Salı, 19 Mart 2013 14:23

 
alt
Volkan
9 R.evvel 1327         18 Mart 1325           31 Mart 1909
Sayı: 90, Sayfa: 4

 
alt

REDDÜ’L-EVHÂM

 
İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti’ne isnâd ettikleri dokuz evhâm-ı fâsideyi reddeceğim:
 
Birinci vehim: “Böyle nâzik bir zamanda din mes’elesini ortaya atmak münâsib görünmüyor.”
Elcevâb:
Evvelâ: Dünyâ içün din fedâ edilmez. Biz vatanı din içün severiz. Dünyâyı da yine din içün severiz.
Sâniyen: Mâdem ki meşrûtiyyetde hâkimiyyet millettedir, mevcûdiyyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyyetimiz de yalnız İslâmiyyet’tir. Zîrâ Arab, Türk, Kürd, Arnavud, Çerkes ve Lâzlar’ın revâbıt ve milliyetleri İslâmiyyet’ten başka bir şey değildir. Nasıl ki, az ihmâl ile tavâif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyyet-i câhilyyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır.
 
İkinci vehim:“Bu unvan, tahsîsi ile, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor.”
Elcevâb: Evvel de söylemiştim. Yâ mütâlaa olunmamış veyâ sû-i tefehhüme uğramış olduğundan tekrârına mecbûrum. Şöyle ki:
İttihâd-ı Muhammedî dediğimiz vakit, umum mü’minlerin mabeyninde bi’l-kuvve ve bi’l-fiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa İstanbul ile Volkan idârehânesi murad değildir. Ammâ bir katre su da sudur. Bu unvandan tahsis çıkmaz. Tasrîf-i hendesîsi şöyledir:
Esas temeli şarktan garba, cenubdan şimâle mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerîfeyn, cihet-i vahdeti tevhîd-i ilâhî, peyman ve eymânı îman, nizamnâmesi sünnet-i Ahmediyye, kānunnâmesi evâmir ve nevâhî-i Şer‘iyye, klüp ve encümenleri umum medâris ve mesâcid ve zevâyâ.. Cem‘iyyet’in ile’l-ebed ve muhalled nâşir-i efkârı umum kütüb-i İslâmiyye.. ve muvakkat nâşir-i efkârı i‘lâ-yı kelimetullâhı hedef-i maksad eden umum cerâiddir. Müntesibîni umum mü’minlerdir, Kālû Belâ’dan beri müntesibtirler. Reîsi de Fahr-i Âlem’dir.
Şimdi; istediğimiz nokta, mü’minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-i umûmînin te’sîri münker değildir. İttihâdın hedef-i maksadı, i‘lâ-yı kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsi ile cihâd-ı ekber ve başkalarını da irşâddır. Cem‘iyyet’in yüzde doksandokuz himmeti siyâsetin gayri, ahlâq  ve sâire gibi makāsıd-ı meşrûaya ma‘tuftur. Zîrâ buna müteveccih olan cem‘iyyetler pek az ve kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri siyâsiyyûnu irşâd tarîkıyle siyâsete taalluk edecektir. Kılınçları berâhîn-i kātıadır. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne’l-mü’minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.
 
Üçüncü Vehim: “Volkan’a mensub Cem‘iyyet’in, tefrikadan ve başkalarına tevlîd-i ye’sden başka ne fâidesi var?”
Elcevâb: Bu, tefrîq değil, tevhîddir. Ye’s değil, ümid verir. O hakīkat-i uzmâ ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz urûk-ı zeheb gibi bir köşesini keşf ile tecellî etmiş yeni bir şu‘ledir. Bahr-i umman bir destide sığışmadığı gibi, İttihâd-ı Muhammedî de Volkan idârehanesinde veyâ İstanbul’da sıkışıp kalmayacaktır. Belki şimdiki kuvveden fi‘le çıkmış bir parça İttihâd-ı Muhammedî, kar-u’l-asâ gibi îkazdan ibârettir. Hem de o derece uzun ve müteselsil ve merâkiz-i İslâmiyye’yi birbirine rabteden silsile-i nûrânîyi ihtizâza getirmekle, onunla merbut umum mü’minleri, i’lâ-yı kelimetullâhın bu zamanda en büyük vâsıtası olan maddeten ve ma‘nen terakkıyyâta bir şevk ve âmir-i vicdânî ile sevk etmektir. Zîrâ istibdâd ve tahakkümden tahallus, hâhiş ve şevk-ı vicdanî ile sevk olur. Hâlbuki binde bir tâne münevverü’l-fikirdir; vicdânen mütehassis oluyor. Hiss-i din ile olsa, ehass-ı havas ve en âmî, hiss-i din ile mütesâviyyen tarîk-ı terakkīde münevverü’l-fikir gibidirler. Hem de tenvîr-i fikre sebeb olan ma‘rifet-i âmm veyâ medeniyyet-i tâm bizde olmadığı içün, nûrü’n-nûr olan dîn-i İslâm’ı menâr etmeliyiz. Tâ âhenk-i terakkī muhtell olmasın.
 
Dördüncü Vehim: “İçimizdeki gayr-i müslimler ürkecekler veyâ bahâne tutacaklar.”
Elcevâb: Bahâne tutmak çocukluktur veyâ hâinliktir. Ürkmek ise cehâlet veyâ tecâhüldür. Zîrâ gayr-i müslimler kurûn-i vustâda ve vahşî oldukları zamanlarda fermân-ı   ile bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelifeyi medeniyyet-i İslâmiyye’de masûn kaldıklarından, İslâmiyyet’in
ulüvv-i cenâbı ve gayr-i müslim, tevehhüm ettikleri mahzûrun ademi,
 
mâ-ba’dı var

İttihâd-ı Muhammedî’nin en küçük efrâdından  
Bedîüzzamân-ı Kürdî
Saîd
***
alt
 
 
Volkan
10 R.evvel 1327          19 Mart 1325            1 Nîsan 1909

Sayı: 91, Sayfa: 2, 3
 
alt 

REDDÜ’L-EVHÂM
mâbaad:

 

güneş gibi tezâhür ediyor. Hem de gayr-i müslimlerin selâmeti vatanın saâdeti iledir. Ve meşrûtiyyetin devâmı, rûhu, nokta-i istinâdı ve mürşidi, şerîat ve milliyyetimiz olan İslâmiyyet olduğundan gayr-i müslimler bu ittihâddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyyet etmek lâzımdır.
Beşinci Vehim: "Ecnebîler bundan tevahhuş etmek ihtimâldir?”
Cevâb: Bu ihtimâle ihtimâl verenler mütevahhişdir. Zîrâ merkez-i taassublarında İslâmiyyet’in ulviyyetine dâir konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimâli reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değiller. Asıl bizi bu kadar düşüren ve i’lâ-yı kelimetullâha mâni‘ olan cehâlet ve netîcesi olan muhâlefet-i şerîatdir. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekâtdır. Ve ihtilâf ve onun mahsûlü olan ağraz ve nifâkdır ki, ittihâdımız bu üç düşman-ı bî-insâfa hücumdur. Ammâ, ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn-i vustâda İslâmiyyet, vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde adâleti muhâfaza etmiş, hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş.. ve bu zamân-ı medeniyyetde ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, o mahzur olan husûmet ve taassub zâil olmuşdur. Zîrâ din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ‘ iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyyet’i, mahbub ve ulvî olduğunu evâmirine imtisâlen ef‘âl ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
 
Altıncı Vehim: "Ba‘zılar, sünnet-i Nebeviyye’yi hedef-i maksad eden İttihad-ı Muhammedî2 hürriyyeti tahdid eder ve levazım-i medeniyyete münâfîdir…”
Elcevâb: Asıl mü’min hakkıyle hürdür. Zîrâ, Sâni‘-i âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerekdir. Demek ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyyet de o kadar kuvvet bulur. Ammâ, hürriyyet-i mutlaka, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıkdır. Tahdîd-i hürriyyet de insâniyyet nokta-i nazarından zarûrîdir.
Sâniyen: Çocukluk tabîatı ile, hevâ ve heves ile aldadıcı zünub ve mesâvî-i medeniyyet mehâsin zannolunuyor. Hâlbuki medeniyyetin hiçbir hakīkati, mehâsini yokdur ki; İslâmiyyet’de sarâhaten veyâ zımnen veyâ iznen o veyâ dahâ ahseni bulunmasın!
Sâlisen: Ba‘zı sefih ve lâubâlîler hür yaşamak istemediklerinden nefs-i emmârenin esâret-i rezîlesi altına girmek istiyorlar. Elhâsıl, şerîat dâiresinden hâric olan hürriyet; yâ istibdâd ve esâret-i nefsveyâ vahşetdir. Böyle lâubâlîleriyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefâhetle hiç sâhib-i vicdan bir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîrâ, mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir karıya yakışır istihsan etdiği libâsı erkek giyinse müsteskal olur.
 
Yedinci Vehim: "Bu Cem‘iyyet sâir cem‘iyyât-ı dîniyye ile şakku’l-asâdır. Rekābet ve münâfereti intac eder.”
Elcevâb: Evvelâ; umûr-i uhreviyyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından, bu cem‘iyyetlerden hangisi münâkaşaya, rekābete kalkışsa ibâdetde riyâ ve nifak etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet-i din sâikasıyle teşekkül eden cem‘iyyetlerin iki şart ile umûmunu takdis, onlarla ittihâd ederiz.
Birinci Şart: meşruta-i meşruayı muhâfaza etmekdir.
İkinci Şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem‘iyyete leke sürmekle kendine kıymet vermeye çalışmamak; birinde hatâ bulunsa, müftî-i ümmet olan cem‘iyyet-i ulemâya havâle etmekdir.
Sâlisen: İ‘lâ-yi kelimetullâhı hedef-i maksad eden cem‘iyyet, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olmaz, zîrâ nifakdır. Hakkın hâtırı âlîdir, hiçbir şey’e fedâ olunmaz. Nasıl süreyyâ süpürge olur veyâ üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakīkate ‘püf, üf’ eden cinnetini ilân eder!
Ey dinî cem‘iyyetler! Maksadımız, cem‘iyyetler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikde ittihâd mümkin olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîrâ taklid yolunu açar ve “neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söyletdirir.
 
Sekizinci vehim: "Asıl İttihâd-ı Muhammedî’nin numûnesi olan buradaki cem‘iyyete ma‘nen gibi sûreten de intisab edenler ekseri avâm, bir kısmı da meçhûlü’l-hâl olduğundan bir esâs-ı metîne adem-i istinâdı îmâ ediyor.”
Elevâb: Belki ağrâza adem-i müsâadesine binâendir ki, evâil-i İslâm’a bir müşâbehetdir. Hem de mâdem maksad-ı ittihâd i‘lâ-yı kelimetullâhdır; teşebbüsât ve harekâtı da ibâdetdir. İbâdet ve câmi‘de şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakīkī [Müsâvât-ı hakīkī] düsturdur, imtiyaz yokdur. Zîrâ en ekrem, en muttakīdir. Ve en muttakī, en mütevâzı‘dir. Binâenaleyh, ma‘nen asıl hakīkat İttihâd’a intisâbiyle berâber, sûreten onun numûnesi olan bu cem‘iyyete intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecekdir. Bir katre, bahr-ı ummânı tezyid edemez. Hem de bir günâh-ı kebîre ile îmandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû‘ etmediğinden tevbenin kapısı da açıkdır. Ve bir desti müteneccis su bir denizi tencîs edemediği gibi kendi de temizlendiğinden, şimdi bu numûne-i ittihâda, şartımız olan sünnet-i Nebeviyye’yi ihyâ ve evâmire imtisâl ve nevâhîden ictinab ve muhâfaza-i meşrûta-i meşrûaya, azm-i kat‘î ile dâhil olan ba‘zı meçhûlü’l-hâl olanlar bu hakīkat-ı âliyeyi lekedâr etmez, zîrâ kendi lekedâr olsa da îmânı mukaddesdir. râbıta da îmandır. Bu unvân-ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek, İslâmiyyet’in kıymet ve ulviyyetini bilmemekle berâber, kendini ahmâku’n-nâs i‘lân etmekdir.
Numûne-i ittihâd olan cem‘iyyetimize, sair cem‘iyyât-ı dünyeviyyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta‘riz etmeyi, cemî‘ kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkıyle bir i‘tirazları olursa cevâba hâzırız. İşte meydan!
Benim dâhil olduğum cem‘iyyet, burada tafsil etdiğim cem‘iyyetdir. Yoksa mu‘terizlerin bâtıl tevehhüm etdikleri cem‘iyyet-i mütehayyile değildir. Bu cem‘iyyetin efrâdı şarkda olsa, garbda olsa, cenubda olsa, şimâlde olsa berâberiz.
 
Dokuzuncu vehim: "Cem‘iyyetlerde teşebbüsât-ı hafiyye olduğu hâlde, İttihâd-ı Muhammedî’nin izhâr-ı serâiri neden lüzum görülmüş?”
Elcevâb: İslâmiyyet aşikâredir. Hem de kuvve-i ittisâiyyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfâ, hîle ve şübheyi da‘vet etdiğinden, hîle ve şübheden münezzeh olan hakīkat, hafâdan da müstağnîdir. Hem de hîle, terk-i hîle ve doğrulukdur. Hem de başka cem‘iyyete kıyas olunmaz. Zîra, onlar teessüse başlıyorlar; bu ise müesses iken ba‘zı köşelerden tecellî ediyor. Hem de bidâyet-i İslâm’da kırk oldu, saklanmadı; nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek? Hem de bir şey’i akıl görür, kabûl eder.. fikir uğraşır, teslim eder  bir hakīkat, hafâ perdesini kabûl etmez.
Yüzbin def’a cemî‘ mü’minlerin lisânıyle deriz:
“Yaşasın şerîat-i garrâ!”
 
İttihâd-ı Muhammedî’nin en küçük efrâdından
Bedîüzzamân-ı Kürdî
Saîd  
 

B. Tunç     Ö. İ. Pektaş     Y. S. Tunç