Pazar, 17 Mart 2013 13:23

 
alt
 Volkan
No: 83
2 Rebîul-evvel 1327
11 Mart 1325
24 Mart 1909
Sahîfe: 3
 

alt

Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır

“Bedîüzzamân-ı Kürdî’nin Fihriste-i Makāsıdı ve Efkârının Programıdır ” [1]

Ey şu müşevveş sözlerimi temâşâ eden zât! Gāyet dikkat ve muhâ­keme ile mütâlaa et. Yoksa sathî nazardan hâsıl olan sû-i tefehhüm zan­nınızı helâl etmem. Sen de atla da okuma!..

İfâdâtım zekîlere hitabtır. İşâret kâfîdir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan’ın yüksek dağları olduğundan kusûrumu ümmîlik ve acemîli­ğime bağışlamak muktezâ-yı mürüvvettir.

Ben ki, İslâmiyyet’e, maârif-i İslâmiyye’ye, ulemâya, talebeliğe ve Os­manlılığa ve hilâfete ve İttihâd-ı Muhammediyye’ye ve Kürdlüğe intisâbım cihetiyle şu sı­fatlardan neş’et eden devâir-i mütekātıa gibi cem‘iyyetlerin mültekāsı ol­duğumdan ve herbir hey’et-i ictimâiyyenin cism-i nâmî gibi tenbîhe muhtâc olan ukdetü’l-hayâtiyyesinde mündemic isti‘dâdâtı fi‘le çı­karmasının muharriki ve mûkızı meylü’t-terakkī olduğundan o ukde-i hayâtı mütenebbih etmek ve meylü’t-terakkīyi faâliyyete sevk etmek içün herbir hey’ete mahsus birer fikrim vardır.

Birinci Madde

Âlem-i İslâmiyyet’in ukde-i hayâtiyyesini tenbîh ve te’mîn ve meylü’t-terakkīsini faâl etmek içün adâlet ve meşveretten ibâret olan meşrûtiye­ttin me’haz ve menbaını, ezel ve ebed şânında olan Kānun-i Îlâhî’nin şârihi olan mezâhib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zîrâ milyonlarla dâhîlerin ecr-i âhiret içün istinbat ettikleri bahr-i umman gibi mesâil-i Şer‘iyyeye ka­nâat etmeyip; Avrupa’ya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhâr-ı fakr et­mek, dîn-i İslâm’a büyük bir cinâyettir. Meşrûtîyette hâkîm, kānun oldu­ğundan bu kānun, libâs-ı milliyye-i İslâmiye’yi giymeli. Tâ ki, asabiyyet-i ma‘ne­viyye onun riyâsetine karşı cevâb-ı red vermesin. Meşrûtiyyette Şe­rîat-i Garrâ hükümfermâ olduğu hâlde, üç şecere-i zakkūmu kökün­den ihrâc edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemîn-i meşrûtiyyette neşv ü nemâ bu­lacak ve dal, budaklar açacaktır.

Zakkum şecereleri; dinsizlik, iftirâk ve nifâk ve zünûb ve mesâvî-i medeniyyet ve hakkımızda şemâtetli olan zann-ı fâsid-i ecânibdir.

Ve tûbâ şecereleri; rûhânî manyatizma ile ittihâd-ı âmme ve inbisât-ı Şerîat cihetiyle terakkī ve tenezzüh-i din ve nokta-i metîn-i dîne istinâd, meşrûtiyyet sebebiyle ikbâl-i istikbâlimizdir. Hem de anâsır-ı gayr-ı müslime, meşrûtiyyetin devâmına mutmain olacaktır.

Cemî‘ kuvvetimle derim ki; hiçbir hakīkī mehâsin-i medeniyyet yoktur ki; İslâmiyyet sarâhaten veyâ zımnen veyâ iznen onu veyâ dahâ ahsenini mütekeffil olmasın. Ammâ, vâ-esefâ ki!.. Çocuk aldatıcı mesâvî-i medeniyyeti çocuk tabîatlı bâzı ehl-i hevâ ve heves mehâsin zan­nederek tûtî gibi en evvel onu taklid ettiler.

Hem de meşrûtiyyet, Şerîat’in abd-i memlûkudur. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; Şerîat ile hiç münâsebeti olmayan o müdhiş istibdâd-ı zâlimâne sırf milleti aldatmakla bir münâsebet-i mevhûmeye istinâd ile ol kadar dâhil ve hâric mühâcemâta karşı bu kadar zaman kendini muhâ­faza ettiğinden, şimdi asl-ı Şerîat’le münâsebet-i hakīkīsi olan meşrûti­yyetin bekāsı bu kuvvet-i âlîye istinâd etmek zarûrîdir.

İkinci Madde

Maârif-i İslâmiyye ordusunun fırkaları olan ehl-i mederese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebe; ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlîl ve techîl ile hâ­sıl olan; ve ahlâk-ı İslâmiyye’yi esâsıyla sarsan ve aheng-i terakkīyi ihlâl eden tebâyün-i efkârları ve tehâlüf-i meşâribleri izâle; ve efkârı tevhîd, meşâribi takrîb zarûrîdir.

Nasıl ki; cesîm bir fabrikayı mutazammın bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılıyor, bir maksada hizmet eder.  

Kezâlik mekteb ve medrese ve tekye, te’yîd-i münâsebet ile o kasr-ı âlî-yi İslâmiyye’nin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükûmet olmak zarurîdir. Tâ herbiri diğerinin noksânını tekmîl ile kāide-i taksîmü’l-mesaî tatbik edilsin.

Te’yîd-i münâsebet şöyledir ki: Mekâtib-i âliyyede hakāyik-ı İslâmiyye’yi berâhin ile okutmak ve medreselere de fünûn-i lâzime-i medeniyye, eski hükemânın bataklığına bedel tedrîs olunmak ve tekyelerde de müte­bahhi­rîn ulemâ bulunmaktır.

Üçüncü Madde

Devlet-i ilmiyyede meşrûtiyyet-i ilmiyye te’sis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umûmiyye-i ilmiyye feverân ile, ağraz ve enâniyyet ve evhâm ve şübehâtı bel‘ etsin. Zîrâ herbir âlim, kendi fikrini herkese kabûl ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharrî-i hakīkatin yolunu seddetmekle bir nevi‘ istibdâd-ı ilmiyye yapıyor.

Elhâsıl: İstibdâd gerek idârede gerek ilimde olsun, semerât-ı sa‘yi istihlâkla istikbâle istidbâr ediyor. İdârede kuvvet kānunda olmalı. Ve ilimde de kuvvet hakda olmalı. Yoksa istibdâd hükümfermâ olur.

Dördüncü Madde

Talebelik san‘at-ı mütenevviasında taksîmü’l-mesâî kāidesini medre­sede tatbik etmekle berâber, ictimâât ile münâzara ve müdâvele-i efkâr­dan feverân eden bir nevi‘ efkâr-ı umûmiyyeyi üstâd-ı ma‘nevî ittihaz et­mektir. Tâ, talebelikte ukdetü’l-hayâtiyye tenebbüh ve meylü’t-terakkī faâliyyete ve meylü’t-teceddüd zuhûra başlasın.

Elhâsıl: Nasıl ki, devlette efkâr-ı âmme hâkimdir. Müftüsü de efkâr-ı umûmiyye-i ulemâ olmalı. Ve üstad ve muallim de efkâr-ı âmme-i talebe olmalıdır. Tâ ki, meşrûtiyyet mütesâviyyen ve mütenâsiben cereyan esin. Şe­rat’ta icmâ-ı ümmet hüccet-i kat‘î olduğundan efkâr-ı âmmenin kıymet ve mevkıini gösterir.

mâba‘dı var

Bedîüzzamân

Saîd-i Kürdî

B. Tunç     Ö. İ. Pektaş     Y. S. Tunç