Perşembe, 28 Mart 2013 14:59

Volkan gazetesinin 101, 102, 103 ve 105. sayılarında yayınlanan bu makālenin, - diğer nüshalara ulaşamadığımız için - sâdece 102 ve 103. sayılarındaki kısımlarını yayınlayabiliyoruz.
alt

Volkan
 
Sayı: 102,  Sahîfe: 3, 4
21 R.evvel 1327
30 Mart 1325
12 Nîsan 1909
Pazarertesi
 

alt


Lemeân-ı Hakīkat ve İzâle-i Şübehât
(Mâbaad)
 
 
Dünyâ içün Din ihmâl olunmaz. Biz vatanı Din ve Haremeyn içün severiz. Dünyâyı da Din içün îmar edeceğiz.
Mâdem ki Meşrûtiyyet’te hâkimiyet-i millettir. Mevcûdiyyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyyetimiz ise yalnız İslâmiyyet’tir. Zîrâ anâsır-ı İslâmiyye’nin revâbıt ve milliyyetleri İslâmiyyet’ten başka, Hazret-i Nuh evlâdlığıdır. Nasıl ki, az bir ihmâl ile tavâif-i mülûk temelleri atıldı. Ve onüç asır evvel İslâmiyyet’in darbesiyle ölen asabiyyet-i câhiliyye ve kavmiyyeyi ihyâya başlamasıyla fiteni îkāza başladı.

Vehim:
“Bu Cem‘iyyet tefrika verir ve ye’si intac ve vehmi tevlid eder.”  
İrşâd: Bu, tefrika değil, müteferrik cem‘iyyetleri tevhid etmektir. Ye’s vermez, ümîd-i hayât ve ittihâd verir. Şöyle ki:
O hakīkat-i uzmâ ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz urûk-ı zeheb gibi bir köşe ile tecellî etmiş ve yeni bir şu‘le, o hakīkatin tamâmen keşfine bir beşârettir. Hem de kuvveden fi‘le çıkmış bu parça İttihâd-ı Muhammedî kar’ul-asâ gibi mü’minleri îkaz ile, şevk-i vicdâniyle tarîk-ı terakkīde kâ‘be-i kemâlâta doğru sevk edecektir. Zîrâ bu zamanda i‘lâ-yı kelimetullâhın en büyük sebebi maddeten ve ma‘nen terakkī etmektir. Çünki ecnebîler terakkī ile bize galebe çaldılar. Biz de muhâlefet-i Şerîat ve sû-i ahlâkımızla onlara yardım ettik.
Şimdi, bize lâzım, —o silsile-i müteselsile-i nûrânî ki, merâkiz-i İslâmiyye’yi birbirine rabtetmiş ve silsilelerin sükûn ve sükûnetleriyle gaflet ettik, anlayamadık, istifâde edemedik— onları ihtizâza getirmektir. Ve uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete, şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir. Ve hamiyyet-i İslâmiyye’yi galeyâna getirmekle imtizâc ve ittihâd-ı anâsırın husûlüyle kuvvet ve ma‘rifeti tevlid etmektir. Sadedden çıktık; ne yapayım, şimdi hayâlime geldi. Şöyle ki:
Âmir ve hâkim, vicdânî olmalı. Yoksa dâimâ istibdâdın taht-ı tahakkümünde bulunacağız. Âmir-i vicdânî de tenevvür-i fikre tevakkuf eder. Tenevvür-i fikr ise umumda yâ ma‘rifet-i âmm veyâ medeniyyet-i tâm veyâ İslâmiyyet’in hissiyle olacaktır. Hâlbuki binden on tâne, medeniyyet veyâ ma‘rifetle münevverü’l-fikirdir. Bu ise âheng-i terakkīyi ihlâl eder. Âheng-i ıttırâdî içün nûru’n-nûr olan dîn-i İslâm’ı menar ve rehber etmeliyiz. Ancak tâ herkes de münevverü’l-fikir gibi olsun. Zîrâ hiss-i din ile, en âmî, en münevverü’l-fikir gibi mütehassistir. Fikri münevver olmasa da kalbi münevverdir. Hissiyyât güzel olursa, efkâr da müstakīm olur.
Vehim: “İçimizdeki gayr-i müslimler bahâne tutacaklar veyâ ürkecekler.?”
İrşâd: Bahâne tutmak çocukluktur, ürkmek ise cehâlettir. Zîrâ, gayr-i müslimlerin saâdeti, vatanın selâmeti iledir. Ve Meşrûtiyyet’in devâmı ve rûhu ve nokta-i istinâdı ve mürşidi, Şerîat ve milliyyetimiz olan İslâmiyyet olduğundan, gayr-i müslimler bu ittihâddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
Vehim:“Ecnebîler bundan tevahhuş etmek ihtimâldir.”
İrşâd: Bu ihtimâle ihtimâl verenler tevahhuş ediyor. Zîrâ merkez-i taassublarında İslâmiyyet’in ulviyyetine dâir konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimâli reddeder. Feylesof-i şehîr Mister Karlayl Amerika’dan yüksek bir sadâ ile bütün Avrupa’ya İslâmiyyet’in kudsiyyetini işittirmiş.
Hem de düşmanlarımız; cehâlet, zarûret ve ihtilâftır. Tabîî Avrupa da bundan istifâde ile bizi istibdâd-ı ma‘neviyeleri altına aldılar. Bu ittihâdımızla bu üç düşman-ı bî-insâfa —ve başta da ihtilâf olarak— hücum edeceğiz. Ammâ, ecnebîlere düşman nazarıyla değil, belki saâdetimizi i‘lâ-yı kelimetullâha bu zamanda vâsıta olan terakkī ve medeniyyete bizi teşvik ve icbâr ettiklerinden dost ve hâdim nazarıyla bakacağız. Hem de ecnebîler medeniyyetleriyle berâber kuvvetli olduklarından, taassub ve husûmete mahal kalmamış. Zîrâ din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ‘ iledir, icbâr ile değildir. Ve İslâmiyyet’i mahbub ve ulvî olduğnu ef‘âl ve ahlâkımızla göstermek ve maddeten terakkī etmekledir. İcbâr ve husûmet, söz anlamayan veyâ anlamak istemeyen vahşîlerin vahşetine karşıdır.

Vehim: 
“Meşrûtiyyet’in bir rüknü hürriyyet-i tâmmedir. Hâlbuki sünnet-i Nebeviyye’yi hedef-i maksad eden İttihâd-ı Muhammedî hürriyyeti tahdîd eder ve medeniyyetin çok levâzımına münâfîdir.”
İrşâd:Hürriyyeti tahdîd ile tahkīk ve tekmil eder ve medeniyyetin aldatıcı zünûb ve mesâvîsini hudûd-i hürriyyet ve medeniyyetimize girmekten seyf-iŞerîat’la yasak eder. Zîrâ asıl hür, mü’mindir. Dinsiz dâimâ istibdâd altındadır. Çünki; Sâni‘-i âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olan, istibdâd-ı dîne tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Ve tahdîd-i hürriyyet, insâniyyet nokta-i nazarından zarûrîdir. Ammâ, hürriyyet-i mutlaka vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. İnkıyâd-ı vicdân ile, ahkâm-ı Şer‘î ile takayyüd, hürriyyetde tekemmüldür; münâfî değil. Ammâ, levâzım-ı medeniyyet dediğiniz ba‘zı zünûb ve mesâvî-i medeniyyeti çocukluk tabîatıyle, hevâ ve heves ile aldatıcı mehâsin zannedersiniz. Hâlbuki, asel-i müsemmem gibi aldatıcıdır. Medeniyyetin hiçbir mehâsin-i hakīkīsi yoktur ki Şerîat’te sarâhaten veyâ istilzâmen veyâ iznen o veyâ dahâ ahseni bulunmasın. Hem de ba‘zı lâubâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmârenin istibdâd ve esâret-i rezîlesinin altına girmek istiyorlar.
Elhâsıl:Şerîat dâiresinden hâriç olan hürriyet; yâ başka kalıpta istibdâd veyâ esâret-i nefs veyâ vahşet-i hayvâniyyedir. Böyle lâubâlîler iyi bilsinler ki, diyânetsizlikle, sefâhetle hiç sâhib-i vicdan bir ecnebîye kendilerini sevdiremezler, benzettiremezler. Zîrâ mesleksiz ve sefih sevilmez ve erkeğe karı libâsı yakışmaz.

Vehim:
“Bu Cem‘iyyet, sâir cem‘iyyât-ı diniyye ile şakku’l-asâdır. Rekābet ve nefreti intac eder.”
İrşâd:
Evvelâ: Umûr-i uhreviyyede hased ve müzâhemet ve münâkaşat olmadığından, bu cem‘iyyet lerden hangisi münâkaşa ve rekābete kalkışsa, ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet-i din sâikasıyla teşekkül eden cem‘iyyetlerin iki şart ile umûmunu takdis ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci Şart:Meşrûta-i meşrûayı muhâfaza etmektir.
İkinci Şart:Muhabbet üzerinde hareket etmek ve başka cem‘iyyet-i İslâmiyye’ye leke sürmekle kendine kıymet vermeye çalışmamak. Birinde hatâ bulunsa, müftî-i ümmet olan cem‘iyyet-i ulemânın efkâr-ı umûmiyyelerine havâle etmek, hem de cem‘iyyetin kuvvetiyle hâkim ve mütehakkim olmamaktır. Zîrâ tahakkümât-ı siyâsiyyenin lezzeti ile herkes sermest oluyor, vazgeçmek istemiyor.
Sâlisen: İ’lâ-yı kelimetullâha müteveccih olan bir cem‘iyyet-i dîniyye, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olmaz. Hak ve hakīkatin hâtırı âlîdir, hiçbir şey’e fedâ olunmaz. Şerîat vâsıta-i garaz olamaz. Nasıl süreyyâ süpürge olur veyâ üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i İslâmiyye’ye “püf, püf” eden cinnetini i‘lân eder.
Ey dînî cem‘iyyetler!
(Mâba‘dı var)
Bedîüzzamân
Saîd-i Kürdî
 
alt

Volkan
Sayı: 103  Sahîfe: 4
22 R.evvel 1327
31 Mart 1325
12[13] Nîsan 1909
Sâlî
 

alt

Lemeân-ı Hakīkat ve İzâle-i Şübehât
(Mâbaad)
 
Maksadımız, müteferrik cem‘iyyetler maksadda ittihâd etmeleridir. Mesâlikte ittihâd mümkin olmadığı gibi câiz de değildir. Zîrâ taklid yolunu açar ve “neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir. Mezâhib-i erbaa’nın ihtilâfı bu sırrı îmâ eder. İslâmiyyet’e hizmet isteriz; ne yolda olursa olsun!

Vehim: 
“Asıl İttihâd-ı Muhammedî’nin numûnesi ve mukaddimesi olan buradaki resmî Cem‘iyyet’e intisâb-ı ma‘nevî gibi sûreten intisab edenler ekseri avam ve bir kısmı da meçhulü’l-hâl olduğundan, bir esâs-ı metîne adem-i istinad îmâ eder.”
İrşâd: Büyük İttihâd-ı Muhammedî’de her mü’min dâhildir. Onun numûnesi ve mukaddimesi olan şimdiki İttihâd-ı Muhammedî ağraza adem-i müsâadesine binâendir ki, evâil-i İslâm’a bir müşabeheti peydâ ediyor. Hem de, mâdem ki maksad-ı İttihad, i’lâ-yı kelimetullahtır; teşebbüsât ve harekâtı da ibâdettir. İbâdet ve câmi‘de, sultan ve derviş ve gedâ birdir. Müsâvât-ı hakīkī düsturdur. Takvâdan başka imtiyaz yoktur. Zîrâ en ekrem, en  muttakīdir ve en muttakī en mütevâzı‘dir. Demek ma‘nen gibi sûreten de bu Cem‘iyyet’e intisab ile teşerrüf edecek, şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummânı tezyid edemez. bahr-i umman bir destide sığışmadığı gibi, İttihâd-ı Muhammedî İstanbul’da sığışmayacaktır; nerede kaldı bu resmî Cem‘iyyet’te!...
Ammâ, meçhûlü’l-hâl adamların intisâbı bu hakīkat-ı âliyeyi lekedâr edemez. Zîrâ kendi lekedâr olsa îmânı mukaddestir, râbıta da îmandır. Bu unvân-ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek, İslâmiyyet’in kıymet ve ulviyyetini bilmemekle berâber, kendini echelü’n-nâs i‘lân etmektir. Zîrâ bir günâh-ı kebîre ile îmandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû‘ etmediğinden tevbe kapısı meçhûlü’l-hâl dedikleri adamlara açıktır. Ve bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi kendi de temizleniyor. Bu, mukaddime-i ittihâd-ı Muhammedî olan Cem‘iyyet’imize, sâir cem‘iyyât-ı dünyeviyyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta‘riz etmeyi cemî‘ kuvvetimizle reddederiz. Mu‘terizîne ihtar ederiz ki, zamânın sille-i bî-emânesine kendilerini müstahak etmesinler.

Vehim:
“Cem‘iyyetlerde teşebbüsât-ı hafiyye olduğu hâlde, İttihâd-ı Muhammedî’nin izhâr-ı serâiri ve teşebbüsât-ı aleniyyesine neden lüzum görülmüş?”
İrşâd: İslâmiyyet âşikâredir; hem de kuvve-i ittisâiyyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfâ, hile ve şübheyi da‘vet ettiğinden, hîle ve şübheden münezzeh olan hakīkat-ı bâhire perde-i hafâdan da müstağnîdir. Hem de bu zamanda hile, terk-i hile ve doğruluktur. Hem de başka cem‘iyyete kıyas olunmaz. Zîrâ onlar teessüse başlıyor, bu ise müesses iken ba‘zı köşelerde tecellî ediyor. Ve nısf-ı küre-i arzda meknuz o hakīkat-ı uzmâ, üstünde olan tabakāt-ı evhâm ve şükûkî altından çıkmak vakti gelmiş ki, o hakīkat harekete başlamış. Ba‘zı köşelerden o hakīkatın ba‘zı tarafları lemeân ediyor. Hem de bidâyet-i İslâm’da kırk oldu, saklanmadı; nasıl üçyüz milyon’dan sonra gizlenecek?

Vehim: 
“Şerîat isteyenlere ba‘zı  müzebzib olanlar ‘mürteci‘’ diyorlar.”
İrşâd: Bizi de onlar, “dinsiz ve anarşist” demeye mecbur ederler. Bunlara deriz: Meşrûtiyyet’i safsata ve hîle ile muhâfaza edemediniz, belki muallak bıraktınız. Bizim maksad, meşrûtiyyeti Şerîat kuvvetiyle muhâfaza ve kökleştirmektir. Zerre kadar insafları olsa idi, onların o fevzâvî mesleğinde olmayan her adama ‘mürteci‘’ demezlerdi. Zîrâ mesleklerinden irticâa kadar çok merâtib ve menâzil vardır. “Londra’da olmayan elbette Çin’dedir. Cerbezeli ve safsatalı olmayan elbette ebleh ve gabîdir” diyenlerin hezeyanları gibi hezeyan ediyor. Çünki Londra, Çin’de değil, fakat İstanbul ve Haremeyn’dedir. Cerbezeli olmayan ebleh değil, belki sâhib-i hikmettir. Anarşist ve farmason olmayan mürteci‘ değil, belki Şerîat-i Garrâ’yı ta‘kib ediyor.

Vehim: “Sen Selânik’te İttihad ve Terakkī* ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?”

Bedîüzzamân
Saîd-i Kürdî
(Mâba‘dı var)

B. Tunç     Ö. İ. Pektaş     Y. S. Tunç