Cuma, 17 Mayıs 2013 

 

 

Îtirâf etmem gerekir, “AçıkSöz”ün(1) çalışmamıza mevzû' olması, “Zaman İçinde Bedîüzzamân”(2)  sâyesinde oldu.. Kendilerine teşekkür borçluyum..

N. Ceylan’la muhâvere, sonrasında kısa bir iz sürme ve yine Ö. İ. Pektaş’dan imdâd.. Maksūdumuza kısa zamanda ulaştık elhamdülillâh..

Arz ediyoruz..

 
 
alt
AçıkSöz
22 Temmuz 1336 [1920]
N. 64  S. 2, 3
 
 
 
 
alt
 
 
alt
 
İslâm’ın Mukadderâtı Hakkında Rü’yâda Bir Hitâbe
 
Eâzım-ı mütefekkirîn-i İslâmiyye’den Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî Hazretlerinin İstanbul mahâfil-i siyâsiyye ve ilmiyyesinde mühim te’sirler yapan rü’yâ-yı hakîmânelerinin âhiren elde etdiğimiz bir sûretini [*] ehemmiyyet-i azîmesine mebnî ber-vech-i âtî enzâr-ı ibrete arz ediyoruz:

 

335 senesi Eylûl'ünde, hâdisât-ı dehrin verdiği ye’s ile şiddetle muztarib idim. Şu kesîf zulmet içinde bir nûr arıyordum. Ma‘nen rü’yâ olan yakazada bulamadım. Hakīkaten yakaza olan rü’yâ-yı sâdıkada bir ziyâ gördüm. Tafsîlâtı terk ile yalnız bana söyletdirilen noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:

Bir Cum’a gecesinde nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi:

"Mukadderât-ı İslâm içün teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor."

Gittim, gördüm ki; münevver, emsâlini dünyâda görmediğim, selef-i sâlihînden ve her asrın meb’ûslarından mürekkeb bir meclis!. Hicâb etdim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:

"Ey, felâket, helâket asrının adamı!. Senin de re’yin var, fikrini beyân et!"
 

Ayakda durup dedim:
 

"Sorun cevâb vereyim."

İçlerinden
biri dedi:

"Bu mağlûbiyetin netîcesi ne olacak? Gālibiyet hâlinde ne olurdu?.."
 

Dedim:

"Musîbet şerr-i mahz olmadığı içün; ba‘zan saâdetden felâket doğduğu gibi, felâketden dahî saâdet çıkar. Eskiden beri i‘lâ-yi Kelimetullah ve bekā-yi istiklâliyyet-i İslâm içün, farz-ı kifâye-i cihâdı der‘uhde ile kendini yekvücûd addetdiği âlem-i İslâm’a fedâya vazîfedâr gören bu alemdâr-ı Hilâfet devlet-i İslâmiyye’nin felâketi, âlem-i İslâm’ın saâdet-i müstakbelesiyle telâfî edilecekdir. Zîrâ, şu musîbet, mâye-i rûhumuz, âb-ı hayâtımız olan uhuvvet-i İslâmiyye’nin inkişâf ve ihtizâzını hâriku’l-âde ta‘cil etdi. Biz incinirken, âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa biraz dahâ incitse, bağıracakdır. Şâyed ölsek, yirmi öleceğiz, fakat üçyüz dirileceğiz. Hârikalar asrındayız. İki-üç sene mevtden sonra, meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyet ile bir saâdet-i ācile-i ( alt) muvakkate gaybetdik. Fakat bir saâdet-i âcile-i ( alt) müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz’î, pek mütehavvil ve mahdûd olan hâli, geniş istikbâl ile mübâdele eden kazanır."

Birden meclis tarafından denildi:

"Îzah et."

Dedim:

"Devletler, milletler muhârebesi, tabakāt-ı beşer muhârebesine terk-i mevqi‘ ediyor. Zîrâ, beşer esîr olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Gālib olsa idik, hasmımız elindeki cereyân-ı müstebidâneye belki dahâ şiddetle kapılacak idik. Hâlbuki, o cereyân hem zâlimâne, hem tabîat-ı âlem-i İslâm’a münâfî, hem ehl-i îmânın ekseriyyet-i mutlakasının menfaatine mübâyin, hem ömrü kısa ve parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâm’ı, fıtratına, tabîatına muhâlif bir yola sürükleyecekdik.
"Şu medeniyyet-i habîse ki;
biz ondan zarardan başka bir şey görmedik, eğer o cereyân-ı müstebidâneye kendimizi kaptırsa idik, nazar-ı Şerîat’de merdûd olan, seyyiâtı hasenâta galebe etdiğinden, maslahat-ı beşer fetvâsıyle mensûh ve intibâh-ı beşerle mahkûm-i inkıraz bulunan, sefih, mütemerrid, gaddâr; ma‘nen vahşî bir medeniyyetin himâyesini der‘uhde edecekdik."

Meclisden biri dedi:

"Neden Şerîat şu medeniyyeti red eder?"

Dedim:

"Çünki, o medeniyyet beş menfî esas üzerine teessüs etmişdir. Nokta-i istinâdı kuvvetdir; onun şânı ise, tecâvüzdür. Hedef-i kasdı, menfaatdir; onun şânı ise, tezâhümdür. Hayâtda düstûru, cidâldir; onun şânı ise, tenâzu’dur. Kitleler arasındaki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyyet ve menfî milliyyetdir; onun şânı ise, böyle müdhiş tesâdümdür. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî‘ ve arzûlarını tatmin ve metâlibini teshîldir. O hevânın şânı ise, insâniyyeti derece-i melekiyyetden dereke-i kelbiyyete indirmekdir, insanın mesh-i ma‘nevîsine sebeb olmakdır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.

"İşte onun içün, bu medeniyyet-i hâzıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekāvete atmış, onunu mümevveh (sahte) saâdete çıkarmış, diğer onunu da beyne beyne bırakmış. Saâdet odur ki, külle, yâ eksere saâdet ola. Bu ise, ekall-i kalîldir.
Nev‘-i beşere rahmet olan Kur’an, ancak umûmun, hiç olmazsa ekseriyyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyyeti kabûl eder.
“Hem, serbest hevânın tahakkümüyle, havâyic-i gayr-i zarûriyye, havâyic-i zarûriyye hükmüne geçmişdir. Bedâvetde bir adam dört şey’e muhtac iken, medeniyyet yüz şey’e muhtac ve fakīr etmişdir. Sa’y, masrafa kâfî gelmediğinden, hîleye, harâma sevk etmekle, ahlâkın esâsını şu noktadan ifsad etmişdir. Cemâate, nev’e verdiği servet ve haşmete bedel; ferdi fakīr, şahsı ahlâksız etmişdir.
"Kurûn-i ûlânın mecmû‘ vahşetini, bu medeniyyet bir def‘ada kusdu!
"Âlem-i İslâm’ın şu medeniyyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabûlde
ıztırab çekmesi cây-ı dikkatdir. Zîrâ, istiğnâ ve istiklâliyyet hâssasıyle mümtâz olan Şerîat’deki İlâhî hidâyet, Roma felsefesinin dehâsıyle aşılanmaz, imtizâc etmez, bel‘ olunmaz. Bir asıldan tev’em olarak eski Roma ve Yunan dehâları; su ve yağ gibi, mürûr-i a‘sâra, medeniyyet ve Hıristiyanlığın temzîcine rağmen yine istiklâllerini muhâfaza etmiş, adetâ tenâsuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyor. O yağ, o su gibi Şerîat’in rûhu olan nûr-i hidâyet o muzlim medeniyyetin esâsı olan Roma dehâsıyle hiç mezc olunmaz, bel‘ olunmaz.”
 
Dediler:
 

"Şerîat-i Garrâ’daki medeniyyet nasıldır?"

Dedim:

"Şerîat-ı Ahmediyye’nin tazammun etdiği ve emir buyuduğu medeniyyet ki; medeniyyet-i hâzıranın inkışâından inkişâf edecekdir. Ötekinin menfî esasları yerine, müsbet esaslar vaz‘ eder. İşte: Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel hakdır ki, şânı adâlet ve tevâzündür. Hedefi, menfaat yerine fazîletdir ki, şânı muhabbet ve tecâzübdür. Cihet-i vahdeti, unsuriyyet ve milliyyet yerine râbıta-i dînî, râbıta-i vatanî ve sınıfîdır ki, şânı samîmî uhuvvet ve müsâlemet, hâricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü‘dür. Hayâtda, düstûr-i cidâl yerine düstûr-i teâvündür ki, şânı ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki, şânı insâniyyeten terakkī ve rûhen tekâmüldür. Hevâyı tahdîd eder. Nefsin hevesât-ı sefîlesinin teshîline bedel, rûhun hissiyyât-ı ulviyyesini tatmin eder.
"Biz mağlûbiyyetle ikinci cereyâna takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyânıdır. Başkalarından yüzde seksen fakīr ve
mazlum varsa, İslâm’dan doksan, belki doksanbeşdir. Âlem-i İslâm şu ikinci cereyâna karşı lâkayd veyâ muârız bulunmakla hem istinâdsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istîlâsıyle istihâleye ma‘ruz kalmakdan ise, ākılâne davranıp, onu İslâmî bir tarza çevirip, kendine hâdim kılmakdır. Zîrâ, düşmanın düşmanı, dostdur; nasıl ki düşmanın dostu, düşmandır. (من حيث).
"Şu iki cereyânın hedefleri, menfaatleri zıt olduğundan, birisi (öl) ise, diğeri (diril) diyecek. Birinin menfaati zararımızı, ihtilâf ve tedennîmizi, za‘fımızı, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahî kuvvetimizi, ittihâdımızı bizzarûre iktizâ eder.

Şark husûmeti İslâm inkişâfını boğuyor idi; zâil oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslâm’ın ittihâdına, uhuvvetin inkişâfına en müessir sebebdir, bâkī kalmalı."

Birden o meclisden tasdik emâreleri görüldü.

Dediler:

"Evet, ümidvâr olunuz; şu istikbâl inkılâbı içinde en yüksek, en gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacakdır!"

Tekrar biri sordu:

"Musîbet, cinâyetin netîcesi, mükâfâtın mukaddemesidir. Hangi fi‘liniz ile kadere fetvâ verdiniz ki, musîbetle hükmetdi? Musîbet-i âmme ekseriyyetin hatâsına terettüb eder. Hâzırda mükâfâtınız nedir?"

Dedim:

"Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyye’deki ihmâlimizdir: salât, savm, zekât. Zîrâ, Hâlik Teâlâ yirmidört sâatden yalnız bir sâati, beş namaz içün bizden istedi; tenbellik etdik. Beş sene, yirmidört sâat ta‘lim, meşakkat ile, bir nevi‘ namaz kıldırdı. Senede yalnız bir ay oruc nefsimizden istedi; nefsimize acıdık. Keffâreten, beş sene oruc tutdurdu. İhsan etdiği maldan kırkda birini zekât istedi; buhl etdik, zulm etdik. O da bizden müterâkim zekâtı aldı.
alt
"Mükâfât-ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletden, hums
u olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gāzîlik, şehâdet verdi. Müşterek hatâdan neş’et eden müşterek musîbet, mâzînin günâhını sildi."

Yine biri dedi:

"Bir âmir hatâ ile felâkete atmış ise?.."

Dedim:

Musîbetzede mükâfat ister; yâ âmir-i hatâdârın hasenâtı verilecekdir - bu ise hiç hükmündedir - veyâ hazîne-i gayb verecekdir. Hazîne-i gaybdaki mükâfat ise, derece-i şehâdet ve gāzîlikdir."
Bakdım, meclis istihsan etdi. Heyecânımdan uyandım;
kendimi terli, el-pençe yatakda oturmuş buldum. Gece böyle geçdi...

***
HÂŞİYE:
 
Rü’yâda, hac husûsunda bir söz cereyân etmedi. Çünki, haccın ve ondaki hikmetin ihmâli, musîbeti değil, gazab ve kahrı celb etdi. Cezâsı da keffâretü’z-zünûb değil, kessâretü’z-zünûb oldu. Haccın bilhassa taarrüfle tevhîd-i efkârı, teâvünle teşrîk-i mesâîyi tazammun eden içindeki siyâset-i âliyye-i İslâmiyye ve maslahat-ı vâsia-i ictimâiyyenin ihmâlidir ki, düşmana milyonlarla İslâm’ı, İslâm aleyhinde istihdâma zemin ihzar etdi.
İşte Hind, düşman zannederek, pederini
öldürdü, şimdi başında oturmuş ağlıyor, feryâd ediyor!.
İşte Tatar, öldürülmesine yardım etdiği
kardaş olduğunu, "ba‘d-i harâbi’l-Basra" anlamış, ayağı ucunda figān ediyor!.
İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini
öldürmüş, şimdi hayretinden ağlamayı da bilmiyor. İşte Afrika, birâderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor!
İşte âlem-i İslâm,
gafletle, bilmeyerek bayrakdâr oğlunun öldürmesine yardım etdi, şimdi vâlide gibi saçlarını yoluyor, âh ü figān ediyor!   
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyâda uzun seyâhatler etdirildi.
 
   فاعتبروا  يا اولى الابصار
***
 
Ayni gün pür-ümîd dünyevî bir meclise gitdim. Dünyevîler dedi ki:

Neden geldin geleli siyâsete karışmıyorsun?


Dedim: "alt

Evet, İstanbul siyâseti, İspanyol [hastalığı] gibi bir hastalıkdır. Fikri hezeyanlaşdırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvâsıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O, telkīn
ile tenvim eder, biz kendimizden hayâl edip, o telkīnâtı icrâ ederiz.
"Mâdem ki menba‘ Avrupa’dadır. Gelen cereyan  menfî veyâ müsbetdir. Menfîye kapılan harf gibi: alt yâhud alt ta‘rif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat hâric hesâbına geçer. İrâdesi hükümsüzdür. Hulûs-i niyyeti
fâide vermez. Bâhusus, menfî iki cihet-i zaafla hâric cereyânın kuvvetine bir âlet-i lâya‘kıl olur.
"Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvâfık şeklini giyer. İsim gibialt ’dir. Hareketi kendinedir. Tebe‘î hâricedir. Lâzım-ı mezheb, mezheb olmadığından, belki muâhez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, hâric cereyânın müsbet ve za‘fına inzimâm etse, hârici kendine âlet-i lâyeş’ur edebilir."
 

Dediler:

"Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor? Din nâmına meydâna çıkmak lâzım?"

Dedim:

"Evet, lâzımdır. Fakat kat‘î bir şartla ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyyet ve hâmiyyet-i dîniyye olmalı. Eğer muharrik veyâ müreccih, siyasetçilik veyâ tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, ma‘fuvdur. İkincisi isâbet de etse, mes’uldür."

Denildi:

"Nasıl anlarız?"

Dedim:

"Kim fasık siyâsetdâşını, mütedeyyin muhâlifine, sû-i zan bahâneleriyle tercih etse, muharriki siyâsetcilikdir. Hem umûmun mâl-ı mukaddesi olan dîni, inhisar-ı zihniyyetle kendi meslekdaşlarına dahâ ziyâde has göstermekle, kavî bir ekseriyete karşı aleyhdârlık meylini uyandırarak nazardan düşürmek istese, muharriki tarafgirlikdir.
"Meselâ, iki adam dövüşürler. Biri,
zaîf düşeceğini hissedince, elindeki Kur’ân’ı kavîye uzatarak himâyesini da‘vet etmek, Kur’ân’ı kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ ki, kendisiyle berâber çamura düşmesin. Kur’ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu içün sevsin. Eğer kavînin karşısına Kur’ân’ı siper etse, himâye damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’ân’ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde berâber yere düşürse, o Kur’ân’ı kendi nefsi için sever demekdir.
"Evet, dîne imâle
onu iltizâma teşvik etmek ve vazîfe-i dîniyyelerini ihtar etmekle dîne hizmet olur. Yoksa "Dinsizsiniz" dese, bu, onları tecâvüze sevk etmekdir. Din dâhilde menfî tarzda isti‘mâl edilmez. Otuz sene halîfe olan bir zât, menfî siyâset nâmına istifâde edildi zannıyla şerîate gelen tecâvüzü gördünüz. Acabâ şimdiki menfî siyâsetcilerin fetvâlarından istifâde edecek kimdir, bilir misiniz? Bence İslâmın en şedid hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır."

Dediler:

"Evvelce sen İttihâd’a şedid bir muarız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?"

Dedim:

"Düşmanların onlara şiddet-i hücûmundan. Düşmanın hedef-i hücûmu, onların hasenesi olan azm ü sebâtdır ve İslâmiyyet düşmanına vâsıta-i tesmim olmakdan ferâgatidir.
"Bence yol ikidir: Mîzânın iki kefesi gibi; birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı General Antranik ile berâber olarak Enver’e, yâhud Venizelos ile berâber olarak Saîd Halîm’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir."

Dediler:

"Fırkacılık lâzım-ı Meşrûtiyyetdir."

Dedim:

"Bizdekilerde hutût-ı efkâr telâkī içün mütemâyilen imtidâda bedel, münharifen gitdiğinden, nokta-i telâkī vatanda değil, belki kürede bile görülmüyor. Vücûd-adem gibi. Birinin vücûdu ötekinin ademini ister.
"İnad, ba‘zan müfrit fırka müteassıblarına, dalâl ve bâtılı iltizâm etdirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet
okur. Ötekini melek görse, libâsını değiştirmiş der, la‘net eder. Sû-i zan ve hüsn-i zan nazarıyle, dûrbînin iki tarafı gibi leh, aleyhdâr, vâhî emâreyi bürhan, bürhânı vâhî emâre görür.
"İşte şu zulümdür, alt  sırrını gösterir. Zîrâ, hayvânın aksine olarak,
insânın kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdîd edilmemişdir. Meyl-i zulm hadsizdir. Lâsiyyemâ, ene’nin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbînlik, hod-endîşlik, gurur ve inad o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâir îcad eder ki, beşer henüz ona isim bulamamışdır. Cehennemin lüzûmuna delil olduğu gibi, cezâsı da yalnız Cehennem olabilir.
"Meselâ, birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsâf-ı ma‘sûme olan
şahsa, hattâ ehibbâsına, hattâ meslekdâşına zulmünü teşmil eder. alt ’ya karşı temerrüd eder.
"Meselâ,
müteharris bir intikām veyâ müntakīm bir hilâf ile bir kerre demiş ki: ’İslâm mağlûb olacak, kalbi parçalanacak.’ Artık sırf o mürâî ruhdan gelen, yalancı fikirden çıkan meş’um sözünü doğru göstermek içün, İslâm’ın mağlûbiyetini, İslâm’ın perişâniyyetini arzû eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur. İşte şu alkış, şu gaddâr telezzüzdür ki, mecruh İslâm’ı müşkil bir mevki‘de bırakıyor. Zîrâ hançerini İslâmın ciğerine saplamış olan hasım, ’Sükût et’ demiyor. Belki ’Alkışla, mütelezziz ol, beni sev!’ diyor, onları misâl gösteriyor.

İşte size dehşetli bir günâh ve zulüm ki, ancak haşirdeki mîzan tartabilir! alt "

Denildi:

"Mağlûbiyet mâlûmdu, biz bilir idik. Bilerek bizi belâya atdılar."

Dedim:

"Acabâ Hindenburg gibi müdhiş mütehassıslar indinde nazarî kalmış olan netîce-i harb, sizin gibi acemîlere nasıl ma‘lûm ve bedîhî olabilir? Sakın fikir dediğiniz şey - el’iyâzü billâh - arzû olmasın?! Ba‘zan zâlimâne intikām-ı şahsî, arzûya fikir sûretini giydirir.
"
Mülevves bir çamura düşmüşüz, misk ü anber diye yüzümüze gözümüze bulaşdırmamalıyız"
***


İşte; misâlîlerin münevver gece meclisinde
, dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbden çıkan beyânâtım.. İster kabûl et, ister etme. 
فريق فى الجنة وفريق في السعير.  والله يهدى من يشاء الى صراط مستقيم.
 
İstanbul
 
Bedîüzzaman
Saîd
 
  

(1): 
http://tr.wikipedia.org/wiki/A%C3%A7%C4%B1ks%C3%B6z

“AçıkSöz”, TBMM’de henüz Millî Marş olarak kabûl edilmezden evvel “Sebîlürreşâd”dan sonra İstiklâl Marşı’nın yayınlandığı ilk gazetedir de. 
http://www.dunyabulteni.net/?aType=haberYazdir&ArticleID=150948&tip=haber

Garîb bir tevâfuk: Bedîüzzamân'ın yazısının çıktığı nüshada (2., 3. sayfalar); "M. Kemâl Paşa Hazretlerinin Târîhi Nutku" başlıklı bir tefrika da devâm etmektedir (4. sayfa).
Bu, TBMM’nin açılışının ertesi günü 24 Nisan 1920’de yaptığı ve kendisini TBMM Reisliğine taşıyan konuşma olmalı..
http://derinsular.com/mustafa-kemalin-24-nisan-1920-tarihinde-meclis-reisligine-secilmesi-aydemir/  
Konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da tevâfuk hâtırı için bu yazıdan da kısa bir bölümü okuyucularımıza arz etmek istiyoruz..:

alt
"(...)

Me’mûriyyet-i Aliyyelerine hasebi’l-îcâb hitâm verilmiş olduğundan hem-ân bilâ-te’hir Dersaâdet’e avdetleri İrâde-i Hazret-i Pâdişâhî iktizâsındandır efendim.

Serkâtib-i Şehriyârî
Ali Fuâd
 
 
Son cevâbım bu idi:
7-9/7/35 Erzurum
 
Mâbeyn-i Hümâyun Cenâb-ı Mülûkâne Başkitâbet-i Celîlesi vâsıtasıyle Atebe-i Ulyâ-yi Hazret-i Pâdişâhîye:
Şimdiye kadar gerek Zât-ı Akdes-i Hümâyunlarına ve gerek Harbiyye Nezâretine vâqi‘ olan ma‘rûzâtımda vatan ve milletin ve Makām-ı Muallâ-yı Hilâfetin ma‘ruz ve giriftâr olduğu avâkıb-ı elîme ve buna karşı mütehassıl âlâm ve evzâ‘-i milliyyeyi tekmil safahât ve hakīkatiyle arz etdim. Bunu îfâ etmekle mukaddesâtımın nefs-i âcizâneme tahmil eylediği en yüksek ve en vicdânî vazîfelerden birini yapmış oldum. Âmâl ve teşebbüsât-ı abîdânemin İngilizler’ce müdâfaa-i vataniyye sûretinde değil, şekl-i âherde telakkī olunmasından nâşî Hükûmet-i Seniyyelerinin müşkil bir vaz‘-ı tazyık altında kaldığı irâde ve ifhâm buyuruluyor. Hükûmet-i Seniyyeleri’nin ve Pây-i taht-ı Saltanat–ı Hümâyunlarının zâten ne gibi tazyîq ve şerâit-i elîme-i inhisar altında bulunduğu gerek çâkerlerince ve gerek bütün millet-i necîbelerince tamâmen ma‘lûm ve ayân olduğu cihetle bu tazyîq ve inhisârın dahâ ziyâde tevessüüne ve bâhusus pek büyük revâbıt-ı sıdk ve ubûdiyyetle merbut bulunduğum kalb ve âmâl-i müşfika-i Hümâyunlarının dûçâr- kelâl olmasına hiç bir vecihle râzı olamayacağım cihetle yalnız me’mûriyyet-i âcizâneme değil, tekmil mübâhâtini, vatan ve milletimin ve Makām-ı Akdes-i Hümâyunlarının nûr-i feyz ve necâtından alan pek çok sevdiğim mübârek hayât-ı askeriyeme de vedâ‘ sûretiyle arz-ı fedâkârî eylerim. (alkışlar). Makām-ı uzmâ-yı saltanat ve hilâfetin ve millet-i necîbelerinin hayâtımın son noktasına kadar dâimâ hâris ve sâdık bir ferdi gibi kalacağımı kemâl-i ubûdiyyetle arz ve te’min eylerim. Silk-i Celîl-i Askeriyyeden isti‘fâ etdiğimi Harbiyye Nezâretine arz etdim. Sıhhat ve âfiyyet Cenâb-ı Mülûkâneye duâ ve hertürlü âfâtdan masûn buyurmalarını Cenâb-ı Kibriyyâ’dan niyâz eylediğim muhât-ı ilm-i âlî buyurulduk da fermân.
                                                                                                                                                                     Kulları
Kulları
Mustafa Kemâl
(...)"
 
(2): Zaman İçinde Bedîüzzaman, 2010, C. Canlı ve Y. K. Beysülen, s. 275

[*]: "âhiren elde ettiğimiz bir sûretini" ibâresinden bu makālenin 22 Temmuz 1920'den önce de yayınlanmış olduğu anlaşılıyor.. Başka bir gazetede/mecmûada mı, müstakil bir risâlecik olarak mı yayınlandı, yâ da "Sünühât"daki mi kasdediliyor bilemiyoruz?.

B. Tunç,      Ö. İ. Pektaş,      Y. S. Tunç