda değerdir. Evet, Bediüzzaman ilk defa devlet sistemi ile tanışacak, devletle yüzleşecek ve bilinmeyen sebeplerle “bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla”* Bitlis’e sürgün edilecekti. Bediüzzaman’ı sürgüne yollayan mutasarrıfın adı, eski tarihçelerde belirtilmemektedir. Ancak Şahiner’in adı geçen ilk baskı eserinde “Nadir Bey” ismi geçmektedir. Bu kaynağa dayanarak, daha sonra yapılan bütün araştırmalarda bu isim yazılmıştır. Halbuki Nadir Bey, Mardin’e 1919 yılında mutasarrıf olarak atanmıştır. O tarihte ise, Bediüzzaman İstanbul’dadır. Şahiner, kitabının son baskısında hatasını anlamış olmalı ki, mutasarrıfın ismini vermemiştir.

Bediüzzaman H. 1312 yılında Mardin’e geldiğine göre, o zaman Diyarbakır vilâyetine bağlı bulunan Mardin Sancağı mutasarrıfının Selanikli Mehmet Enis Efendi olduğunu “Diyarbekir Salnameleri”nden öğreniyoruz. Daha sonra Diyarbakır’a vali olarak atanan ve Enis Paşa olarak bilinen Rumeli Beylerbeyi unvanına sahip bu zât, mutasarrıf olduğu 1895 yılında, yağmacı kabileler köylere saldırmış, saldırıya uğrayan halk da şehir merkezine sığınmıştır. Mardin’in âlimleri ve ileri gelenleri Ermenileri himaye etmeye ve yardımcı olmaya çalışmışlardır. Bu arada Patrik Azaryan Efendi, mutasarrıfın ‘pençesi’nden Kazasyan Havsep Efendi tarafından kurtarılmıştır. I. Meşrûtiyet döneminde, Diyarbekir mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilmiş bulunan Havsep Efendi, 640.000 altın zarara uğramış, ‘valinin doymak bilmez iştahının, zindanda ölüme mahkûm ettiği bu bahtsız adam’ oğlu Diran ve yeğeni ile İstanbul’a gitmişti.

Devlet arşivlerinde Ermeni meselesi ile ilgili bir belgede; Vali Enis Paşa’nın Diyarbakır’da görevli olduğu 1896 senesinde, Ermeni meselesinde karışıklık yaşandığı bahanesi ile Fransa Büyükelçiliği tarafından sadrazamlık makamı vasıtasıyla Paşa’nın görevinden azli istenildiği anlaşılmaktadır.

“Selanikli Mehmet Enis Efendi’nin ismi direkt olarak Risâle-i Nur’da geçmemektedir. Tarihçe-i Hayat’ta, ‘Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis’e nefyedildi…’ (Tarihçe-i Hayat, 1996, s. 39) denilmektedir. (…) 8 Eylül 1892’de ikinci kez Mardin Mutasarrıflığına tayin edilen Enis Efendi, 13 Nisan 1896 tarihine kadar bu görevi sürdürmüş, 1 Ekim 1895’ten itibaren de ilâveten Diyarbakır Vali vekilliğini de yapmıştır. Dolayısıyla Bediüzzaman’ı Bitlis’e sürgün gönderen, Enis Efendi’den başkası değildir. Ayrıca, bu tarihlerde, Mardin’in durumunun karışık olması, özellikle Enis Efendi’nin buraya tayin edilmesi ve otoriter kimliğinin ön plana çıkması, tarihçede verilen bilgileri doğrulamakta ve kuvvetlendirmektedir.” (Yeni Asya, 1.4.2005, Enstitü sayfası, Portre)

Bediüzzaman’ın Mutasarrıf Enis Paşa tarafından sürgün edilmesi olayının perde arkası ve gerçek mahiyetini öğrenebilmemiz için 1895 senesinin mutasarrıflık ve adlî yazışmalarını incelemek gerekir. Onu da işin uzmanlarına havale ediyoruz. Şayet bu belgelere ulaşabilirsek, Bediüzzaman’ın devletle ilk tanışmasını ve Selanikli Enis Paşa ile aralarında hangi meselelerin konu edildiğini öğrenmiş olacağız.

Bediüzzaman’ın Mardin’den sürgünü ile ilgili bir iddia da şöyle:

Mardin’de yaşamış bulunan büyük âlimlerden Şeyh Yusuf Efendi (1873-1956) gençliğinde Şehidiye Camii’nde Bediüzzaman’la tartışmaya girdiği, onu ‘’Delâil-i zâhire hakkında milleti şüpheye düşürmekle’’ suçladığı, sertleşen tartışmanın sonunda Said Nursî’nin Mardin’den sürüldüğü anlatılmaktadır. Bediüzzaman’ın sürgünü, sadece bu olayla açıklanamaz. Yine belirtmeliyiz ki, devlet arşivlerindeki ilgili belge ve bilgilere ulaşılmadan bu konuda kesin bir hükme varamayız. Özellikle yakın tarih araştırmacılarına büyük bir iş düşmektedir.

Molla Said’in Mardin hayat devresinden çıkarabildiğimiz sonuçlar özetle şöyle sıralanabilir.

1- Molla Said Mardin’de klâsik medrese hayatından kurumsal medrese hayatına ilk defa giriş yapmış ve ilimde rüştünü ispat etmiştir. Böylece kimsenin ona itiraz etme mecali kalmamıştır.

2- Hayatının ilk siyasî devresi Mardin’de başlamış olup, Sultan Abdülhamid’in Mutasarrıfı Enis Paşa’nın pençe-i kahrına maruz kalıp, hayatının ilk sürgününe maruz kalmıştır.

3- Namık Kemal’in meşhur rüyası ile Mardin’de uyanmış ve Hürriyet ateşiyle yanıp tutuşmuştur. Bunu sonraki bütün hayatında gözlemlemek mümkün.

4- Cemaleddin-i Afgani ve Şeyh Sunusi’nin talebeleri ile Mardin’de tanışmış olup, bu görüşme ilerde İslâm Birliği düşüncesini pekiştirmeye vasıta olmuştur.

5- Molla Said Cizre hayat devresinde olduğu gibi Mardin’de de Ermeni hadiselerine şahit olmuştur.

Dipnot:
* Garip bir tevafuk: Tarihçe-i Hayat’ta geçen “bir mutasarrıfın ‘pençe-i kahrı’” ifadesi ile Chermetant’ın eserinde 1896 tarihli mektubunda geçen “pençe” tabiri Selanikli Mutasarrıf’ın açık bir özelliğini ortaya seriyor.

MEHMET SELİM MARDİN

www.msmardin.com , This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 Y. Asya, 03.10.2010