Pazar, 16 Haziran 2013 

 
 alt
 

Sebîlürreşâd
12 C.âhir 1338
4 Mart 1336 - 1920Sayı: 461 Sahîfe: 218, 220
Pencşenbih
altalt
ŞÛRÂ-YI MEŞÎHAT-İ İSLÂMİYYE
 
A‘zam-ı ulemâ-yi İslâmiyye’den fâzıl-ı şehîr Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî Efendi Hazretleri pek mühim bir teklifde bulunuyorlar. Esâsen müşârü’n-ileyh, ibtidâ-yi Hürriyyet’den beri bu fikrin tarfdârıdırlar. Dahâ o zamanlar böyle bir şûrânın teşkîli lüzûmunu ileri sürmüşlerse de ba‘zı kasîrü’l-basar kimseler tarafından bu fikrin ehmmiyyeti idrak olunamayarak mümânaat edilmişdi. Fakat cereyân-ı hâdisât böyle bir şûrânın ne kadar lüzumu olduğunu ra‘nâ gösterdi. Âtiyen bu ihtiyâcın dahâ ziyâde tezâyüd edeceğini ulü’l-elbâb elbette takdir ederler. Ümid ederiz ki, bu mühim teklif gerek Hükûmetce, gerek Meclis-i Millîce kemâl-i ehemmiyyetle nazar-ı dikkate alınacak, bir an evvel teşekkülüne himmet buyurulacakdır.
 
Târih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dîne temessük etmişse terakkī etmiş, ne vakit dinde zaaf göstermişse tedennî etmişdir. Başka dinde, bilâkis, kuvveti zamanında vahşet, za‘fı zamânında temeddün hâsıl olmuşdur.
Cumhûr-i enbiyânın şarkda bi’seti, kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyyâtına hâkim, dindir. Bugün âlem-i İslâm’daki tezâhürât da gösteriyor ki, âlem-i İslâm’ı uyandıracak, şu mezelletden kurtaracak, yine o hisdir.
Hem de sâbit oldu ki, bu devlet-i İslâmiyye’yi bütün öldürücü müsâdemâta rağmen, yine o his muhâfaza etmişdir. Bu hususda garba nisbetle ayrı bir husûsiyyete mâlikiz; onlara kıyas edilemeyiz.
Saltanat ve hilâfet gayr-ı münfek, müttehid-i bizzatdır. Cihet muhtelifdir. Binâenaleyh, bizim Pâdişâhımız hem sultandır, hem halîfedir ve âlem-i İslâm’ın bayrağıdır. Saltanat i‘tibârıyle otuz milyona nezâret etdiği gibi, hilâfet i‘tibârıyle üçyüzmilyonun mâbeynindeki râbıta-i nûrâniyyenin ma‘kesi, istinadgâh ve mededkârı olmak gerekdir. Saltanatı sadâret, hilâfeti meşîhat temsil eder.
Sadâret üç mühim şûrâya bizzat istinâd ediyor, yine kifâyet etmiyor. Hâlbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münâsebat içinde, içtihâdâtdaki müdhiş fevzâ, efkâr-ı İslâmiyye’deki teşettüt, fâsid medeniyetin tedâhülüyle ahlâkdaki müdhiş tedenniyle berâber, meşîhat cenâhı bir şahsın ictihâdına terk edilmiş.
Ferd te’sîrât-ı hâriciyyeye karşı dahâ az mukāvimdir. Te’sirât-ı hâriciyeye kapılmakla çok ahkâm-ı diniye fedâ edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besâteti ve taklid ve teslim câri olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine meşîhat bir şûrâya, lâakal kazaskerler gibi, mühim şahsiyetlere istinâd ederdi. Şimdi iş besâtetden çıkmış, taklid ve ittibâ gevşemiş olduğu hâlde, bir şahıs nasıl kifâyet eder?
Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu meşîhat-i İslâmiyye, yalnız İstanbul ve Osmanlılar’a mahsus değildir. Umum İslâm’a şâmil bir müessese-i celîledir. Bu sönük vaz‘iyyetle, değil koca âlem-i İslâm’ın, belki yalnız İstanbul'un irşâdına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevqi‘ öyle bir vaz‘iyyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona i‘timad edebilsin. Hem menba‘, hem ma‘kes vaz‘iyyetini alsın. Âlem-i İslâm’a karşı vazîfe-i dîniyyesini hakkıyla îfâ edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftîsi de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi, onun fikrini tashih ve ta‘dil ederdi.
Şimdi ise, zaman cemâat zamânıdır. Hâkim, rûh-i cemâatden çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı ma‘nevîdir ki, şûrâlar o rûhu temsil eder.
Şöyle bir hâkimin müftîsi de ona mücânis olup, bir şûrâ-yı âliyye-i ilmiyyeden tevellüd eden bir şahs-ı ma‘nevî olmak gerekdir. Tâ ki, sözünü ona işitdirebilsin. Dîne taalluk eden noktalardan, sırât-ı müstakīme sevk edebilsin. Yoksa, ferd dâhî de olsa, cemâatin ferd-i ma‘nevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevqi‘, böyle sönük kalmakla, İslâm’ın akīde-i hayâtiyyesini tehlikeye ma‘ruz bırakıyor.
Hattâ diyebiliriz, şimdiki vaz‘ıyyet-i diyânet ve şeâir-i İslâmiyyet’deki lâkaydlık ve içtihâdâtdaki fevzâ, meşîhatın za‘fından ve sönük olmasından meydan almışdır. Çünki, hâricde bir adam re’yini, ferdiyyetine istinad eden meşihata karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinâd eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhîyi de, yâ içtihâdından vazgeçirir, yâ o ictihâdı ona münhasır bırakır.
Her müstaid, çendan ictihad edebilir. Lâkin içtihâdı o vakit düstûrü'l-amel olur ki, bir nev‘î icmâ‘ veyâ cumhûrun tasdîqine iktiran ede. Böyle bir şeyhülislâm ma‘nen bu sırra mazhar olur. Şerîat-i Garrâ’da dâimâ icmâ‘ ve re’y-i cumhur medâr-ı fetvâ olduğu gibi, şimdi de fevzâ-i ârâ içün, böyle bir faysala lüzûm-i kat‘î vardır.
Sadâret, meşîhat, iki cenahdır. Şu devlet-i İslâmiyye’nin bu iki cenâhı mütesâvî olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyyet-i fâside içün mukaddesâtından insilâh eder.
İhtiyâc her işin üstâdıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyac şedîddir. Merkez-i Hilâfet’de te’sis olunmazsa, bizzarûre başka yerde teşekkül edecekdir. Bu şûranın ba‘zı mukaddemâtı olan cemâat-i İslâmiyye teşkilâtı ve evkāfın meşîhata ilhâkı gibi umûrun dahâ evvel tahakkuku münâsib ise de, başdan başlansa, sonra mukaddemât ihzar edilse, yine maksad hâsıl olur. Dâire-i intihâbiyyeleri hem mahdûd, hem muhtelit olan a‘yân ve meb‘ûsânın vazîfe-i resmiyyeleri i‘tibârıyle bilvâsıta ve dolayısıyla bu işe te’sîri olabilir. Hâlbuki vâsıtasız, doğrudan doğruya bu vazîfe-i uzmâyı der‘uhde edecek, hâlis İslâm bir şûra lâzımdır.
Birşey “mâ vudia leh”inde istihdâm edilmezse atâlete uğrar, matlub eseri göstermez. Binâenaleyh, mühim bir maksad içün te’sîs edilen Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyye’yi, şimdiki âdî bir komisyon derecesinden çıkarıp, meşîhatdaki devâirin rüesâsıyle berâber şûrânın a‘zâ-yı tabîiyyesi addetmek ve hâricdeki âlem-i İslâm’dan, şimdilik onbeş - yirmi kadar İslâm’ın dînen, ahlâken i‘timâdını kazanmış müntehab ulemâsını celb eylemek, bu mes’ele-i uzmânın esâsını teşkîl eder.
Vehhâm olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dînin za‘fiyyeti bahâsına olan müzahraf medeniyyete la‘net! Havf ve zaaf te’sîrât-ı hâriciyyeyi teşcî‘ eder. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata fedâ edilmez.وَمِنَ للهِ التَّوفِيقُ
Bedîüzzamân
Saîd

B. Tunç      Ö. İ. Pektaş      N. Ceylan      Y. S. Tunç