Cuma, 30 Eylül 2011 08:27

 

Noksanını Bilmek 

   Geçenlerde, liberal görüşlü ve olan - biteni insafla değerlendiren bir başyazarın yazısını okudum. Dînî bir konu ile ilgili görüşlerini ifâde etmek istiyordu. Fakat, râhatlıkla, bu konuda hiç bilgisinin olmayışından yakınarak; o sebeple mevzûu dînî açıdan ele alamayacağını anlatıyordu. İşte, muhtâç olduğumuz aydın tipi budur: bir gazetede başyazar olmanın kendisine her konuda kalem oynatmak yetkisini vermediğini bilmek ve çizmeden yukarı çıkmamak…

   Maalesef, eğitim sistemimiz bizi her telden çalar; ama, hiçbir konuda uzman olmayan insanlar şeklinde yetiştirmiştir. Bu, ansiklopedik bilgiye sâhip, ihtisâsa ehemmiyet vermeyen; her şeyi ben bilirim tavrını benimseyen yarım aydınlar yüzündendir ki, muâsır medeniyet seviyesine erişmekte zorluk çekmekteyiz. Bizim insanımızın her konuda kolayca ve bol keseden serd-i kelâm etmesi millî bir haslet hâline gelmiştir.

   Avrupa’da yapılan bâzı anketlerde, soruya muhâtap olanların, o konu hakkında bilgileri yoksa herhangi bir fikir beyân etmediklerini okuyoruz. Hattâ, meselâ : “Siz başbakan olsanız…” şeklindeki sorulara, gülerek böyle bir şeyi hiç düşünmediğini ifâde edenlere rastlıyoruz. Doğrusu, böyle bir cevâba hayret etmiyor değiliz! Bizde olsa, en ummadığınız insan, mesleği ve eğitimi ne olursa olsun, böyle bir suâle balıklama dalar ve : “Bence…” diyerek ne hikmetler döktürür…

   Hele konu tıb, siyâset ve ilâhiyât olunca, bizim her ferdimiz âdetâ mevzûun profesörü olur; durduğu yerden henüz keşfedilmemiş nice sayfalar açar, nice reçeteler yazar, nice fetvâlar verir! Bir arkadaşım anlatmıştı: çocukluğunun geçtiği köye gitmiş. Bir bahar güneşinde, ahırın önündeki gübre yığınları üzerine uzanmış iki köylüden birisi, yığından çektiği bir saman çöpü ile dişlerini karıştırırken, o günün yüksek siyâsetinden bahs ediyormuş. O günlerle Amerika’da Nixon, Rusya’da Brejnev iktidarda imiş. Saman çöpü ile derin siyâsete dalan şahıs: “Ben olsam…” diye başlayıp, iki büyük devlet arasındaki mes’ele, her ne ise, şıp diye çözüvermiş.

   Köylümüz böyle de, şehirlimiz ayrı mı? Câhilimiz – hadi adı üstünde: câhil – öyle olsa bile okumuşumuzun da aynı olması mı gerekir? Lafa gelince, dağdaki çobanla şehirdeki bilgilinin reyinin sandıkta eşit ağırlıkta olmaması gerektiğini savunanlar, maalesef, fiiliyâtta benzeri davranışları sergilemektedirler. Kendi ayıbını ve noksanını bilmediği için, aynada kendi kusûrunu fark etmediği için başkalarını gāyet râhatlıkla tenkîd edebilmektedir. Oysa, herkes için kendi sınırlarını tesbît etmek ve oradan ileri gitmemek bir fazîlettir.

   Sevinerek görmekteyiz ki, son yıllarda sür’atle iyi örnekler artmaktadır. Akademisyenlerden başlayan, fikir adamlarımızdan, yazarlarımızdan, milletini tanıyan siyâsetçilerden önemli bir çoğunluk şu yukarıda temâs ettiğimiz eksiklikten kurtulmaktadır. Gerçekten de, “Kişi noksânın bilmek gibi irfân olmaz!” Hatâ veya eksikliğinin farkında olmak başlı başına bir erdemdir. Yanlışlar, farkedilirse düzeltilir. Noksanlık, hissedilirse giderilir. Bilinmeyen, bilinirse öğrenilir. Cehâlet, bilinmeyince – eskilerin deyişiyle – muzaaf, kat kat olur. Yâni, hem bilmez, hem bilmediğini bilmez. İşte tehlikeli câhillik budur!

   Her işi bildiğini sananın çok yanılacağı hakîkattir. Ne yazık ki, bizde birkaç yüz yıldır, insanlar bu düşüncede yetiştirilmiştir. Mekteplerde kābiliyetler gözetilmeden, münâsip görülen bilgiler, insanların kafalarına boca edilmiştir. Tek tip düşünce, tek tip davranış, tek tip tepki verecek şekilde eğitilen vatandaşlarımız dünyâ ölçülerinde ilim sâhibi yetiştirememenin mahcûbiyetini yaşamaktadırlar. İstisnâların hâriç olacağı tabiîdir.

   Yükseköğretim Kànûnuna bakınız: insanları üniversitede okutmanın gāyesini ilk maddelerde anlarsınız… Yazılsın, yazılmasın bütün çalışmalarımızın amacı budur: uygun ölçülerde yontulmuş, tornadan veya kalınlık makinelerinden çıkmış, tep tip vatandaşlar… Sonra da, acabâ dünyâ milletleri ile yarışta neden sona kalmaktayız diye kafa yorarız! Varsa tabiî…

   Halbuki, Yüce Kudret Sâhibi Yaratıcımız, bütün varlıkları birbirinden tamâmen ayrı isti’dâdta ve ayrı yapıda halketmiştir. Farklılıklar bir çeşit zenginliktir. Irkta, renkte, dilde, anlayışta, düşüncede, davranışta.. hâsılı hayâtın bütün safha ve boyutlarında tek tiplik değil; farklılıklar hâkimdir. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın izin ve irâdesi ile varlıklar kendi kābiliyetlerine göre yaratılış görevlerini yerine getireceklerdir. Allâhu Teâlâ’nın isim, sıfat ve fiillerine - vüs’atleri nisbetinde - aynalık yapacaklardır.

   Mâdem ki, yaratılıştan maksâd bu olduğu gibi, insanlığın îcâbı her birinin kendi hâline göre bir kişilik kazanmasıdır; öyle ise, bırakın insanlar, başkalarının ve kendi nefislerinin hakkına tecâvüz etmemek şartıyla, dilediklerini öğrensinler, dilediklerini düşünsünler, dilediklerini uygulasınlar… Ancak bu şekilde medenî bir insan olunur. Ancak bu şekilde ileri milletlerin seviyesine gelinir.    

Ekrem KILIÇalt