Çarşamba, 16 Ocak 2013 07:52

 

alt

Kürd Teâvün ve Terakkī Gaztesi
Numro: 6
17 Zi’lhicce 1326 / 27 Kânun-ı evvel 1324
[9 Ocak 1909]
Sahîfe: 43-44
  alt
 
 
Nutk-ı Sâbıkın [*] Netîcesi
 
 
Benim dört köşeli bir fikir ve müddeâm var:
 
Birincisi: Avrupa’dan mehâsin-i medeniyyetin iktibâsına muhtâcız. Hâlbuki medeniyyetin mehâsiniyle berâber, mesâvîsi de terakkī ve en garîb ve aldatıcı bir sûrete girmiş. Bu seyyiâtın en fenâsı ve medeniyyetin muharribi ve bâr-i girânı, sefâhet ve havâyic-i gayr-i zarûrîde isrâfât ve maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır. Binâenaleyh, mehâsinle berâber seyyiât da medeniyyetimiz içine sokulmamak içün bize öyle bir kānun-i hâkim ve mümeyyiz lâzım ki, hevâ ve hevese galebe etsin. Zîrâ bizde çocukluk tabîati var.
 
İkincisi: Nasıl ki, Kürdler'in asabiyetlerinden bir hâkim reis, Avrupa’ya müdâhene içün frenk libâsı giyse, Kürdler, o hâkime itâate bedel ihânet edeceklerdir. Şâyet tanısalar ki, Kürd’dür; libâs-ı millîsini tebdil ettiği içün “milletine hakāret etmiş” derler.

Bunun gibi; bu zamân-ı meşrûtiyetteki hâkim, şahs-ı mütehakkim değil, belki kānûn-i mümeyyizdir. Bu kānûnu, libâs-ı millî ile göstermek lâzımdır. Yoksa asabiyet-i ma‘neviyye karşısına çıkacaktır.

Üçüncüsü:
Anâsır-ı gayr-ı müslimenin adâlet ve müsâvât ve hürriyyetin devâmına itmi’nanları tam olamaz. Meğer bu müsâvât ve adâlet metin bir nokta-i istinâda rabt edile. O da lâ-yetegayyer ve vicdânın hâkimi nokta-i diyânet ve şerîattir. Demek bu adâletin muktezâ-yi diyânet olduğunu göstersek tamâmen mutmain olacaklar, hiç ürkmeyecekler lâubâlîlerin zannı gibi...Zîra ittifak hüdâdadır, hevâda değil. Olsa da muvakkattir.Zîra hevâ, akrebin yuvası gibi ağraz ve enâniyetin menşe-i intişârıdır.
Dördüncüsü: Hadîdü’l-mizâc bir âlimin hiddetinden neş’et eden seyyiâtı, illet-i tardiyyeye binâen, ilmi de lekedâr edebilir. Meğer bir sâlih âlim gösterilse ve o seyyiâtın menşei hiddet olduğu isbât olunsa... Binâenaleyh, istibdâdın ve zamân-ı mâzînin seyyiâtı, din ve şerîati lekedâr etmemek içün meşrûtiyeti şerîat libâsıyle göstermek ve tatbik etmek zarûrîdir.
Hulefâ-yi Râşidîn’in ve Ömer bin Abdülazîz’in zamanlarını taklîd edebiliriz.
Eğer denilse ki: “Onlardaki safvet ve ahlâk-ı hasene bizde yoktur ki, taklîd mümkün ola!”
Ben derim: Meyl-i terakkīnin îkāzıyle bizdeki tenebbüh-i efkâr ve telâhuk-ı efkârdan hâsıl olan tekemmül-i mebâdî ve ihâta-i medeniyyet bu safvet ve ahlâkın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyyenin adâleti bu cevâbı isbât eder.
Medeniyyet-i İslâmiyye’nin medeniyyet-i hâzıradan farkı, yalnız menâhî ve rezâil ve esâret-i nefsten men‘dir. Hem de kāmet-i merdâne-i isti‘dâd-ı millîmize kadınların libâsı gibi süslü sefâhet ve hevesât yakışmıyor. Zîra, bir erkek, bir kadının kāmetinden istihsan ettiği libâsı giyse rezil olur ve bil‘akis...
Elhâsıl: Çürük olan mesâvî-i medeniyyeti hudûd-i hürriyyet ve medeniyyetimize girmekten seyf-i şerîat ile yasak edeceğiz. Tâ ki medeniyyetimiz, bu âb-ı hayât-ı şerîat ile gençliğini ebedîleştirsin. Eğer medeniyyet-i İslâmiyye bir cism-i nâmî olsa, şerîat deverân-ı demi ve diyânet de harâret-i gariziyyesi olacaktır. Hem de, şerîat-ı garrâ kelâm-ı ezelîden geldiğinden ebede gidecektir.
 
Ma‘ruf umûm enbiyânın memâlik-i Osmaniyye’den zuhûru, kader-i İlâhî’nin bir işâret ve remzidir ki, bu insanların makine-i tekemmülâtlarının buhârı diyânettir. Ve bu Asya ve Rumeli çiçekleri ziyâ-yı diyânetle neşv ü nemâ bulacaktır.
 
Binâen-aleyh, her bir mü’min i‘lâ-yı Kelimetullâh’a mükelleftir. Ve bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakkī etmektir. Ve a‘dâ-yı terakkīye karşı herkes cihâda mükelleftir. Ve en büyük düşman, gayr-i mahsus ve dâhilî düşmandır. O da üç büyük, müdhiş düşmandır: Birincisi fakr, ikincisi cehl, üçüncüsü ihtilâftır. Bu üç düşmana cihad etmeğe dînen mükellefiz.
 
Üç elmas kılıcı elde etmek lâzımdır. Birincisi muhabbet-i millî, ikincisi ittihâd, üçüncüsü maâriftir. Cihâd-ı hâriciyyeyi İslâmiyyet’in hakāyik-ı ulviyyesinin berâhin-i kātıasının elmas kılıçlarına havâle edeceğiz. Bu zamânın cihâdı, muhabbet ve tehabbübledir, tahvif ile değildir.
 
وﻻ تجسسوا  ” nass-ı celîlin muhâlefetiyle, hafiyye havfıyle kimse hakkıyla iktidârını sarf edemezdi. Ve âyetin nısf-ı âhiri  وﻻ يغتب بعضكم بعضا. Gazteler muhâlefet ederek, eski hafiyyeler gibi herkesin fikrine bir ıztırâb ve tereddüd ilkā etmiştir. Ammâ vâ-esefâ, ifrâta müstaid olanlar tefrîte de kābil oluyor.
 
Ey ulemâ, size hitâb ediyorum! Şöyle ki:

Her zamanda ulemâlar, ümerâ-yı müstebideyi taklîden her bir âlim kendi fikrini herkese kabûl ettirmekle bir nevi‘ istibdâd gibi yapıyordu. Şimdi meşrûtiyyettir; hâkim şahs-ı mütehakkim değil, belki meşveretin ruûhu olan efkâr-ı âmmedir. Siz de ilimde bir nevi‘ meşrûtiyyeti ta‘kîb ediniz. Zîrâ istibdat hâsılât-ı terakkīyi istihlâk ile insanları mâzî tarafına döndürüyor.
İstibdâd, istikbâle istidbâr ediyor. Katre katre su müteferrik kalsa kuruyor, tecemmu‘ etse bir havz-ı âb-ı hayât oluyor.
Bunu da ilâveten söylüyorum ki: Sırf ma‘neviyyât, atlamaya benzer; teâvün-i kuvvet te’sirsizdir. Bin ve bir, ikisi bir; ammâ ma‘neviyyâtın mebâdîsi maddiyyâttan olduğundan, büyük taşı kaldırmaya benzer, teâvün ve tedâvül-i efkâra muhtâctır. Böyle makāmlarda للكل حكم ليس لكل denilir. Avrupa, bu sırra ve sırr-ı taksîm-i a‘mâl esâsına binâen o hârikul-âde terakkıyyâtı ve maârifi te’sis eylemişler.
Hem de efkâr-ı âmme meşverette feverân etse, hâr u hâşâk makāmında olan ba‘zı akāid-ı bâtıla ve fırak-ı dâllenin bid’atları — ki, umûm ehl-i İslâm’ı dağdar-ı teessüf etmiş — ve dahâ çok seyyiâtın sâhiplerinin taassub veyâ dikkatsizlikle hâsıl olan cehl-i mürekkebin menşe-i galatlarının beyânıyle izâle ederek, sâfî ve berrâk hakāik-ı İslâmiyyeyi bütün efkâr ve kulûbe icrâ ve isâle edecektir.
والسلام على من اتبع الهدا  ”
***
Nutk-ı sâbıktaki “ihtiyarlığına bağışlamak” hatâdır. Savâbı, “ihtiyârsızlığına bağışlamak”tır.
Molla Saîd-i Kürdî
[*]: http://www.nuralemi.com/sayfalar.php?id=36&sayfaNo=513&mode=b


Not:

"Kürd Teâvün ve Terakkī Gaztesi"nin bu nüshasında Bedîüzzamân'ın iki makālesi bulunuyor.. 43. sayfada başlayıp 44. sayfanın ilk sütûnunda biten "Nutk-ı Sâbıkın Netîcesi"ni, "İfâde-i Merâm" tâkib ediyor.

http://www.risaletashih.com/index.php/ihzariye/76-ifade-i-meram   

B. Tunç,    Ö. İ. Pektaş,    Y. S. Tunç