Cuma, 18 Ocak 2013 14:24

alt

Kürd Teâvün ve Terakkī Gaztesi
Numro: 6
17 Zi’lhicce 1326 / 27 Kânun-ı evvel 1324
[9 Ocak 1909]

 
Sahîfe: 44
alt
 
 

İfâde-i Merâm
Şimdiki Şark’ta medeniyyetin müessisi ve bize bir ders-i ibret vermiş olan Japonlar’ın medeniyyet-i cismâniyyelerine hayât ver­mek içün, taharrî-i din ederek ba‘zı suâller sormuşlar idi ve ben de ken­dim gibi bir cevâb vermiş idim. Ben bu cevâbın kuvvetini tecrübe içün, ki bu mâzî ve istikbâl ortasında açılan büyük selli dere ve uçurum üzerin­den atlıyacak mı, yoksa sâir zaîf ve kuvvetsiz ve hakīkatsiz ve ihtiyar­lanmış olan âdât ve efkâr gibi mâzî tarafında mı kalacak bilmek içün; bu cevâbı şimdiki efkâr-ı umûmiyyeye peşkeş ve hediyye ediyorum. Ve rağ­bet-i umûmiyyeyi celb ile bizim gibi nevresîdenin sa‘yine neşât vermek içün bir hizmet niyyetindeyim. Şu bintü’l-fikr ve zâde-i tab‘iyyet ve semere-i fuâd, şimdiki dâire-i vâsia-i hürriyyetle mütenâsib geniş ve haşmetli efkâr-ı umûmiyyenin rağbetine yakışacak uslûb cihetiyle bir şey değil ise de, lâkin dört cihetiyle antika olduğundan ve antikalık, gulûfiyyetin yerini tut­makla i‘tibâr-ı umûmiyyenin rağbetine istihkākı ümid ediyorum.
Birinci antikalık ciheti : Dağ meyvesidir. Zîrâ Kürdistan dağlarında şu zamanda sudûr eden sözler kurûn-i ûlâ sözlerini andırıyor. Gûyâ biz kurûn-i ûlâdan bu tarafa hareket etmemişiz. Çünki hürriyyet-i mutlakalarımızı şimdiye kadar olan medeniyyet-i zelîlâne ve nâmeşrû‘ ve sefîhâneye fedâ etmek revâ görmedik.
İkincisi: Tabîîliktir. Ya‘nî benim tabîatıma muvâfıktır. Zîrâ, benim gibi bir bedevînin fikri fıtrat-ı asliyyeye dahâ yakın olduğundan muhâke­mesi de tabîî ve hadîs-ül ah[e]ddir. Sun‘î ne kadar mükemmel olursa, tabîî ye­rini tutmaz. Hem de kelâm-ı tabîî gibi olduğundan, mütekellimin mizâc-ı hissiyyâtını andırır.. Ve okunduğu vakit, ma‘deni benim gibi bir Kürd oldu­ğunu nazar-ı hayâle karşı tecessüm ettirir.. Ve zihinde ma‘neviyyâtın resmini doğru nakşeder.
Üçüncüsü: Üslub-i garîbimdir ki, sür‘at ve kesret ve ülfet ile sathîlenen ezhânı dikkate imâle eder. Zîrâ, garîb olan ahlâk ve hissiyyâ­tımla mütenâsib olan elbîsem; meânîler dahî istihsan ederek, elbîsem gibi bir üslûb-i beyânı giydirmek benden istediler. Ben de hâtırlarını kırmadım. Ammâ alaturka terziliği iyi bilmiyorum.
Dördüncüsü: Bu cevâb gençtir, ihtiyârdır. Bedevîdir, medenîdir. Hürr-i mutlakdır, hürr-i mukayyeddir. Yaşı dahî Hürriyyet’ten iki mâh dahâ yaşlıdır. Gûyâ altı ay zarfında elli sene, belki dahâ çok tayy-i zamân ede­rek yaşamış. Zîrâ velâdeti vaktinde tercümân-ı efkâr olan gazeteyi, şimdi bir gazete ile muvâzene olsa, mâbeynlerinden asırlar geçmiş zan oluna­cak. Hem de bedâvâtdeki hürriyyet-i mutlakanın ve medeniyyetteki hürriyyet-i mahdûdenin izdivâcından tevellüd etmiş.. Gûyâ: Dîk-i arş, ma‘­rifet-i Sâni‘den tarîk-ı ilhâm ile sadâsını işitmiş bir dîkü’s-sabâh gibi bu inkılâb-ı azîmin sabâh-ı infilâkına ezhân-ı nâimeyi sayâhıyle îkaz edi­yordu.
Bu cevâbın mebde’ ve meâdı, ya‘nî mevzû‘ ve gāyetin celâdeti, ve sâilin ehemmiyyeti sâir kusurları setredeceğini ümid ediyordum. Bintü'l-fikrin cihâzı üslûb-i garîbdir.. Ve mehr-i muacceli de dikkattir... Ve hem de bi­rinci tecrübe, birinci inşâ‘, birinci te’lif olduğundan noksânı ve iğlâkı ta­bîîdir. Hem de uzun cümlelerle söylemişim tâ ki, hakīkatin sûreti parçalanmasın.. Ve hakīkatin etrâfında dâire çekmekle mahsur bırak­maktır. Eğer tuttum, elinize vermedim; siz dikkatinizle tutunuz.
Zamân-ı sâlifte, şuarâ dîvanlarından hüsnünü, bir çok ulemâ di­bâce-i te’liflerinden “Hulefâ-yi Râşidîn’in mesleğinden olmayan” bir şahs-ı hâkime mehâsin-i milleti gasben ona vermek ve ondan neş’et ettiği gibi ıtrâî medihle istibdâda kuvvet vermişlerdi.. Ve mesâvî-i istibdâdı dahî nâ-kābil-i def‘ gördüklerinden zaman ve feleği hedef ederek şikâyât ve i‘tirâzâtın oklarını – dâimâ ma‘nâsı te’sîriyle ma‘lûm ve lafzı mechûl olan – istibdâda atarlardı. Meşrûtiyyet-i şer‘iyye altında olan adâlet-i mahz ancak Eflâtûn-i İlâhî’nin mehâsin-i hakīkıyye-i medeniyyetin misâl-i müşahhası göstermek istediği medîne-i fâzılasında ihtimâl verebilirlerdi.
Ben isem, o def‘i muhâl gördükleri istibdâdı yıkmakla ve muhâl-i âdî gördükleri medîne-yi fâzılanın esâsını atmakla meşgūl olan bir ehl-i asrın efrâdı olduğumdan o âdete muhâlefet ettim.
Birinci suâl meâl-cevâb icmâlen müddeâ gibi vaz‘ ediyorum. Son­raki tafsîlat o müddeâyı müntic "قصاياى قياسها معها" gibidir, şöyle ki:
Demişler: “Vücûd-i Sâni‘a delîl-i vâzıh nedir?”
Cevâb: Delîl-i nûrânî ve hayât-ı âteşin ve âlemin aynı olan Muhammed (a.s.m) ve kalb-i hidâyetin lisânı ki, Muhammed (a.s.m)’ın lisânıdır.
"الذى نظره النقاد ادق من ان يدلس عليه ومسلكه الحق اغنى من ان يدلس عليه الناس"
Meâli: Nûr-efşân nazarına karşı hayâl hakīkatı setredemez. Hak olan mesleği tesvîlâta, tedlîsâta muhtac değildir. Bu kelâm iki fırka-ı dâllenin reddine işârettir. Şimdi beda’ edeceğim cevâba... (Mâbadi var)
Saîd-i Kürdî


 
Not:
 
 
1) "Kürd Teâvün ve Terakkī Gaztesi"nin bu nüshasında Bedîüzzamân'ın iki makālesi bulunuyor.. 43. sayfada başlayıp 44. sayfanın ilk sütûnunda biten "Nutk-ı Sâbıkın Netîcesi"ni, "İfâde-i Merâm" tâkib ediyor.
 
2) Yazınının sonundaki ifâdelerden, gelecek nüshalarda devâmının olacağı anlaşılmakta ise de bugüne kadar ulaşılamamıştır. 
 
B. Tunç,    Ö. İ. Pektaş,    Y. S. Tunç