Perşembe, 20 Kasım 2008 06:48

Bedîüzzaman Saîd Nursî
(05 Ocak / 12 Mart 1878 - 23 Mart 1960)
Risâle-i Nur Enstitüsü [*]

 
Gençliği ve Tahsil Hayâtı: I. Meşrûtiyet Devri
Bedîüzzamân Said Nursî’nin doğduğu yıl Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kafkasya’da, Rusya’yla savaşmaktaydı. Osmanlı târihçilerinin Rûmî takvime göre ‘93 Harbi’ diye adlandırdığı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı, hem Osmanlı Devleti hem de Batılı Devletler için yeni bir dönemin başlangıcını teşkil edecek kadar önemlidir. Rusya’nın hristiyan unsurları kışkırtması ile Bosna-Hersek ve Karadağ’da başlayan isyanlar, Avrupa’nın yarısını ve Osmanlı Devleti’nin tamâmını etkileyecek kadar büyük bir savaşa sebep olmuştu. Nisan 1877’de, Rusya’nın savaş i’lânıyla Kafkas ve Tuna Cephelerinde başlayan çarpışmalar, Osmanlı kuvvetlerinin sürekli olarak geri çekilmesi ile sonuçlandı. Ruslar, batıda Plevne’yi düşürdükten sonra Balkanları boydan boya istîlâ ederek, İstanbul’a 18 kilometre uzaklıktaki Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar gelmiş, doğuda Ardahan, Oltu, Kars’ı alarak Erzurum’a girmişti. Bu esnâda, Osmanlı ülkesinde ekonomik kriz had safhada idi. Halk, fakirlik ve salgın hastalıklardan ayakta duramaz hâle gelmişti. Parlamento, devâm etmekte olan savaş yüzünden sağlıklı çalışamadığı, ülkenin àcil olarak çözüm bekleyen sorunlarına pratik çözümler üretemediği gerekçesiyle Pâdişah tarafından sürekli tâtil edilmişti. Savaşın sonunda imzâlanan Ayastefanos (3 Mart 1878) ve Berlin andlaşmaları (13 Temmuz 1878) ile Osmanlı, Balkanlarda ve Avrupa’daki topraklarının neredeyse tamâmına yakınını kaybetmişti. Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığına kavuşmuş ve Bulgaristan prensliği kurulmuştu. Kafkas Cephesinde ise Batum, Kars, Ardahan Ruslara bırakılmıştı. Osmanlı Devletinin ödemesi gereken ağır savaş tazmînâtı, uzun yıllar sürecek ekonomik bir çöküntüye yol açmıştı.
Andlaşmadan sonra terk edilen topraklarda yaşayan Müslüman ve Türk nüfûsun her türlü zor şartlar altında başlayan göç dalgaları, ülkedeki durumu dahâ da ağırlaştırmıştı.

Bedîüzzamân Said Nursî, yeni bir devrin başlangıcı sayılan bu gelişmeler yaşanırken dünyâya geldi. 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bedîüzzamân, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah’tan aldı. Tağ Köyü’ndeki medresede öğrenim hayâtına başladığında dokuz-on yaşlarındaydı. Beş yıl süren tahsil hayâtı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Bu süre zarfında Kur’ân’ı hatmetti ve medrese eğitiminin temeli olan sarf ve nahiv kitaplarını İzhâr’a kadar okudu. Sonunda, Erzurum’a bağlı Bâyezid kasabasında bulunan Şeyh Muhammed Celâlî’nin medresesinde üç ay süren bir eğitim gördü. Burada, medrese eğitiminde yer alan kitapların yanında pek çok başka kitabı da okudu. İcâzetini alarak Bâyezid’den ayrılan Said Nursî, son derece hareketli geçen tahsil hayâtında, çok genç yaşta iken klasik medrese eğitiminin sınırlarını aşan engin bir birikime sâhip oldu.

Doğudaki ilim merkezlerine tek tek giden Said Nursî, o dönemin medrese âlimleri arasında gelenek hâlinde olan ilmî münâzaralara katıldı. Keskin zekâsı ve güçlü hâfızasının yardımıyla bu münâzaralardan başarıyla çıktı. Şarktaki medrese âlimleri karşısında ilmî rüşdünü fiilen ispatlamış olan Said Nursî’nin genç yaşta ulaştığı ilim seviyesi, herkesi hayrete düşürmüştü. Anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anlaması ve mütâlaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamânın âlimleri ona “Bedîüzzamân” lakabını uygun görmüşlerdi.
1893 yılında, Mîran aşîret reîsi Mustafa Paşa’yı, yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için Cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursî, 1894’te Mardin’e geldi. Mardin’de kaldığı süre zarfında her türlü sosyal faâliyetin içinde bulunan Bedîüzzamân, burada karşılaştığı Şeyh Cemâleddin Afgânî’nin bir talebesinden Afgânî’nin siyasî fikirlerini tanıma fırsatı buldu. Siyâsetle ilgilenmeye de ilk def’a Mardin’de başlayan Bedîüzzamân, tartışmalarda fikrini açıklamaktan geri durmuyordu. Bulunduğu topluluklarda tartışmalara neden olan Said Nursî’yi, Mardin Mutasarrıfı bir tedbir olarak il hudutları dışına çıkarmak zorunda kaldı. Bitlis’e gelen Bedîüzzamân’ın ilmî vukùfiyeti ve farklı kişiliği, Bitlis Vâlisi Ömer Paşanın dikkatini çekmiş ve Vilâyet konağında kalarak çalışmalarına devâm etmesi için ona bir oda tahsis etmişti. Konağın büyük kütüphânesi İslamî ilimlere âit olan eserleri tamâmen mütâlaa ederek çalışmasına müsâit zemin oluşturmuştu. Bitlis’te geçirdiği iki yıllık süre Bedîüzzamân’ın İslâmî ilimlerde derinleşmesine vesîle olmuş, ilmî üstünlüğü ulemâ ve nüfuzlu kimseler arasında ona, hatırı sayılır bir şöhret kazandırmıştı. 
İki senelik Bitlis hayâtından sonra Said Nursî, Vanlı Hasan Paşa’nın da'veti üzerine gittiği (1897-98) Van’da on yıl kadar kaldı. 1898’de Van Vâliliğine getirilen İşkodralı Tâhir Paşa ile aralarında samîmî bir dostluk kurulmuştu. Bedîüzzamân konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devâm etmişti. Çeşitli gazete ve dergilerin de zamânında bulunabildiği konağın zengin kütüphânesi, Bedîüzzamân’a çeşitli konularda derinleşmesi için iyi bir imkân oluşturmuştu. Said Nursî, burada Paşa’nın kütüphânesindeki pozitif bilimlere âit kitapları da inceleyecek çalışma imkânını buldu. Bir yandan târih, coğrafya, matematik, kimyâ, jeoloji ve felsefe ile ilgilenirken, diğer yandan içinde yaşadığı toplum yapısını çok yakından inceleme ve tanıma fırsatına sâhip oldu. Osmanlı cemiyetinin içinde bulunduğu sıkıntıların aşılmasında eğitime çok önemli bir rol düştüğünün farkındaydı ve medreselerde din ilimleriyle birlikte müsbet ilimlerin de okutulması gerektiği kanâatine vardı. Hatta bu yolda eğitim esasları ve yönetim şekliyle bir de üniversite projesi zihninde teşekkül etmiş, bundan sonraki hayâtının en büyük iki gàyesinden birini oluşturan idealindeki bu üniversiteye, “Medreset-üz Zehrâ” adını vermişti.
Vâlinin konağında ilmî çalışmalarına devâm ederken, bir yandan da kendine âit Horhor Medresesinde ders veriyordu. Tâhir Paşa, bir gün ona, konağa getirilen gazetelerin birinde, İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı Gladstone’un Avâm Kamarasında yaptığı konuşmanın haberini okudu.
Habere göre Gladstone elinde bir Kur’ân-ı Kerîm ile kürsüye gelerek: “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakîkî hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’ân’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” demişti. [1] Bu söz Said Nursî’nin dünyâsında fırtınalar koparmış ve hayâtının belki de en önemli karârını vermesine yol açmıştı. Gladstone’un sözüne karşılık olarak, “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir güneş gibi ebedî mu’cîze olduğunu dünyâya i’lân edeceğim” diyen Bedîüzzamân, hayâtının diğer bir gàyesi olarak “Kur’ân’ın bu asra bakan ma’nevî mu’cîzesi”ni insanlara isbât ederek gösterme karârını verdi.
Van’daki uzun ikàmetinin netîcesi olan bu karar ve Şarkta kurulmasını istediği üniversite fikri, Said Nursî’nin bundan sonraki hayâtını şekillendiren en önemli iki hareket noktasıydı.
Van’ın, Said Nursî gibi bir dehâ için çok küçük olduğunu düşünen tecrübeli Osmanlı Paşası Van Vâlisi Tâhir Paşa, onu İstanbul’a gitmesi için teşvik ediyordu. Ve nihâyet Said Nursî, İstanbul’a gitmeye karar verdi. Maksadı, fen ilimleriyle din ilimlerinin birlikte okutulacağı, idealindeki üniversite düşüncesini hükûmete iletmekti. O sıralar Bitlis Vâlisi bulunan Tâhir Paşa’nın Sultan Abdülhamîd’e hitâben yazdığı 3 Teşrînisâni 1323 (16 Kasım 1907) târihli tavsiye mektubunu alan Bedîüzzamân, önce Trabzon’a, oradan da gemiyle İstanbul’a gitti.                               
İstanbul’da ilk önce Ferik Ahmed Paşa’nın evine yerleşti. İlk iş olarak, Doğu’da kurulmasını istediği üniversite ile ilgili bir dilekçeyi pâdişâhın özel kalem dâiresi olan Mâbeyn-i Hümâyûn’a sundu. Ancak, hükûmet, dilekçenin konusu olan üniversite projesinin önemini kavrayamadı ve bunu gerçekleştirmek için hiçbir teşebbüste bulunmadı. Bedîüzzamân, İstanbul’a gelişinden iki ay sonra Fâtih’teki Şekerci Han’da kalmaya başladı. Burada odasının kapısına “Burada her suâle cevap verilir, her müşkil hallolunur; fakat suâl sorulmaz” diye bir yazı astı. İçerisinde âlimlere ve aydınlara gizli bir meydan okuma da bulunduran bu da’vet, kısa sürede bütün İstanbul’a yayıldı.
İlim adamları, medrese hocaları, talebeler, siyâsetçiler, herkes bu Şarktan gelen keskin zekâlı ve garip kıyâfetli adamı konuşmaya başladı. İnsanların yavaş yavaş bu genç âlimin etrafında toplanmaya başlaması hükûmetin evhamlanmasına sebep oldu. Birkaç kere tutuklandı ve serbest bırakıldı. Said Nursî’den kurtulmak isteyen hükûmet, onu bir def’a da Tımarhâneye gönderdi. Bunun, muhâlifleri sindirmek için başvurulan bir yol olduğunu bilen Said Nursî: “Akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum. O çeşit akıldan isti’fâ ediyorum” diyerek kendisini susturmak isteyenlerle uzlaşmadı. Toptaşı Tımarhânesi doktorunun, “eğer bu adamda zerre kadar cünûn varsa dünyâda akıllı adam yoktur” diye rapor vermesiyle de serbest bırakmadılar ve tımarhâneden alarak hapishâneye gönderdiler.
Gözaltında iken Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa, kendisini ziyâret ederek Pâdişâhın selâmıyla birlikte İhsân-ı Şahâneden 1000 kuruşu takdim etmişti. Şefik Paşa, O’nun eğitim hakkındaki teklifinin Bakanlar Kurulunun gündemine alındığını, kendisinin de açılacak üniversiteye otuz lira maaşla rektör ta’yin edildiğini ve maâşının hemen başlayacağını da tebliğ etmişti. Bedîüzzamân ise bunun bir sus payı olduğunu ifâde ederek, kendisine takdim edilen makàmı ve ihsânı reddetmiş ve derhâl pâdişahla görüşmek istemişti. Hayretler içinde oradan ayrılan Şefik Paşa’dan ve hükûmetten herhangi bir haber çıkmamış, Bedîüzzamân da hapishânede kalmaya devâm etmişti.
 
II. Meşrûtiyet Devri
Said Nursî’nin hapiste olduğu o günlerde İstanbul kaynıyor, meşrûtiyet ve hürriyet tartışmaları yapılıyordu. Serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet i’lân edildi. Meşrûtiyetin üçüncü gününde, Sultanahmed’de düzenlenen mitingde halka hitâben hürriyeti anlatan bir nutuk okudu. Dahâ sonra İttihadçıların ileri gelenleriyle birlikte Selânik’e giderek, Selânik Meydanı’nda tekrarladığı ve metnini bâzı gazetelerin yayınladığı “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır” adlı nutkunda, meşrûtiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu.
Bediüzzamân Said Nursî, İstanbul’da çok hareketli bir siyasî hayat yaşıyor, cemiyetlere üye oluyor, gazetelerde makàleler yazıyor, konferanslara ve toplantılara katılıyor, kendisine yakın bulduğu toplumsal gruplara nasîhat ediyordu. Yine bir gün Şehzâdebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosu’nda, Ahrâr Partisi’nin ileri gelenlerinden Mîzan gazetesi başyazarı Murad Bey’in bir konferansı sırasında İttihadçılar kargaşalık çıkarmış ve Murad Bey’i vurmaya teşebbüs edecek kadar ileri gitmişlerdi. Kargaşanın kötü sonuçlar doğuracağını anlayan Said Nursî, oturduğu iskemlenin üstüne çıkarak, fikre saygı gösterilmesi gerektiğini anlatıp, salondaki heyecânı yatıştırmış ve büyük bir kavgayı önlemişti.
O dönem İstanbul’u, bir çok siyasî ve sosyal olaylarla kaynıyordu. Hamalların, İttihadçılara ve Meşrûtiyete karşı bir ekonomik engelleme hareketi olarak başlattıkları boykot da bu olaylardan biriydi. Böyle hareketli bir ortamda, İstanbul’da yaşayan ve hamallık yapan Kürdlerin kandırılarak anarşik olayların içine çekilmesinden endîşe eden Said Nursî, hamalların yoğun olarak bulunduğu yerleri, özellikle kahvehânelerini gezerek onlara Meşrûtiyeti anlatıyor ve boykotu, o sıralarda Bosna Hersek’i ilhàk eden Avusturya’nın mallarına karşı yapmalarını tavsiye ediyordu. Bu görüşmeler sonucunda hamallar iknà’ olarak boykotlarını yalnızca Avusturya mallarına karşı uyguluyorlardı. Böylelikle Bedîüzzamân, hem çıkması muhtemel bir anarşiyi önlemiş, hem de Avusturya mallarına karşı boykot başlatarak Osmanlı Devleti’nin Milletlerarası politikada Avusturya’ya karşı mesâfe kazanmasına öncülük etmişti.
O sıralarda Meşrûtiyetten ve İttihadçılardan rahatsız olan sâdece hamallar değildi. Medrese çevresinde yer alan ulemâ ve talebeler de meşrûtiyetin, anayasanın, hürriyet uygulamalarının İslâmiyet’e aykırı olduğuna inandıkları için içten içe rahatsızdı. Bu rahatsızlığın farkında olan Said Nursî, o devirde yayınlanan bütün gazetelerde makàleler yazarak, İslâmiyet ve meşrûtiyet arasındaki uygunluğu, dört hak mezhebin klasik kaynaklarına dayanan delillerle isbat ediyor, medrese mensuplarının toplandıkları yerlere giderek etkili hitâp ve nutukları ile onları iknâ’ etmeye çalışıyordu.
Bu arada Meşrûtiyetin i’lânından dolayı Doğu’da meydana gelen gerilimin de farkındaydı. Hemen harekete geçerek aşîret reîslerine Bedîüzzamân imzâsıyla telgraflar çekti. Hükûmet adına çekilen bu telgraflarda, yine meşrûtiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu. Doğu illerindeki nüfûzlu şahıslara ulaşan bu telgraflar, oradaki gerilimi hayli yatıştırmıştı.
Askerler de yeni yönetimin kendilerine yönelik uygulamalarından rahatsız olunca, kışla dışındaki heyecanlı havanın da tesiriyle üst ve âmirlerine, özellikle de Harbiyeli subaylara karşı tepkilerini belirtmeye başlamışlar, meşrûtiyetin ve İttihadçıların aleyhine yapılan toplantı ve mitinglerde boy gösterir olmuşlardı. Bu durumun askeriyedeki itâat ve disiplini bozarak telâfisi mümkün olmayan tahrîbâta sebebiyet vermekte olduğunu gören Bedîüzzamân, İstanbul’un muhtelif yerlerindeki avcı taburlarını dolaşarak onlara nasîhatlerde bulunuyordu. Askerlere meşveret ve anayasanın İslamî esaslara tam uyduğunu, İslâmiyetin de üstlere itâati emrettiğini ve siyâsete karışmamaları gerektiğini anlatıyordu.
13 Nisan 1909 (Rûmî 31 Mart 1325) târihine gelindiğinde ayaklanma başlamış ve başkent İstanbul’un kargaşası had safhaya ulaşmıştı. Bu karışıklığın üçüncü gününde Said Nursî, gazetelerde, ayaklanan askerlere hitâben bir yazı yayınlamış ve dördüncü gününde de Harbiye Nezâretine gidip isyan eden askerlere hitâb ederek onları üstlerine itâat etmeye ve isyâna son vermeye da’vet etmişti. 11 gün süren isyânı Selânik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu bastırdı ve sıkıyönetim i’lân etti. İsyânın elebaşıları o zamânın sıkıyönetim mahkemesi olan Dîvân-ı Harb-i Örfî’de yargılanarak bir çoğu i’dâm edildi. Yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen Bedîüzzamân da olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de, i’dâm talebiyle yargılandı. Duruşma sırasında iknâ’ edici bir üslupla yaptığı müdâfaa sonunda berâat etti. Te’sirli müdâfaasıyla kendisi ile birlikte bir çok kişinin de berâat etmesini sağladı. Bu müdâfaa daha sonra “İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhud Dîvân-ı Harb-i Örfî” adıyla neşredildi (H.1327- M.1909).
Serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’dan ayrılan Said Nursî, deniz yoluyla İnebolu üzerinden Trabzon’a oradan da Batum, Tiflis güzergâhını izleyerek 1910 yılı bahârında Van’a ulaştı. Birkaç ay Horhor Medresesinin yeniden düzenlenmesi işiyle meşgûl olduktan sonra; Hakkâri, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşîretleri ziyâret etti. Onların meşrûtiyet, hürriyet ve anayasa hakkında sordukları sorulara cevaplar vererek iknâ’ edici açıklamalarda bulundu. Meşrûtiyet ve meşveretin İslâmî temellerini onlara anlatarak meşrûtiyetin ni’metlerinden faydalanmaları için gayret göstermelerini istedi. Dahâ sonra bu seyâhatler esnâsında yaptığı görüşmelerin ve açıklamaların özetini “Münâzarât” adı altında yayınladı (1329) (1329; Hicrî ise M.1911, Rûmî ise M.1913-14 olur).
Bitlis, Diyarbakır, Urfa, Birecik, Antep, Kilis ve Halep üzerinden 1911 yılı başlarında Şam’a gelen Said Nursî, âlimlerin da’veti üzerine Emeviye Camii’nde bir hutbe îrâd etti. İslâm dünyasının siyâsî, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesi “Hutbe-i Şâmiye” adı ile neşredildi.
 “Medreset-üz Zehrâ” adını verdiği üniversitenin projesini Sultan Reşâd’a iletmek amacıyla Şam’dan Beyrut’a, buradan da deniz yoluyla İstanbul’a geldi. İstanbul’da Sultan Reşâd’ın tahta çıkışının ikinci yıldönümü münâsebetiyle düzenlenen törenlere katılan Bedîüzzamân, Pâdişâhın Rumeli seyâhatine Şark vilâyetlerini temsîlen iştirak etti. İstanbul’dan Selânik Limanı’na Barbaros zırhlısı ile gelen kàfile, dahâ sonra trenle, o yıllarda Kosova Sancağı’nın başkenti olan Üsküp’e gitti.
Seyâhatin Üsküp’deki bölümünde, burada kurulması planlanan Üsküp Üniversitesi’nin temeli atıldı. Ancak bu seyâhatten kısa bir süre sonra Balkan Savaşları başladı ve Üsküp Üniversitesi’nin yapımı mecbûren durdu. Said Nursî, Doğu’nun böyle bir üniversiteye daha çok ihtiyâcı olduğunu Sultan Reşâd’a anlatarak, Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsîsatla Doğuda bir üniversitenin kurulmasını teklif etti. Bu talebi hükümetçe kabûl edildi. Böylece Medreset-üz Zehrâ için istediği karârı hükümetten çıkaran Bedîüzzamân, İstanbul’dan ayrılarak Van’a döndü. Medreset-üz Zehrâ’nın temeli, 1913 yılının yaz aylarında, Van Vâlisi Hasan Tahsin Bey (Uzer) ve diğer resmî görevlilerin katıldığı bir merâsimle, Van Gölü kıyısındaki Artemit’te atıldı.
Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursî de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilâtı’nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bu savaş esnâsında, Rus birliklerinin açtıkları ateş sonucu bir çok kere yaralanmasına rağmen hep ön saflarda çarpışıyordu. Etrâfına şarapnel parçaları düşerken bile Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir güneş olduğunu isbât yolunda te’lîfâta devâm ediyordu. Kur’ân’ın mu’cîzeliğini çağın insanına göstermek için te’lîfine başladığı “İşârât-ül İ’caz” adındaki tefsîrini cephede fırsat buldukça yanındaki talebesine yazdırıyordu.
Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid olmuş, yanında yalnızca dört talebesi kalmıştı. Bedîüzzamân bir gece, Rus hatlarını yarıp geçmek isterken yüksekçe bir su kemerinden atladı ve bir ayağı kırıldı. Gecenin karanlığında ayağı kırık olarak bir su arkının içinde otuz saat bekledikten sonra Ruslara teslim olmak zorunda kalan Said Nursî (3 Mart 1916) bir süre tedâvîden sonra Van, Culfa üzerinden Tiflis’e götürülür. Muhtemelen Eylûl sonlarına kadar süren bir tedâvî devresini müteâkip Rusya içlerine (Kologriv’te 6 ay kadar kaldıktan sonra Kostroma’ya) sevk edilir.
Bedîüzzamân Kostroma’daki esir kampında diğer esir subaylarla birlikte kalıyor, geçirilen esâret günlerini en verimli şekilde değerlendirmek üzere faâliyetler gösteriyordu. Esir kampı, önceki hayatları harp meydanında çatışmalarla ve cepheden cepheye intikàl ile geçen esir subaylar için bir ilim-irfan meclisi, îmanlarını kuvvetlendirecekleri bir ma’rifet mektebi olmuştu.
Esâret günleri, Bedîüzzamân’ın subaylara yaptığı derslerle geçerken, Rusların Kafkas Orduları Komutanı Grandük Nikola Nikolaviç, kampı teftişe gelir. Grandük Nikolaviç Bedîüzzamân’ın önünden geçerken, kendisini tanıdığı hâlde ayağa kalkmaz. Bunu kendine bir hakaret kabul eden Nikolaviç, Bedîüzzamân’ın i’dâmını emreder. Fakat onun “Ben bir İslâm âlimiyim, îmânın ve İslâmiyetin izzetini muhâfaza etmek için ayağa kalkmadım” şeklindeki açıklaması ile hatâ ettiğini anlayarak, emrini geri alır. Kosturma’daki esir kampında cereyan eden bu olay, yıllar sonra gazetede bir subayın hatıralarında yer aldığında, Bedîüzzamân tarafından da doğrulanmıştı.
Bir süre esir kampında kaldıktan sonra Ruslar, onun, Kosturma’daki Tatar mahallesinde bir câmi’de kalmasına kefâletle izin verdiler. Bedîüzzamân, Volga Nehri kenarındaki bu câmi’de hem imamlık yapıyor hem de îman sohbetlerine devâm ediyordu. Hayli uzun bir aradan sonra yalnız kalma fırsatını da böylece yakalamış ve bütün hissiyâtını, fikirlerini gözden geçirmeye başlamıştı. Bu tefekkür kendi ta’bîri ile onu “Eski Said’den Yeni Said’e” götüren yeni bir anlayışın ilk işâretleriydi.
Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilâli, Rusya’yı alt üst eden büyük bir karışıklığa sebep olmuş ve Çarlık rejimi yıkılmıştı. İhtilâlin sebep olduğu bu karışıklıktan istifâde eden Said Nursî Kostroma’dan firar etti. Petersburg üzerinden Varşova’ya, buradan da Viyana’ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul’a geldi (18 Haziran 1918). İki yıl, üçbuçuk ay süren vatan hasreti sona ermişti. Bedîüzzamân, İstanbul’a geldiğinde büyük bir ilgiyle karşılandı. 25 Haziran 1334-1918 târihli Tanin gazetesi onun İstanbul’a gelişine birinci sayfada yer vermişti.
Bedîüzzamân’ın, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesindeki kahramanlıklarının ve ilmî vukùfiyetinin farkında olan Enver Paşa, İstanbul’da kurulma aşamasında olan Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’ye onun da a’zâ olarak ta’yin edilmesini hükümete teklif etti. Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi’nin teklîfi ile de Sultan Vahîdüddin tarafından kendisine İlmiye’de Mahreç pâyesi verildi. “Mahreç Mevleviyyeti” olarak da anılan bu pâye, Osmanlı ülkesindeki bütün resmî ulemânın reîsi olan ‘Başmüderris’ten sonraki ilmî rütbe anlamına geliyordu. Ancak Bedîüzzamân, doktorların tavsiyesiyle dinlenmek üzere Çamlıca’da kendisine tahsis edilen Yusuf İzzetdin Paşa Köşkü’ne yerleşti. Burada hem istirâhat ediyor hem de te’lîfâta ve neşriyâta devam ediyordu. Kafkas cephesinde gönüllü birliklerinin başında iken Arapça olarak te’lîf ettiği “İşârât’ül İ’caz” adlı Kur’an tefsîri; kâğıdı bizzât Enver Paşa tarafından te’min edilmek sûretiyle neşredildi. Bundan sonra, Îman rükünlerinin isbâtına dâir “Nokta”, çeşitli âyet ve hadisleri tefsir eden “Sünûhât”, Hz Muhammed’in (a.s.m) peygamberliğini isbât eden “Şuâât”, Kur’ân’ın mu’cîzeliğini anlatan “Rumûz”, sosyal konularda “Tulûât”, tevhîdin isbâtı hakkında “Katre”, özlü sözleri içine alan “Hakîkat Çekirdekleri”, ahlâk ve ubûdiyet derslerini ihtivâ eden “Habbe”, “Zerre” ve “Şemme” adlı risâlelerini yazdı ve yayınladı. Dâr-ül Hikmet’ten kendisine ödenen maâştan ancak zarûrî ihtiyaçları için bir miktar ayırıyor, geri kalan para ile de eserlerini bastırarak ücretsiz dağıtıyordu. Bu arada Bedîüzzamân’ın fikirlerini çok beğenen ve yaptığı hizmetleri yakından ta’kip eden Sadrazam Saîd Halîm Paşa, Yeniköy’deki yalısını çok büyük arâzîsi ile berâber ona vermek istemişti. Bedîüzzamân bu köşkte hem ilmî çalışmalarına devam edebilir, hem de çok sıkıntılı ve yorucu geçen hayâtının bundan sonraki kısmını râhatça geçirebilirdi. Fakat Bedîüzzamân, hizmetindeki ihlâsa zarar gelmemesi için II.Abdülhamîd’in teklîfini reddettiği gibi Saîd Halîm Paşa’nın teklifini de reddetti. Çamlıca’daki dinlenme günlerinde Kostroma’da filizlenen ve dünyânın fânî yüzünü gösteren tefekkür yeniden başlamıştı. İstanbul’daki siyâset de onu bunaltmıştı. Yeni bir rûhî uyanışın sancılarını yaşayan Bedîüzzamân, sık sık Beykoz’daki Yûşâ Tepesi’ne çıkarak tefekküre dalıyor ve dünyayla olan bağlarını tamâmen koparmaya çalışıyordu.
Bedîüzzamân’ın Eski Said’den Yeni Said’e geçiş sancıları çektiği dönemde, Devlet-i Aliyye de yıkılış sancıları ile kıvranıyordu. Said Nursî’nin Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’ye ta’yin edildiği günlerde Osmanlı Devleti, Mondros Mütârekesini imzâlamıştı. Mütârekenin sonucu olarak da 13 Kasım 1918’den  i’tibâren İ’tilâf Devletlerinin kuvvetleri İstanbul'da bulunmakta idiler. Pâdişah Hükûmeti'nin her hareketini yakından ta’kip ediyorlardı. Meclis-i Meb’ûsân, 28 Ocak 1920 târihindeki gizli oturumunda "Ahd-i Millî" olarak Mîsâk-ı Millî kararlarını aldı ve kararlar bütün meb’uslar tarafından imzâlandı. 17 Şubat 1920 târihli oturumunda da bu karârın basında yayınlanması ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesi kararlaştırıldı. Bu gelişmeler üzerine İ’tilâf Kuvvetleri; 15 Mart'ta, 150 Türk aydınını tevkif etti. 16 Mart sabâhı Şehzâdebaşı karakolu basıldı. 18 Mart 1920'de İngilizler, meclisin etrâfını makineli tüfeklerle sararak, toplantı hâlinde bulunan milletvekillerinden ba’zılarını tutuklayarak ve sürükleyerek götürdüler. Şehir, fiilen ve resmen askerî işgàle ma’ruz kaldı. Böylece, son Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı düşman süngüsü altında zorla kapatıldı.

          İ’tilâf Devletlerinden İngiltere sâdece İstanbul’u işgàl etmekle kalmıyor aynı zamanda Türkiye’de kendi politikalarını destekleyecek bir                 kamuoyu oluşturmaya çalışıyordu. İttihadçılara muhâlif yazarlar, bilim adamları, öğretim üyeleri ve politikacılardan çok sayıda İngiliz                 yanlısı vardı. Hattâ bu grup ‘İngiliz Muhipler Cemiyeti’ adı altında bir de resmî cemiyet kurmuş, fahrî başkan olarak da Şeyhülislâm                     Mustafa Sabri Efendi’yi seçmişlerdi. İngiliz yanlısı kamuoyu ciddî kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bedîüzzamân, ulemâ çevresinden de           İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için “Hutuvât-ı Sitte” adlı eserini yayınladı. Bu hareketi, İngiliz           işgàl kuvvetleri komutanı General Harrington’ın emriyle ölü veyâ diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu. Yakalanma tehlikesine           karşı sürekli yer değiştiren Bediüzzamân, Hutuvât-ı Sitte’yi gizli olarak matbaalarda çoğaltıyor ve İstanbul’un önemli yerlerinde                           dağıttırıyordu. Böylece İstanbul kamuoyunda İngiliz aleyhtarlığı uyanıyor ve İngiltere lehindeki propaganda etkisini kaybediyordu.                      Anadolu’da başlayan İstiklâl Savaşı’nın ve Kuvâ-yı Milliye’nin aleyhine, İngilizlerin etkisinde kalan ba’zı çevrelerin de baskısıyla çıkarılan            Şeyhülislam fetvâsına karşı bir de fetvâ yayınladı. Bedîüzzamân, yazı ve makàlelerinde de İstiklâl Savaşını ‘cihad’, Kuvâ-yı Milliyecileri              de ‘mücâhid’ i’lân ederek Anadolu’daki İstiklâl mücâdelesini destekledi.

        İstanbul’da bütün bunlar olurken, Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Bedîüzzamân’ın çalışmalarını ve mücâdelesini çok              yakından ta’kip ediyor ve takdirle karşılıyordu. Mustafa Kemâl ve arkadaşları, müteaddit def’alar çektikleri telgraflarla Bedîüzzamân’ı ısrarla          Ankara’ya da’vet ediyorlardı. Eski Van vâlisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı da’vetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı başlarında                 Ankara’ya gitti.

 
BMM ve Şeflik Devri
Bedîüzzamân, 9 Teşrînisâni 1338 (9 Kasım 1922) ’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ziyâretinde resmî hoş geldin merâsimiyle karşılandı. Artık Bedîüzzamân, bir yandan meclis çalışmalarına katılıyor, bir yandan da Meb’uslarla önemli konuları tartışıyordu. Bu arada Meb’usların çoğunun namaz kılmadıklarını gören Said Nursî, M. Kemâl ve diğer erkâna mevzûun ehemmiyetini belirten mektuplar yazdı. (23 Tsânî 1338 - 23 Kasım 1922). Bu mektup M. Kemâl ile şiddetli bir münâkaşaya sebep olmuştu.. M. Kemâl, Said Nursî’ye yirmi-otuz Meb’ûsun da bulunduğu bir ortamda şöyle demişti: “Biz sizi buraya çağırdık ki sizin yüksek fikirlerinizden istifâde edelim. Siz geldiniz, en evvel namaza dâir şeyler yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz”. Bedîüzzamân da hiddetlenerek: “Paşa! Paşa! Kâinâtta en yüksek hakîkat îmandır. Îmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” diye karşılık vermişti. Bunun üzerine Mustafa Kemâl özür dilemiş ve tartışmayı dahâ fazla uzatmamıştı. [2]
Bu olay, Bedîüzzamân ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işâretleri idi. Bir yandan meclisteki oturumları ta’kip eden Bedîüzzamân, bir yandan da tabîatçılığı ve inkârcılığı ortadan kaldırmayı hedef alan “Hubâb” ve “Zeylü’z-zeyl” gibi eserlerini yayınlıyor; îmânın erkânına ilişmesinden korktuğu felsefe kaynaklı fikirleri izâle etmeye çalışıyordu. Türkiye’deki kamuoyu ise, Yunanlılar karşısında alınan gàlibiyetin verdiği zafer sarhoşluğu içinde, tehlikenin farkına varacak durumda değildi ve bu yüzden onu anlayamadı. Her şeye rağmen Bedîüzzamân, Medreset-üz Zehrâ için çalışmaktan geri durmadı. II. Meşrûtiyet döneminde Van’da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşââti başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için Meb’uslara bir kànun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan iki yüz milletvekilinden 163’ünün imzâsıyla kànunlaştı.
Ankara’daki çalışmaları sırasında, yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu ve siyâsî faâliyetlerle onları yollarından vazgeçirmenin mümkün olmadığını anlayan Bedîüzzamân, Van’a dönmeye karar verdi. Bu fikrini ba’zı dostlarına açtığında Mustafa Kemâl ve arkadaşları ona yeni bir teklif getirdiler: Ankara’da kalmaya karar verdiği takdirde kendisine, Libya’ya dönen Şeyh Sünûsi yerine, üç yüz lira maâş ile Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin en yüksek dînî makàmı olan Şark Vilâyetleri Umûmî Vâizliğine getirilecek ve Meb’usluk verilecekti. Ancak Said Nursî, bütün bunları reddetti. Ankara’daki siyâsî havadan oldukça rahatsız olmuştu. Onun dünyâsındaki değerler farklıydı. Makàm, şöhret, mal, mülk ve paraya, hülâsa; dünyâya zerre kadar ehemmiyet vermemekteydi. Ankara’yı kendi hileli ve entrikalı siyâseti içinde bıraktı ve 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van’a gitti. Bütün değer yargıları dünyevî olan ve yeni rejimi de yalnızca dünyevî temeller üzerine kurmaya çalışanlar, Said Nursî’nin bu tavrına bir anlam veremediler. Yanında ma’nevî evlâdı gibi olan kardeşinin oğlu Abdurrahmân bile kendisine teklif edilen Meclis zabıt katipliğini kabûl etmiş ve Ankara’da kalmayı tercih etmişti.
Van’a giden Bedîüzzamân, kardeşi Abdülmecîd’in evinde ve Nurşin Câmii’nde kısa bir süre kaldıktan sonra Erek Dağı’nda, terkedilmiş bir kilisede talebeleriyle ders yapmaya başladı. Bedîüzzamân, Erek dağının başında îman ve Kur’an hakîkatlerinin anlaşılması ve yaşanmasıyla meşgûl olurken, Ankara’da yeni bir rejim şekillenmeye başlamıştı. 
Yeni rejim, dinden uzak dünyevî bir temel üzerine oturtulmaya çalışılıyordu. 3 Mart 1924’de hilâfetin kaldırılmasıyla birlikte çıkarılan Tevhid-i Tedrîsat Kànûnu ile eğitim tamâmen dinden arındırılmış ve dînî eğitimin yapıldığı medreseler kapatılmıştı. Bir biri ardına çıkarılan kànunlarla gerçekleşen inkılâplar çağdaş,“Batılı insan tipi”ni elde etmek uğruna Anadolu’da kök salmış olan İslâmî dokuyu tamâmen değiştirmeyi hedefliyordu. 30 Kasım 1925 yılında çıkan bir kànunla tekke ve zâviyeler kapatıldı. Hemen ardından çıkarılan başka bir kànunla halk Batılılar gibi giyinmeye zorlanıyor, şapka ve kılık kıyâfet inkılâbı yapılıyordu. 
Rejimdeki değişiklikleri hazmedemeyen çevrelerde, Ankara’ya karşı tepkiler baş göstermişti. Böyle gergin bir ortamda Hükûmete karşı ayaklanmayı planlayan Şeyh Said, Bedîüzzamân’a mektup yazarak kendisine destek vermesini istedi. Ancak Said Nursî ona, bunun “menfî bir hareket” ve “kardeş kanı dökmek” olduğunu anlatarak isyandan vazgeçirmeye çalıştı. Ayrıca, Şeyh Said ayaklanmasına aşîretiyle destek vermek isteyen Doğunun namlı ve güçlü Hamîdiye paşalarından Kör Hüseyin Paşa, Bedîüzzamân’ı Erek Dağı’nda iken ziyâret etmiş ve fikrini sormuştu. Bedîüzzamân da ona, “Kan dökme! Kan dökme!” diye cevap vermiş, Paşa da ayaklanmaya katılmamıştı.
Bedîüzzamân’ın isyan sırasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen Doğudaki nüfûzlu kimseleri Anadolu içlerine süren hükümet, onu da inzivâda bulunduğu Erek Dağı’ndaki menzilinden alarak sürgüne gönderdi (1926). Van’dan diğer sürgünlerle berâber önce Trabzon’a, buradan da deniz yoluyla İstanbul’a götürüldü. Yaklaşık yirmi gün kadar süren İstanbul’daki sorgulamalar boyunca Bedîüzzamân Sirkeci’deki Arpacılar Mescidi ve Hidâyet Câmii’nde kaldı. Sonunda, Ankara’dan gelen resmî bir yazı onun Burdur’da zorunlu ikàmete tâbi’ tutulmasını emrediyordu. İstanbul’dan İzmir’e, oradan Antalya’ya ve nihâyet 1926 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur’a getirildi.
Bedîüzzamân Burdur’a geldiğinde yerleştiği evde ve Kasaboğlu Câmii’nde yine muhtaçlara îman hakîkatlerini anlatmaya ve dersler yapmaya başladı. Sonra bu derslerin özetlerini “Birinci Ders, İkinci Ders, Üçüncü Ders” gibi başlıklar altında toplayıp bir kitap haline getirdi. Bu kitâbı, daha sonra “Nûrun İlk Kapısı” diye adlandırarak yayınladı. Bir yandan da te’lîfâta devam ederek dahâ önce Arapça olarak yazdığı “Şemme” ve “Şu’le” risâlelerinin ek parçalarını kaleme aldı.
Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan hükûmet, onun Isparta’ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak 1927’de Isparta’ya nakledilen Bedîüzzamân, burada da derslerine devâm etti. Ve etrâfındaki insanlar çoğalmaya başladı. Evhamlı Hükûmet, bu defa da Bedîüzzamân’ı, Isparta’nın dahâ ücrâ bir köyüne naklederek (1 Mart 1927) insanlarla irtibâtını kesmek istedi. Eğirdir Gölü’ne yakın bir dere içine kurulmuş olan Barla’ya ulaşım göl üzerinden kayıkla yapılmaktaydı. Barla, Isparta’nın çok eski köylerinden biri idi ve artık nüfûsunun çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyordu. Çünkü gençler ekonomik sebeplerle büyük şehirlere göç etmişlerdi. Okuma-yazma seviyesi de hayli düşük olan Barla, hükûmet tarafından tecrîde en uygun yer olarak seçilmişti. Artık Said Nursî için sürgünler süreklilik kazanmıştı. Ancak, o, bunları sürgün değil, kaderin onu vazîfe başına sevk etmesi olarak görüyordu.
Bir jandarma eşliğinde Eğirdir Gölü’nü kayıkla geçerek Barla’ya geldi. Bütün bu seyâhatleri boyunca yanından ayırmadığı küçük sepetinde çay demliği, birkaç bardak ve bir sahan, elinde de Kur’ân-ı Kerîm vardı. Dünyadaki malvarlığı sâdece bunlardan ibâretti.
İlk haftalarda, Muhâcir Hâfız Ahmed’in evinde kalan Said Nursî, dahâ sonra ta’mir edilerek köylüler tarafından kendisine tahsis edilen ve önünde büyük bir çınar ağacı olan köy odasına taşındı. Anadolu’nun bu en kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerinden biri olan Barla, bir îman inkılâbına beşiklik ediyordu. Eğirdir Gölü kenarında, dağlarda, tepelerde bahar mevsimiyle yeniden canlanan kâinâtı seyreden ve Rum Sûresinin 50. ayetini defalarca okuyan Bedîüzzamân, öldükten sonra dirilişi ispatlayan “Haşir Risalesi”ni burada yazdı. Bu eser asırlardır yerinde sayan ve son iki asırda da Batı karşısında ezik bir duruş sergileyen İslâmî tefekkürün yeniden dirilişinin müjdecisiydi. Bu eseri yine Kur’ân-ı Kerîm’i esas alan ve insanların îmânını kurtarmalarına vesîle olan diğer Nur Risâleleri ta’kip etti. Sözler ve Mektûbât tamâmen ve Lem’alar mecmûası 26. Lem’aya kadar Barla’da yazıldı. Önünde ulu bir çınar ağacı olan ev, Nûr’un ilk medresesi olmuştu. Barla’da bir îman inkılâbının temelleri atılıyordu..
1928 yılında gerçekleştirilen Harf İnkılâbı ile, İslâm harfleriyle kitap yayınlamak yasaklanmıştı. Barla’da te’lif edilen risâlelerin, bu yüzden matbaalar yoluyla çoğaltılması mümkün değildi. Îman ve Kur’an hakîkatlerine ihtiyaç duyan çevre köy ve kasabaların sâkinleri de Risâleleri elle yazarak çoğaltmaya başladılar. Büyük bir sabır ve azimle tam altı yüz bin nüsha olarak elle yazılan Risâle-i Nurlar bütün Anadolu’ya yayılıyordu. Halktan insanlar Said Nursî’nin Nur Risalelerini okuyor, yazıyor, başkalarına ulaştırmaya çalışıyor, anladığını yaşamaya ve başkalarına anlatmaya çabalıyordu.
Said Nursî’nin Nur Risâlelerini, önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, onu sürgünle durduramadıklarını anlayınca bu def’a “imhâ” yollarını denemeye karar vermişlerdi. Hükûmet dahâ yakından kontrol edebilmek amacıyla Bedîüzzamân’ın 1934 yılının yaz aylarında Isparta’nın merkezine getirilmesini istedi. Bedîüzzamân, burada da îman hizmetinden geri durmadı. Sürgünle istediklerini elde edemeyen muhâlifleri, onu mahkûm etmek için bahâne aramaya başladılar. Aranan bahâne bulundu ve Said Nursî’ye hayranlık duyan yarı meczup bir zâtın jandarma çavuşuyla yaptığı tartışmayı bahâne eden Ankara Hükûmeti harekete geçti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Ankara’dan Emniyet Genel Müdürünü, Jandarma Genel Komutanını ve 120 askerle 20 polisi beraberine alarak trenle Isparta’ya geldi. Ankara’nın meydana getirdiği büyük telâşın sonucu Isparta polisi, 20 Nisan 1935’de Said Nursî’nin oturduğu evde arama yaptı ve onun bütün kitaplarına el koydu. Bedîüzzamân’ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursî ve Risâle-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bedîüzzamân’ın ma’sûmiyetine inanan insanların infiâle kapılmamaları için İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “sıradan bir zabıta vakasıdır” diye beyânat vermesine rağmen Bedîüzzamân ve 120 Nur talebesi askeri araçlara bindirilerek Eskişehir hapishânesine gönderildiler.
Eskişehir hapishânesinde tam tecrid edilen Said Nursî’yi bir iki istisnâ hâriç kimseyle görüştürmediler. Sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risâle-i Nurların te’lifi yine devâm etmişti. Bedîüzzamân, Yirmiyedinci, Yirmisekizinci, Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Lem’alar’ı burada yazdı. Talebeleriyle olan mektuplaşmaları da sürmekteydi. Bu arada sorgu hâkimleri araştırmalarına başladılar ve iki ay süren tahkîkat sonunda gözaltına alınanların çoğunu serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bedîüzzamân, vatana ihânet iddiâsıyla yargılandığı da’vâ müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 19 Ağustos 1935 târihinde verdiği kararla, Said Nursî’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecbûrî ikàmet, onbeş talebesine de altışar ay hapis cezâsı verildi. Bedîüzzamân ve cezâ alan talebeleri tutuklu olarak kaldıkları cezâevinde zâten bu süreyi doldurdukları için diğer talebeleri ise berâat ettirildiği için tahliye edilmişlerdi.
Eskişehir Cezâevi’nden tahliye edilen Bedîüzzamân Said Nursî serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecbûrî ikàmet için Kastamonu’ya gönderildi. Sürgünün ilk bir ayında polis karakolunun üst katında oturmak zorunda kaldı. Dahâ sonra yine karakolun tam karşısında ve birkaç metre uzaklıkta bulunan bir eve yerleştirildi. Evinin karakola bakan pencerelerini perdeyle kapatmasına dahî müsâade edilmedi. Tamâmen hukùk ve kànun dışı böylesine ağır baskılar altında kalan Said Nursî, burada da Risâle-i Nurun te’lîfine ara vermedi. Fırsat buldukça kırlara çıkıyor, tabîatla baş başa kalarak tefekkür ve duâ ile kendisine ihsan edilen feyizli ma’nâları kitaplaştırıyordu. Birinci Şuâ’ olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi, İkinci Şuâ’, Üçüncü Şuâ’ olan Münâcât Risâlesi, Dördüncü Şuâ’ olan Hasbiye Risâlesi ve Altıncı Şuâ’ ile Ayet-ül Kübrâ Risâlesi (7. Şuâ’) burada yazıldı.
Kastamonu’da da Bedîüzzamân’ın etrâfını yeni talebeleri almaya başlamıştı. Ancak, kendisini ziyârete gelenler karakola çekilip sorgulanıyor, görüşmeleri engelleniyordu. Bütün bunlara rağmen Risâle-i Nurları okuyarak îmanlarını kurtaran insanlar Risâleleri okumaya devâm ediyor, yazıyor ve îman hakîkatlerini muhtaç olanlara anlatıyorlardı. Bedîüzzamân ve Nur Talebelerinin bütün hedefi ve programı insanların îmanlarını kurtarmaktı. Bütün kuvvetleriyle dünyâya çalışan muhâlifleri ise buna bir anlam veremiyor; “mutlaka gizli bir teşkilât kurmak için uğraşıyor” diye evhamlanıyorlardı. Onu rejim için tehlikeli bulanlar yeni bir plan hazırlığı içindeydiler. Denizli-Çivril’de, Âtıf Egemen ve birkaç arkadaşında bulunan Beşinci Şuâ’ Risâlesi bahâne edilerek yine tevkifler yapıldı. Ankara’nın emriyle Denizli Vâlisi bütün vilâyetlere bilgi verdi, özellikle Kastamonu ve Isparta Vâliliklerine şifreli telgraflar gönderdi. Isparta’da çok ciddî bir şekilde aramalar ve soruşturmalar yapıldı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Rüştü Saraçoğlu ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Âlî Yücel Denizli, Isparta ve Kastamonu’daki gelişmeleri yakından ta’kip ediyorlar, gerektikçe müdâhalelerde bulunuyorlardı.
Bedîüzzamân, 20 Eylül 1943’de Isparta savcısından gelen ta’lîmât üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 târîhinde Isparta’ya gönderildi. Askerî konvoy eşliğinde karayoluyla Çankırı üzerinden Ankara’ya getirildi. Ankara’da dahâ önceden tutulan ve otel görevlisi kılığına girmiş polislerle doldurulan Kastamonu Oteli’ne yerleştirildi. Bu arada Ankara Vâlisi Nevzat Tandoğan, Said Nursî’yi Vâliliğe çağırtarak sarığını çıkarıp şapkayı giymesini istedi. Hattâ elindeki şapkayı zorla giydirmek için teşebbüste bulundu. Ancak Bedîüzzamân, boynunu işaret edip; “Bu sarık bu başla beraber çıkar” diyerek sarığını çıkarmayı reddetti. Bu tartışmanın yaşandığı akşam Bedîüzzamân, trenle Ankara’dan Isparta’ya geldi. Sorgulamalar başladığında Risale-i Nur ile ilgili da’vâların Denizli’deki da’vayla birleştirilmesi karârı alındı. Bedîüzzamân ile birlikte Isparta, Kastamonu ve Denizli’deki Nur talebelerinin de 25 Ekim 1943’te Denizliye sevk edilmeleri istendi.
Denizli hapsi yine tecrîd altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishâne dönemi ve yargılama safhalarında da Bedîüzzamân, Risâle-i Nur’un te’lîfine devam etti. Asâ-yı Mûsâ mecmûasının bir parçası ve Onbirinci Şuâ’ olan Meyve Risâlesi, Onikinci ve Onüçüncü Şuâ’lar Denizli hapishânesinin meyvesi oldu. Bu arada cezâevindeki Nur Talebeleri sâyesinde Risâle-i Nurla tanışan mahkûmlar bambaşka birer insan olmakta, böylece hapishâneler birer ilim-irfan mektebine dönmekte ve ıslah vazîfesini yerine getirmeye başlamaktaydı.
Aylar sonra, 15 Haziran 1944 günü Mahkeme karârını verdi: Berâet ve tahliye.Tahliye edilen Nur Talebelerine Denizli halkı sâhip çıktı ve evlerinde misâfir ettiler. Bedîüzzamân ise Şehir Palas Oteline yerleşti ve yaklaşık birbuçuk ay kadar Denizli’de kaldı. Ankara’daki CHP hükûmeti Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin berâet karârına rağmen, Said Nursî’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskâna tâbi tutulmasını emretti ve dahâ önce Kastamonu’ya aldığı nüfus kaydını bu def’a Emirdağ’a nakletti.
Emirdağ’a gelen Bedîüzzamân, hükûmet binâsının karşısında bir odaya yerleştirildi. Câmiye gitmesine bile müsâade edilmediği, devâmlı ta’kip ve tarassuda tâbi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bedîüzzamân’a Denizli hapishânesini bile aratıyordu. Ziyâretçilerle görüşmesi yasaklanan Bedîüzzamân, Emirdağ’da üç kere de zehirlendi. Hukùkî ve kànûnî yollardan Bedîüzzamân’ı alt edemeyen muhâlifleri onu zehirleyerek imhâ etmek istemiş, hayâtı boyunca yirmi üç def’a denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ’da gerçekleşmişti. Def’alarca zehirlendiği hâlde Allah’ın inâyetiyle mutlak ölümden her def’asında kurtulan Bedîüzzamân, bu zehirlenmelerin verdiği ızdırabı ömrü boyunca yaşayacaktı.
Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken Risâle-i Nurların te’lîfi devâm ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Cezâ Dâiresi, 30 Aralık 1944 târihinde verdiği kararla, savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi’nin berâet karârını onayladı. Diğer bir gelişme ise artık Risâle-i Nurların teksir makinesi ile çoğaltılması imkânının doğması idi. 1946 yılında Karaköy’de bir ithâlâtçı firma tarafından Türkiye’ye getirilen ilk teksir makinelerinden üç tânesini Nur Talebeleri almış, Isparta ve İnebolu’da Risâleler teksir edilmeye başlamıştı. Ayrıca, 1947 yılında Haccın sınırlı da olsa serbest bırakılması sonucu, Hacca gidenler yanlarında götürdükleri Risâlelerle, Nurların İslâm âlemine yayılmasına vesîle olmuşlardı. Öte yandan İnebolu’da yeni yazı ile teksir edilen “Asâ-yı Mûsâ” ve baskısı yapılan “Gençlik Rehberi” gibi Risâleler, Hıristiyan misyonerlere verilmiş ve Risâle-i Nurlar Amerika’ya kadar gönderilmişti. Böylece ilk def’a Risâle-i Nur’lar dünyâya açılıyordu.
Her geçen gün Risâle-i Nurların yaygınlaşarak muhtaçlara ulaşması Hükûmeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursî ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon il merkezine götürüldüler. Bir hafta kadar Emniyet Oteli’nde bekletilerek sorgulamaları yapıldı ve tevkif edilerek cezâevine konuldular. Bu def’a değişik illerden 48 Nur Talebesi Afyon’a toplatılmıştı. Soruşturmayı tamamlayan savcılar ve sorgu hakimliği dosyayı Ağır Cezâ Mahkemesi’ne havâle etti.
Nur Talebeleri, dahâ önce Denizli mahkemesinde; gizli cemiyet kurma, rejim aleyhinde olma, inkılâpları kabûl etmeme, Mustafa Kemâl’i tahkir vb. iddiâlarla yargılanıp berâet karârı almalarına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nde de bu iddiâlarla yargılandılar. Bir yandan mahkeme devâm ederken bir yandan da Afyon cezâevinde mevkuf bulunan Bedîüzzamân ve talebelerine yapılan baskılar artıyordu. Artık hasta ve yetmiş yaşında olan Said Nursî, 60 kişilik büyük bir koğuşta tek başına bırakılmış, soğuk kış gecelerinde odanın kırık penceresi buz tutmasına rağmen başka bir yere nakledilmemiş ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi birkaç def’a da burada zehirlenmişti. Cezâevi tabîbi, gûyâ salgın hastalıktan korumak için aşılama bahânesiyle damarına en kuvvetli zehirlerden şırınga ediyordu. Zehirin etkisiyle ateşler içinde sancıyla kıvranan Bedîüzzamân, yalnız ve soğuk koğuşunda kimseyle görüştürülmüyor, hapishânedeki talebelerinin onu ziyâret etmesine bile müsâade edilmiyordu. Bununla berâber, Nur Talebeleri burada da hapishâneyi Medreseye dönüştürmeyi başarmışlardı. Mahkûmlara Kur’ân-ı Kerîm ve Risâle-i Nur dersleri vererek onlardan bir çoğunun ıslâhını sağlamışlardı. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bedîüzzamân yazmaya devâm ediyor, Ondördüncü ve Onbeşinci Şuâ’ları burada yazarak Risâle-i Nurların te’lîfini tamamlıyordu.
Ve nihâyet mahkeme, 6 Aralık 1948 târihinde Said Nursî hakkında 20 ay ağır hapis cezâsına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, karârı Bedîüzzamân’ın lehine bozdu. Yargıtay’ın bozma karârına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak, 20 aylık sürenin cezâevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezânın süresini tutukluluk hâliyle dolduran Said Nursî, 20 Eylül 1949’da serbest bırakıldı. Ancak Ankara’dan gelen emirle Afyon’da polis gözetiminde, mecbûrî iskâna tâbi tutulması gerekiyordu. Bu gözetim tam 72 gün sürdü. Nihâyet 28 Aralık 1949 târihinde Emirdağ’a dönebildi.
Mecbûrî ikàmet yeri olan Emirdağ’a gelen Said Nursî’ye, Emirdağ Kaymakamı hiç beklemediği bir tebliğde bulundu. Hükûmet, Bakanlar Kurulu karârı ile Bedîüzzamân’a günlük olarak iki buçuk lira ta’yînât bedeli ödenmesi, kendi istediği tarzda müstakil bir ev yapılması ve ayrıca diğer harcamaları için de hatırı sayılır miktarda bir paranın tahsis edilmesi için Emirdağ Kaymakamlığı’na ta’lîmat vermişti. Dahâ önceleri olduğu gibi bu def’a ki tahsîsâtı da reddeden Bedîüzzamân, yine rahat bırakılmayacaktı. Bu husûsu talebeleriyle istişâre eden Bedîüzzamân, bir mektubunda kendisine yapılan baskıların en önemli üç nedeninden biri olarak, bu tahsîsatları reddetmesini zikretmekteydi.
 
Demokrat Parti Devri
Bedîüzzamân, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini, 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Halkın yüzde yetmişinin oyunu alarak Mecliste ezici bir çoğunlukla hükûmet olan Demokrat Parti devrinde yine tam anlamıyla râhat bir hayat geçirmedi. Dahâ önce kendisine her nevi zulmü revâ görmüş olan Cumhûriyet Halk Partisi’nin saldırı ve iftirâları, çok partili demokratik hayâta geçildikten sonra Demokrat Partiyi desteklediği için yine devâm etti. CHP yanlısı yarı resmî gazeteler, sık sık aslı olmayan haberler ve iftirâya dayalı abartılı propagandalarla karalama kampanyasına devâm ettiler. Bununla, hem insanları Risâle-i Nurlardan uzaklaştırmayı hem de iktidardaki Demokrat Parti’yi yıpratmayı hedefliyorlardı. Bir yandan Demokratların Risâle-i Nurlara karşı cephe almasını sağlamaya çalışıyorlar, bir yandan da baskı yapmaya sevk ettikleri Demokratlarla Nur talebelerinin arasını açmaya çalışıyorlardı. Diğer taraftan da mahkemeler da’vâ açmaya devam ediyordu. 1951 yılında Emirdağ’da şapka mes’elesinden Bedîüzzamân’a bir da’vâ açılmış ve ifâdesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir da’vâ dahâ açılmıştı. Bedîüzzamân bu da’vânın duruşmasına katılmak için İstanbul’a gitti. Sirkeci’deki Akşehir Palas Oteli’ne yerleşti.
O yıllarda adliye binâsı olarak hizmet veren ve bugün Büyük Postane olarak anılan binâda, 22 Ocak 1952 târihinde yapılan duruşmaya katıldı. Bu duruşma ertesi gün bir gazetede “Seksenlik Pîrin Duruşması” başlığıyla yer almıştı. Yargılamaya 19 Şubat 1952 tarihinde yapılan ikinci bir duruşmayla devâm edildi. Duruşmayı kalabalık bir topluluk da izlemişti. Celse sonunda izleyenlerin alkışları arasında salondan ayrılan Said Nursî, ikindi namazını kılmak için Sultanahmed Câmii’ne gitti. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada, da’vâ konusu kitâbın 1943 yılında Denizli mahkemesinden berâat karârı aldığı ve bu karârın da Yargıtay’ca onaylanmış olduğu anlaşıldığından mahkeme hey’eti, men’-i muhâkeme karârı vererek da’vâyı sonuca bağladı. Mahkeme salonundaki kalabalık dinleyici grubu, karârı yine alkışlarla karşıladı.
Gençlik Rehberi Da’vâsı’nın berâatle sonuçlanmasının ardından İstanbul’dan ayrılan Said Nursî, Emirdağ’a döndü. 1953 yılının bahar mevsimin başında, Eskişehir yoluyla tekrar İstanbul’a gitti ve Beyazıt’taki Marmara Palas oteline yerleşti. İstanbul’da bulunduğu zaman içerisinde Marmara Palas Oteli’nden ayrılarak Fâtih, Çarşamba’da ahşap bir eve taşınmıştı. Burada hem risâlelerin neşriyâtıyla meşgûl oluyor, hem de İstanbul’da kısa gezintilere çıkarak bazı ziyâretlerde bulunuyordu. O yıl İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümüydü. Bedîüzzamân, fetih yıldönümü için düzenlenen törende de hazır bulunmuştu. Bu arada Fener Rum Patrikhânesini ziyâret ederek Patrik Athenagoras ile görüştü. Bedîüzzamân, Ortodoks Rum Patriğine Hazret-i İsâ’nın gerçek dînini kabûl edip, Hz. Muhammed’in (asm) Peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’in de Allah’ın kitâbı olduğunu tasdik etmeleri hâlinde, ehl-i necât olacaklarını bildirdi.
İstanbul’da yaklaşık üç ay kadar kalan Bedîüzzamân, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a döndü. 23 Ağustos 1953’te de Isparta’ya yerleşmek üzere geldi. Isparta’da açılan bir da’vânın dahâ sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık onun hayâtında mahkemeler devri kapanmıştı. Ancak, CHP yanlısı komitenin ve gazetelerin Bedîüzzamân ve Demokrat Parti aleyhindeki tavırları devâm ediyor, aleyhteki propaganda ve baskılar her geçen gün yoğunlaşıyordu. Günlük gazetelerden bütün gelişmeleri ta’kip eden Bedîüzzamân ise çektiği telgraflarla Demokratların müsbet icrââtlarını tebrik ediyor, talebelerine sık sık yazdığı mektuplarla onlara yardımcı olmalarını tembihliyor ve seçimlerde oy kullanmanın önemi üzerinde durarak, Demokratlara verdiği desteği açıktan açığa ortaya koyuyordu. Bu arada tek parti istibdâdından yana olanların çevirdiği entrikaların tuzağına düşmemeleri için de iktidar partisini devamlı îkaz ediyordu.
Bedîüzzamân, ezânı aslî şekline çevirip, Milli Eğitim müfredâtına din derslerini koyup, Kur’an kurslarının açılmasını serbest bırakıp, kapalı olan türbe ve camileri onarıp açarak daha önce yapılan dînî tahrîbâtı ta’mîre yönelen Demokrat Parti iktidârıyla bir nebze olsun râhat nefes almıştı. Risâle-i Nurlar artık serbestçe her yerde bulunuyor, muhtaçların ellerinde dolaşıyordu. Böylece Bedîüzzamân, din düşmanlarına karşı kendisine yapılan bütün haksızlıklara rağmen hukùkî bir zeminde kalarak verdiği hukùk savaşından, kelimenin tam anlamıyla zaferle çıkmıştı. Uzun süre devâm eden ve sürekli kamuoyunun gündeminde yer alan Bedîüzzamân’ın mahkemeleri, Risâle-i Nur’un i’lânı hükmüne geçmiş, Anadolu insanı aradığını nerede bulacağını bu sâyede öğrenmişti. Artık, gençlerin ve mekteplilerin îman hakîkatlerinden hakkıyla istifâde edebilmesi için yeni yazıyla yazılan Risâleler matbaalarda sürekli basılıyor, yurdun her yanına dağıtılıyor ve her geçen gün îmânını onunla kurtaranlara yenileri ekleniyordu. Bu arada Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra gerekli düzeltmeler yapılarak Risâle-i Nur Külliyâtı’na dâhil edilmişti.
Bedîüzzamân, bundan sonraki hayâtını dahâ önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyâretle geçirecekti. Merkez Isparta olmak üzere sık sık kısa seyâhatlerle Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla’ya gidiyordu. Eski mekânlarını ziyâret ediyor, dostlarıyla görüşüyor, talebelerine dersler yapıyordu.
2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyâret artık Bedîüzzamân’ın vedâ’ seyâhatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara’da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara’dan Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya gitti. Ancak, on beş gün sonra tekrar Emirdağ’a döndü. Konya’daki talebelerinin da’veti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Hz. Mevlânâ’nın türbesini ziyâret etti. Aynı gün Isparta’ya gitmek üzere Konya’dan ayrıldı.
Ankara’daki talebeleri yine ısrarla kendisini da’vet etmekteydiler. Bu ısrarlar üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara’ya geldi. Ancak, bu def’aki gelişi basında tartışmalara yol açtı. Demokrat Partili milletvekillerinin kendisini da’vet ettiği yönünde asılsız haberler yayınlandı. Said Nursî, bir gece Beyrut Palas Oteli’nde kaldı, ertesi gün İstanbul’a hareket etti. İstanbul’da Divan Yolu’ndaki Piyerloti Otelinde bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedâ’laştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında, Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Dahâ önceki Ankara seyâhatlerinde olduğu gibi bu def’a da Beyrut Palas Oteli’nde kaldı. Ertesi gün talebeleriyle görüştü ve son dersini yaptı. “Vasiyetnâmem Hükmündedir” dediği son dersinde Bedîüzzamân; kendi hayâtından, sahâbelerden ve Resûlullâh’ın (a.s.m.) hayâtından örnekler vererek, talebelerine istikàmetten ayrılmamalarını, müsbet hareket etmelerini, îman hizmetine ihlâsla devâm ederek âsâyişi muhâfaza etmelerini tavsiye ediyordu.
6 Ocak 1960 günü saat 10:30 sularında Konya’ya gitmek üzere hareket etti. Konya’ya vardığında beklenmedik bir manzarayla karşılaştı. Konya’nın bütün giriş çıkışları tutulmuş, her yerde güvenlik tedbirleri alınmıştı. Bedîüzzamân’ın arabasını gören polisler derhal etrafını kuşattılar ve ta’kip etmeye başladılar. Kardeşi Abdülmecid’i ziyâret eden Bedîüzzamân, Mevlânâ’nın türbesini de ziyâret ederek Emirdağ’a gitmek üzere ayrıldı. Emirdağ’da dört gün kaldıktan sonra 11 Ocak’ta tekrar Ankara’ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursî’nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellenmişti. Yaklaşık otuz yıl boyunca sürgünler ve mahkemeler yoluyla baskı altında tuttuğu, her hareketini çok yakından izlediği ve fakat mahkemelerin suçsuz bularak serbest bıraktığı Bedîüzzamân’ın seyâhatleri, hükûmeti korkutuyordu.
Ankara’ya girmesi engellenen Said Nursî, Emirdağ’a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikàmetinden sonra 20 Ocak günü Isparta’ya gitti ve bir buçuk ay da burada kaldı.
Ramazan ayı geldiğinde, Bedîüzzamân ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 târihini gösteriyordu. Said Nursî, yanındaki talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 83 yaşındaki Bedîüzzamân ağır hasta hâliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk, onun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halîlürrahmân Dergâhı’nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır hastaydı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli’ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis, Bedîüzzamân ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara’nın emrini hatırlatıyordu. Bu baskı sürerken Bedîüzzamân, 23 Mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabâha karşı vefât etti. Hayâtı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara ma’ruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bedîüzzamân, arkasında mîras olarak 6000 sayfalık Risâle-i Nur Külliyâtı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı.
Büyük bir cemâatle kılınan cenâze namazından sonra Bedîüzzamân’ın na’şı Halîlürrahmân Dergâhı’nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi. Bedîüzzamân’ın âhirete olan yolculuğunu duyan dostları ve talebeleri yurdun dört bir yanından gelerek ziyâret ediyor, duâlar okuyor, hatimler indirerek gıyâbî cenâze namazı kılıyorlardı. Artık Urfa’dan kalabalıklar hiç eksik olmuyordu.
Bedîüzzamân’ın vefâtından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükûmet darbesi oluyor, Türkiye’de Demokrat Parti iktidârı boyunca yaşanan demokratik ve İslâmî gelişmelerden rahatsız olan askerî çevre, iktidâra el koyuyordu. Alparslan Türkeş’in liderliğinde kurulan Milli Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tevkifler başlatarak Demokrat Partinin ileri gelenlerini Yassıada hapishânesine topladıktan sonra, Bedîüzzamân’ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kànûnî prosedürü de ihmâl etmeyen ihtilâl komitesi, Bedîüzzamân’ın Konya’da yaşayan kardeşi Abdülmecîd Nursî’den bir nakil dilekçesi alarak, 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa’daki mezarını kırdırdı. Bedîüzzamân’ın na’şı askerî bir uçağa konularak Afyon askerî havaalanında indirildi ve yerini Abdülmecid Nursî’nin de bilmediği bir mezara defnedildi. Hayâtında iken O’nun varlığını istemeyenler, vefâtından sonra da râhat bırakmamışlardı.
[*]: Gözden geçirilmiş ve - linkteki bilgi ve belgeler doğrultusunda - ba’zı tashihler yapılmıştır.(B. TUNÇ) 

http://www.risaletashih.com/index.php/ihzariye/224-doru-tarhceler-cn-baina-b-tunc

[1]: http://www.historykb.com/Uwe/Forum.aspx/war-history/1576/Question-about-William-Gladstone-and-Britain-s-colonial-warswarsGladstone 

[2]: Yeni belgelere göre bu beyannâme önce M. Kemâl ve diğer erkâna mektup olarak 23 Kasım1922'de yazılmış ve meşhur münâkaşa bunun üzerine 25 Kasım 1923 akşamı olmuştur.
http://www.risaletashih.com/index.php/siir-kosesi/645-bir-bediuezzamanm-kemal-goeruemesi-belges