Pazar, 17 Mart 2013 14:36

 
alt
Volkan
No: 84
3 Rebîul-evvel 1327
12 Mart 1325
25 Mart 1909
 Sahîfe: 2, 3
alt
Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır
“Bedîüzzamân-ı Kürdî’nin Fihriste-i Makāsıdı ve Efkârının Programıdır ” [2]
[geçen sayıdan devâm]
Beşinci Madde
Mürşid-i umûmî olan vâiz ve hatîbler hem âlim-i muhakkik olmalı­dırlar, tâ bürhan ile iknâ‘ eylesin. Zîrâ tasvir ve tezyîn-i müddeâ, müteharrî-i hakīkata karşı fâidesizdir.  Ve hem de hakîm-i müdakkik ol­malıdırlar, tâ ki bir şey’i tegîb veyâ terhîb ile, ondan daha mühim şey’i tenzîl ve tahfîf edip muvâzene-i Şerîat’i bozmasınlar. Ve hem belîğ-i hakîm ol­malıdırlar. Tâ ki, muktezâ-yı hâle mutâbık ve ilcâât-i zamâna muvâfık ve teşhîs-i illete münâsib söz söylesinler.

Altıncı Madde

Osmanlılığın meylü’t-terakkīsini faâl etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihilhayâtı ve dîni, Dîn-i İslâm olduğundan herbir Osmanlı i‘lâ-yi şev­ket-i İslâmiyye’ye mükellef ve herbir mü’min i‘lâ-yi Kelimetullâh’a muvazzaftır. Ve bu zamanda i‘â’nın en büyük sebebi maddeten terakkī olduğundan; ve terakkīnin en müdhiş düşmanı olan cehâlet ve zarûret ve ihtilâfa; seyf-i ma‘rifet ve sa’y-i insânî ve ittihad ile dîn nâmına cihad edeceğiz. Ammâ a‘d-yıi hâricî, medenî olduklarından fikren galebe çal­mak lâzımdır. O cihâdı da berâhîn-i Şerîat’e havâle edeceğiz.

Yedinci Madde

Hilâfete dâir bir rü’yâdır. Âlem-i ma‘nâda pâdişâhı gördüm. Dedim: “Sen zekâtü’l-ömrü Ömer-i Sânî’nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrûti­yyet riyâsetine lâzım ve bîatın ma‘nâsı olan teveccüh-i umûmiyyeyi kazana­sın.”
Pâdişah dedi: Ben O’nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebilirsiniz [?]..  Nerede sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyyet ve safvet ve ahlâk!...
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-i efkâr-ı umûmî ve tekemmül-i mebâdî ve vesâit ve ihâta-i medeniyyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsâl, hem de netîce-i matlûb olan adâlet ve terakkīyi intac edebili­r. Düvel-i ecnebiyyenin adâleti bunu isbat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: “İstibdad, kalb-i memâlik olan İstanbul’da kan bırakmadı­ğından hüsn-i niyyeti gösterir bir şefkat ile meşrûtiyyeti kansız kabûl etti­ğin gibi, menfur olmuş Yıldız’ı mahbûb-i kulûb etmek içün eski zebânîler ye­rine melâike-i rahmet gibi muhakkikin-i ulemâyı doldurmak ve Yıldız’ı dârü’l-fünûn gibi etmek... Ve ulûm-i İslâmiyye’yi ihyâ etmek ve meşîhat-i İslâmiyye’yi ve hilâfeti, mevkī-i hakīkīsine is’âd etmek... Ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyânet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve ikti­dârınla tedâvî etmekle Yıldız’ı Süreyyâ kadar i‘lâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-i hilâfette pertevnisâr-ı adâlet olabilsin. Hem de havâîc-i zarûriyyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan isrâfâta iktidârı olmayan bîçâre millet de iktidâ etsin. Mâdem ki, imamsın...”
Birden rü’yâdan uyandım! Gördüm ki, asıl bu âlem-i yakaza, rü’yadır! Asıl uyanmak ve hakīkat, o rü’yâ imiş!

Sekizinci Madde
İleride tavâif-i mülûk temelleri hükmünde olan anâsır-ı muhtelife klûplerinin ittihâdının temeli ve nokta-i istinâdımızın esâsı olan “İttihâd-ı Muhammedî”den anâsır-ı gayr-i müslime tevahhuş etmesin­ler. Zîrâ mesle­ğimiz sırf ahlâkī ve dînî olduğundan onlara fâide-i azîmeden başka zarar vermez. Hem de muvâzene-i devleti muhâfaza eden milliyetimiz İslâmiyyet’den başka yoktur.  Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zîrâ milliyyetleri çok­tan vicdânî olan dinlerine galebe çalmış... Hem de onları medenî bili­riz. Medenîlere iknâ‘ ile muhabbetle galebe çalınır. Bâhu­sus en vahşî zamanlarda bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelife fermân-ı  ile medeniyyet-i İslâmiyye’de masûn kalmışdır. Ne va­kit cem‘iyyetimizden tevahhuş etseler, Meşrûtiyyete adem-i kābiliyyetlerini ve vatana hiyânetlerini ve meşrûtiyyeti muvakkat ve gayr-i meşrû‘ iste­dikle­rini göstermiş olurlar.
Hem de ecnebîler bu cem‘iyyet-i ahlâkıyye ve mürşidâneyi istihsan etmeleri gerektir. Zîrâ eski zamanda ecnebîler vahşî olduklarından İttihâd-ı Muhammedî onların vahşetine karşı taassub ve husû­met göstermeğe mecbur idi. Şimdi onların medenîleşmeleri ile o mahzur zâil olmuştur. Zîrâ din noktasında medenîlere galebe iknâ‘ iledir. Ve mezheb ve dîninin ulviyyetini ve mahbûbiyyetini fi‘len göstermekledir. Söz anlama­yan bedevîler gibi icbâr ve husûmetle değildir. Ammâ vâ-esefâ ki, İslâmiyyet ve hamiyyet nâmını taşıyan ba‘zı zevzek ve lâubâlîlerin “ka­merin menfaati, ayyaşlar mehtâbında işret etmeğe münhasır ve şemsin fâidesi bataklıkta mevadd-ı hasîse taaffün etmeğe münhasırdır.” diyen eblehler işret ve taaffüne mâni‘ olmak içün şems ve kamerin men’-i tulû­una kalkışmaları gibi, en mukaddes ve ulvî olan Şerîat-ı Garrâ ve onun hâdimi ve en hakīkatli ve uhrevî olan İttihâd-ı Muhammedî’yi kendi cem‘iyyet-i dünyeviyyelerine kıyâsen ağrâz-ı fâside ve metalib-i süfliyyeye vâsıta etmek gibi bir emr-i muhâle ihtimâl veriyorlar. Ve Şems-i hakīkate püf ve üf ediyorlar. Heyhât nerede Süreyyâ süpürge olur, veyâ üzüm sal­kımı gibi yenilir! Cihan arslanları silsile-i Şerîat’lebağlı olduğundan tilki­nin onu koparmağa kalkışması sırf mecnûnanedir.
Cem‘iyyetimizin meşrebi, beyne’l-İslâm muhabbetin ma‘nâsına mu­habbet ve husûmetîn medlûlune husûmettir. Ve mesleği: “Ahlâk-ı Ahmediyye ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyye’yi ihyâ etmektir. Ve rehberi Şerîat-ı Garrâ... ve seyfi berâhîn-i kâtıa ve maksadı i‘lâ-yı Kelimetullâh’dır....”

Dokuzuncu Madde
Kürdler’in ihtilâfından zâyi‘ olan kuvve-i cesîmelerinden istifâde et­mek içün ittihâd-ı millî ile efkâr-ı umûmiyyeleriniizhar etmek ve maârif ile o efkârı terakkī ettirmektir. Tâ ki, meylü’t-terakkīleri faâliyyete ve ukde-i hayâtiyyeleri tenebbühebaşlasın. Hâlbuki maârif-i cedîdeden dört sebebden tevahhuş ediyorlar. - İstîzâh olunca izâh edeceğim. - Bâhusus şim­diki ba‘zı gençlerimizin dinlerindeki lâubâliyâne hareketleri dahâ ziyâde milleti tevhiş ediyor. Bu gibi lâubâlîler Meşrûtiyyet’e hizmet değil, bil‘akis Meşrtiyyet’e ve millete büyük bir darbe vurarak tarîk-ı terakkīyi sedde se­beb oluyorlar.
Kürdistan’a maârif-i cedîdenin idhâline çâre-i yegâne: Hamîdiyye alayla­rında askerlik münâsebetiyle mekâtibi, medrese nâm-ı me’lûfiyle ulûm-i dîniyye ile berâber fünûn-i lâzime-i medeniyyeyi; aşâir-i mezkûrenin üç muhtelif nikātında talebenin ta‘yînâtının te’mîniyle berâber üç dâru’l-ilm küşâd... Ve bunlardan neş’et eden Kürd ulemâsı da, ihyâ olacak medâris-i münderisede Kürdler’in isti‘dâdlarına göre tedrîs-i fünûn etmektir.
Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dikkatinizle bana yardım edin.
  
Yüzbin def‘a yaşasın Şerîat-i Garrâ!..
Bedîüzzamân-ı Kürdî
Saîd
 
B. Tunç     Ö. İ. Pektaş     Y. S. Tunç