Cumartesi, 22 Kasım 2008 08:37

 İ’TİZÂR

Arabî “El-Hutbetü’ş-Şâmiyye"; 1950’lerde Üstâd Bedîüzzaman tarafından gözden geçirilip talebelerine Türkçe olarak ders verildikten sonra tercümesi neşredilmiştir. Önceleri teksir makinesi ile Osmanlıca olarak çoğaltılan eser bil’âhere yeniyazı ile de tab’ edilmiştir. Günümüzde, Müellif’in diğer eserleri gibi muhtelif yayınevleri tarafından basılmaktadır.
Ne var ki, nüshalar arasında ba’zı önemli farklılıklar da bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Bu mütevâzı’ çalışma; çoğu yeniyazı nüshalarda görülen ilâve ve değişiklikleri tasfiye, sehivleri tashih, imlâca da asla dahâ yakın bir nüsha ortaya koymak maksadı ile yapılmıştır.
Kaynak olarak; A. Nazîf Ağabey tarafından teksir edilen Osmanlıca müstakil nüsha, Osmanlıca teksir “Mektûbât Mecmûası-2” içerisinde bulunan H.Şâmiye nüshası, Osmanlıca teksir müstakil “El-Hutbetü’ş-Şâmiyyenin Zeylinin Zeyli” esas alınmış, lüzum görülen durumlarda başta “Yeni Asya” ve “Tenvir” olmak üzere yeniyazı nüshalardan da faydalanılmıştır. 
Güzellikler eserin güzelliğinden, kusurlar faqîrin, takdîr efkâr-ı âmmenindir.
                                                                                                     Bilâl Tunç
                                                                                   Ramazan Bayramı, 30 Eylûl 2008
 
EL-HUTBETÜ’Ş-ŞÂMİYYE
Kırk-küsur sene evvel okunmuş ve iki def’a tab’ edilen (1) Arabî
EL-HUTBETÜ’Ş-ŞÂMİYYE’nin
Tercümesidir
 
Okuyan ve te’lif eden Bedîüzzamân SAÎD NÛRSÎ(2)

 

Arabî Hutbetü’ş-Şâmiyye Tercümesinin Mukaddimesidir (3)

alt
alt 
 
Aziz, Sıddık Kardaşlarım,
Kırk sene evvel Şam'daki Câmi’ul- Emevî’de, Şam ulemâsının ısrârıyle, on bin adama yakın ve içinde yüz ehl-i ilim bulunan bir azîm cemâate verilen bu Arabî ders risâlesindeki hakîkatleri, bir hiss-i kablelvukù ile Eski Saîd hissetmiş, kemâl-i kat’iyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakîkatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki harb-i umûmî ve yirmibeş sene bir istibdâd-ı mutlak, o hiss-i kablelvukùun kırk-elli sene te’hîrine sebeb olmuş; ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezâhürleri âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek, bu pek ehemmiyetli ders, zamânı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya, 1327'ye(4) bedel 1371'de(5) ve Câmi’-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmi’inde, üçyüzyetmiş milyon bir cemâate hakîkatli ve tâze bir ders-i ictimâî ve İslâmîdir diye, tercümesini neşretmek zamânıdır tahmin ederim.
                                                                                                                Saîd Nûrsî

 

(1-a): Yeniyazı nüshalarda ve B.T.B.S.N.’de, bir hafta içinde iki def’a tab’ edildiği zikredilmekte ise de delil gösterilmemektedir.
(1-b): A. Nazif ve Arkadaşlarının teksir makinesi ile çoğalttıkları ve içerisinde Üstâd’ın kendi elyazısı ile emeği geçenlere duâlarının bulunduğu müstakil Osmanlıca nüshada da “iki def’a tab’ edilen” denilmekte, ancak yer ve târih belirtilmemektedir.
(1-c): B.T.B.S.N.’de; "Devâü'l-Ye's"  ve  "Teşhîsü'l-İllet“ zeylleriyle birlikte basılan ikinci tab' olarak belirtilen nüsha kapağında 1330 târihi görülmektedir.
(1-d): M.T.H.'ta; "Devâü'l-Ye's"  zeyli ile birlikte basılan yine ikinci tab' olarak belirtilen nüsha kapağında da 1330 târihi görülmektedir.
(2): Kırmızı renkler Üstâd’ın kendi elyazısı. (Osmanlıca teksir müstakil H.Şâmiyye)
(3): Osmanlıca teksir “Mektûbât Mecmûası-2”deki nüshadan. Bu başlık; yeniyazı nüshalarda yanlış anlaşılmağa müsâid bir şekilde, eksik basılmaktadır.
(4): R.1327: M.1911 
(5): R.1371: M.1955
Gàyet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevâbı burada yazmağa münâsebet geldi. Çünki, kırk sene evvel, Eski Saîd o dersinde bir hiss-i kablelvukù’ ile Risâle-i Nûr’un hârika derslerini ve te’sîrâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun içün o suâl ve cevâbı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem ba’zı Nûr kardaşlarıma suâl etmişler ve ediyorlar ki:
"Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalâlete mukàbil Risâle-i Nûr mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîkî kütüb-i îmâniye ve İslâmiyenin intişârlarına bir derece sed çektikleri hâlde; sefâhet ve hayât-ı dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçâre gençleri ve insanları hakàik-ı îmâniyeden mahrum bıraktıkları hâlde; en şiddetli hücum ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risâle-i Nûr’u kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeğe çalıştıkları hâlde; hiçbir eserde görülmediği bir tarzda intişârı, hattâ çoğu elyazması ile altıyüz bin nüsha risâlelerinden kemâl-i iştiyâk ile perde altında intişâr etmesi ve dâhil ve hâricte kemâl-i iştiyâk ile kendini okutturması hikmeti nedir? Sebebi nedir?" diye bu meâlde çok suâllere karşı elcevâb, deriz ki:
Kur'ân-ı Hakîm’in sırr-ı i'câzı ile hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr, bu dünyâda bir ma’nevî Cehennemi, dalâlette gösterdiği gibi, îmânda dahî bu dünyâda ma’nevî bir Cennet bulunduğunu isbât ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde ma’nevî elîm elemleri gösterip, hasenât ve güzel hasletlerde ve hakàik-ı Şerîatin amelinde Cennet lezâizi gibi ma’nevî lezzetler bulunduğunu isbât ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenlerini - o cihetle - aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünki, bu zamanda iki dehşetli hâl var:
Birincisi: Âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hâzır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyât-ı insâniye akıl ve fikre galebe ettiğinden; ehl-i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın çâre-i yegânesi(6), ayni lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir. Ve alt âyetinin işâretiyle, bu zamanda âhiretin, elmas gibi ni’metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i îmân iken ehl-i dalâlete o hubb-i dünyâ ve o sır içün tâbi’ olmak tehlikesinden kurtarmanın çâre-i yegânesi, dünyâda dahî Cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki; Risâle-i Nûr o meslekten gidiyor. Yoksa, bu zamandaki küfr-i mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetten gelen tiryâkîliğin inâdı karşısında, Cenâb-ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennemin vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vaz geçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, "Cenâb-ı Hak, Gafûru'r-Rahîm'dir, hem Cehennem pek uzaktır" der sefâhetine devâm edebilir. Kalbi, rûhu hissiyâtına mağlûb olur.
İşte Risâle-i Nûr’daki ekser muvâzeneler, küfür ve dalâletin dünyâdaki elîm ve ürkütücü netîcelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahî o menhus gayr-i meşrû’ lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevk eder.
O muvâzenelerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler’deki küçük muvâzeneler ve Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfındaki uzun muvâzene, en sefih ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor.
Meselâ, Âyet-i Nûr'daki seyâhat-i hayâliye ile hakîkat olarak gördüğü vaz’iyetleri gàyet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlâtını isteyen, "Sikke-i Gaybiye"nin âhirindeki 246'dan 248'inci sahîfeye kadar baksın.
Ezcümle: O seyâhat-i hayâliyede rızka muhtaç hayvânât âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım; hadsiz ihtiyâcât ve şiddetli açlıklarıyla berâber zaaf ve aczleri, o zîhayât âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl-i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden, Hikmet-i Kur'âniye ve îmânın dûrbîni ile gördüm; Rahmân ismi Rezzak burcunda parlak bir güneş gibi tulû’ etti. O aç bîçâre zîhayât âlemini rahmet ışığı ile yaldızladı.
Sonra hayvânât âlemi içinde, yavruların zaaf ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl-i dalâletin nazarıyla baktığıma "Eyvâh!" dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi. Gördüm ki: Rahîm ismi, Şefkat burcunda tulû’ etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen gözyaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl-i dalâletin dûrbîni ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki, en derin kalbimden
(7) feryâd ettim. "Eyvâh!" dedim. Çünki, insanlarda ebede uzanıp giden arzûları, emelleri, ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları, ve ebedî bekà ve saâdet-i ebediyeyi ve Cenneti gàyet ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî isti’dâdları, ve fıtrî had konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri, ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve zaaf ve aczleriyle berâber; hücumlarına ma’ruz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla berâber gàyet kısa bir ömür, her gün ve her sâat ölüm endîşesi altında gàyet dağdağalı bir hayât yaşamak içün gàyet perîşan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdî zevâl ve firàk belâsını çekmek içinde ehl-i gaflet içün zulümât-ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezâristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
İşte bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla bütün letâif-i insâniyem, belki bütün zerrât-ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hâzır iken; birden Kur'ân'dan gelen nûr ve kuvvet-i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki: Cenâb-ı Hakk’ın Âdil ismi, Hakîm burcunda; Rahmân ismi, Kerîm burcunda; Rahîm ismi, Gafûr burcunda - ya’nî ma’nâsında -, Bâis ismi, Vâris burcunda; Muhyî ismi, Muhsin burcunda; Rab ismi, Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû’ ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umûmunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp nûrânî âhiret âleminden pencereler açıp o perîşan insan dünyâsına nûrlar serptiler. Zerrât-ı kâinât adedince "Elhamdülillâh, E'ş-şükrü Lillâh" dedim. Ve aynelyakîn gördüm ki: "Îmânda ma’nevî bir Cennet ve dalâlette ma’nevî bir Cehennem bu dünyâda da vardır" yakînen bildim.
Sonra küre-i arzın âlemi göründü. O seyâhat-i hayâliyemde, dîne itâat etmeyen felsefenin karanlıklı kavânîn-i ilmiyeleri hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş def’a top güllesinden dahâ sür'atli hareketiyle yirmibeş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmağa müstaid ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı küre-i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyâhat eden bîçâre nev’-i insan vaz’iyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden Hikmet-i Kur'âniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki: Hâlık-ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's-semâvâti Ve'l-ard ve Müsahhirü'ş-şemsi Ve'l-kamer isimleri, Rahmet, Azamet, Rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû’ ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki, o hâlette benim îmânlı gözüme küre-i arz gàyet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyâhat gemisi; ve tenezzüh ve keyf ve ticâret içün müheyyâ edilmiş ve zîruhları güneşin etrâfında, memleket-i Rabbâniyede gezdirmek ve yaz ve bahâr ve güzün mahsûlâtını rızk isteyenlere getirmek içün bir gemi, bir tayyâre, bir şimendüfer hükmünde gördüm. Küre-i arzın zerrâtı adedince "Elhamdülillâhi alâ ni’meti'l-îmân" dedim.
İşte buna kıyâsen Risâle-i Nûr’da pek çok muvâzenelerle isbât edilmiştir ki,
(8) ehl-i sefâhet ve dalâlet, dünyâda dahî bir ma’nevî Cehennem içinde azâb çekerler ve ehl-i îmân ve salâhat, dünyâda dahî bir ma’nevî Cennet içinde İslâmiyet ve insâniyet mi’desiyle ve îmânın tecelliyâtiyle ve cilveleriyle ma’nevî Cennet lezzetleri tadabilirler, belki derece-i îmânlarına göre istifâde edebilirler. Fakat, bu fırtınalı zamânın, hissi ibtâl eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar ibtâl-i his nev’inden bir sersemlik vermiş ki, ehl-i dalâlet ma’nevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidâyete dahî gaflet basıyor, hakîkî lezzetini takdir edemiyor.
Bu asırda ikinci dehşetli hâl:
Eski zamanda küfr-i mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-i inâdîden gelen temerrüd bu zamâna nisbeten pek azdı. Onun içün eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanda tam kâfî olurdu. Küfr-i meşkûkü çabuk izâle ederlerdi. Allâh'a îmân umûmî olduğundan, Allâh'ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise, eski zamanda bir memlekette bir kâfîr-i mutlak yerine şimdi bir kasabada yüz tâne bulunabilir. Eskide fen ve ilim ile dalâlete girip inad ve temerrüd ile hakàik-ı îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inadçılar fir’avunluk derecesinde bir gurûr ile ve dehşetli dalâletleriyle hakàik-ı îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi, bu dünyâda onların temellerini parça parça edecek bir hakîkat-i kudsiye lâzımdır ki, onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
İşte Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, bu zamânın tam yarasına bir tiryak olarak Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir mu'cize-i ma’neviyesi ve lemeâtı bulunan Risâle-i Nûr, pekçok muvâzenelerle en dehşetli muannid mütemerridleri Kur'ân'ın elmas kılıncı ile kırıyor ve kâinât zerreleri adedince Vahdâniyet-i İlâhiye’ye ve îmânın hakîkatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki, yirmibeş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.
Evet, Risâle-i Nûr’da îmân ve küfür muvâzeneleri ve hidâyet ve dalâlet mukàyeseleri bu mezkûr hakîkati bilmüşâhede isbât ediyor. Meselâ Yirmiikinci Söz’ün İki Makàmının bürhanları ve Lem'alarına, ve Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfına ve Otuzüçüncü Mektûb’un Pencerelerine ve Asâ-yı Mûsâ'nın Onbir Hüccetine sâir muvâzeneler kıyas edilse ve dikkat edilse anlaşılır ki; bu zamanda küfr-i mutlakı ve mütemerrid dalâletin inâdını kıracak, parçalayacak, Risâle-i Nûr'da tecellî eden hakîkat-i Kur'âniyedir.
İnşâallah, nasıl Tılsımlar Mecmûası’nda dînin mühim tılsımlarını ve hilkat-ı âlemin muammâlarını keşfeden parçalar o mecmûada toplanmış; aynen öyle de, ehl-i dalâletin dünyâda dahî Cehennemlerini ve ehl-i hidâyetin dünyâda dahî lezâiz-i Cennetlerini gösteren, ve îmân Cennetin bir ma’nevî çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkùmunun bir tohumu olduğunu gösteren Nûr’un o gibi parçaları kısacık bir tarzda bir mecmûacık olarak yazılacak ve inşâallah neşredilecek.
                                                                                                             SAÎD NÛRSÎ
(6): İndigorenkler, Os. müstakil teksir nüshadan.
(7): Kalın indigo yerler, Os. iki teksir nüshada da ayni.
(8): Gri yerler Y. Asya nüshasından.
Şimdi Hutbe-i Şâmiyenin tercümesine başlıyoruz..

alt 

Bütün zîhayâtlar, hayâtlarının lisân-ı hâlleriyle Hâlık’larına takdim ettikleri ma’nevî hediyelerini ve lisân-ı hâlle hamd ve şükürlerini, o Zât-ı Vacibü'l-Vücûd’a biz de takdim ediyoruz ki, demiş:  alt
Ya’nî, rahmet-i İlâhiyeden ümîdinizi kesmeyiniz. Hem hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafâ Aleyhissalâtü Vesselâm üzerine olsun ki, demiş: alt Ya’nî, "Benim insanlara Cenâb-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemim ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır."
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Câmi’-i Emevî’de bu dersi dinleyen Arab kardaşlarım! Ben haddimin fevkinde, bu minbere ve bu makàma irşâdınız içün çıkmadım. Çünki size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulemâ bulunan cemâate karşı benim misâlim, medreseye giden bir çocuğun misâlidir ki, o sabî çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arz eder. Tâ doğru ders almış mı, almamış mı? Babasının irşâdını veyâ tasvîbini bekler. Evet, biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstâdlarısınız. İşte, ben de aldığım dersimin bir kısmını, sizler gibi üstâdlarımıza şöyle beyân ediyorum:
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayât-ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla berâber; bizi maddî cihette kurûn-i vustâda durduran ve tevkif eden, altı tâne hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:

Birincisi: Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayât bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayât-ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adâvete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl-i îmânı birbirine bağlayan nûranî râbıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişâr eden istibdâd.
Altıncısı: Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da, bir tıb fakültesi hükmünde, hayât-ı ictimâiyemizde, eczâhâne-i Kur'âniyeden ders aldığım "altı kelime" ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları, onları biliyorum.
BİRİNCİ KELİME: "El-emel." Ya’nî, rahmet-i İlâhiyeye kuvvetli ümid beslemek.
Evet, ben kendi hesâbıma aldığım dersime binâen, ey İslâm cemâati, müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâmın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhâssa İslâmın terakkîsi onların intibâhiyle olan Arabın saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişâfa başlıyor.
Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak Hâşiye1 ben dünyâya işittirecek derecede kanâat-i kat'iyemle derim: İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzî düşmüş.
Hâşiye1 Eski Saîd, hiss-i kablelvukù ile 1371'de, başta Arab devletleri, âlem-i İslâm'ın ecnebî esâretinden ve istibdâdından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini, kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umûmî ve 30-40 sene istibdâd-ı mutlakı düşünmemiş. 1370'de olan vaz’iyeti 1327'de olacak gibi müjde vermiş, te’hîrinin sebebini nazara almamış.

Bu da’vâma çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi o bürhanlardan mukaddemâtlı birbuçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İşte, İslâmiyet’in hakàikı hem ma’nen, hem maddeten terakkî etmeğe kàbil ve mükemmel bir isti’dâdı var.
Birinci cihet olan ma’nen terakkî ise: Biliniz, hakîkî vukùâtı kaydeden târih, hakîkate en doğru şâhiddir. İşte, târih bize gösteriyor. Hattâ, Rus'u mağlûb eden Japon Başkumandanının İslâmiyet’in hakkàniyetine şehâdeti de şudur ki:
Hakîkat-i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini târih gösteriyor. Ve ehl-i İslâmın hakîkat-i İslâmiyede za’fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve hercümerc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini târih gösteriyor. Sâir dinler ise bil’akistir. Ya’nî, salâbet ve taassublarının za’fiyeti nisbetinde temeddün ve terakkî ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere ma’ruz kaldıklarını târih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem Asr-ı Saâdet’ten şimdiye kadar hiçbir târih bize göstermiyor ki, bir Müslümanın muhâkeme-i akliye ile ve delîl-i yakînî ile başka dîni
İslâmiyete tercih etmekle, eski ve yeni ayrı bir dîne girdiğini târih göstermiyor. Avâmın delilsiz, taklidî bir sûrette başka dîne girmesinin bu mes’elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes’eledir. Hâlbuki, bütün dinlerin etbâ’ları ise; hattâ en ziyâde dînine taassub gösteren İngilizlerin ve eski Rusların, muhâkeme-i akliye ile İslâmiyete dâhil olduklarını ve günden güne, ba’zı zaman takım takım, kat'î bürhan ile İslâmiyete girdiklerini târihler bize bildiriyorlar. Hâşiye2
Hâşiye2 İşte, bu mezkûr da’vâya bir delil şudur ki: İki dehşetli harb-i umûmînin ve şiddetli bir istibdâd-ı mutlakın zuhûruyla berâber, bu da’vâya kırkbeş sene sonra şimâlin İsveç, Norveç, Finlandiya gibi küçük devletleri Kur'ân'ı mekteblerinde ders vermek ve kabûl etmek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı sed olmak içün kabûl etmeleri; ve İngilizin mühim hatiplerinin bir kısmı Kur'ân'ı İngilize kabûl ettirmeğe tarafdâr çıkmaları; ve küre-i arzın şimdiki en büyük devleti Amerika'nın bütün kuvvetiyle din hakîkatlerine tarafdâr çıkması ve İslâmiyetle Asya ve Afrika'nın saâdet ve sükûnet ve musâlaha bulacağına karar vermesi ve yeni doğan İslâm devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifâka çalışması, kırkbeş sene evvel olan bu müddeâyı isbât ediyor, kuvvetli bir şâhid olur.
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakàik-ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, sâir dinlerin tâbi’leri, elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın ba’zı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.
Hem nev’-i beşer, husûsan medeniyet fenlerinin îkàzâtıyle uyanmış, intibâha gelmiş, insâniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dîne ilticâ etmeğe mecburdur. Çünki; acz-i beşerî ile berâber hadsiz musîbetler ve onu inciten hâricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinâd noktası, ve fakrıyla berâber hadsiz ihtiyâcâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzûlarına meded ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sâni’-i Âlem’i tanımak ve îmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çâresi yok...
Kalbin sadefinde Dîn-i Hakk’ın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî, ma’nevî kıyâmetler kopacak ve hayvânâtın en bedbahtı, en perîşânı olacak.
Hâsıl-ı kelâm: Beşer bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin îkàzâtıyle uyanmış ve insâniyetin cevherini ve câmi’ isti’dâdını hissetmiş. Ve insan, acib, cem’iyetli isti’dâdıyle yalnız bu kısacık, dağdağalı dünyâ hayâtı içün yaratılmamış. Belki ebede meb'ustur ki, ebede uzanan arzûlar mâhiyetinde var. Ve bu dar, fânî dünyâ, insanın
nihâyetsiz emel ve arzûlarına kâfî gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış. Hattâ insâniyetin bir kuvâsı ve hâdimi olan kuvve-i hayâliyeye denilse, "Sana dünyâ saltanatı ile berâber bir milyon sene ömür olacak; fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir i’dam senin başına gelecek." Elbette hakîkî insâniyetini gàib etmeyen ve intibâha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşârete bedel, derinden derine teessüf ve eyvahlarla saâdet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içündir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir Dîn-i Hakk’ı aramak meyli çıkmış. Her şeyden evvel, ölüm i’dâmına karşı Dîn-i Hakk gibi bir hakîkati arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki hâl-i âlem bu hakîkate şehâdet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamâmıyle beşerin bu ihtiyâc-ı şedîdini, dinsizliğin zuhûruyla küre-i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyat-ı Kur'âniye; başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havâle eder, "Aklına bak" der. "Fikrine, kalbine mürâcaat et, meşveret et, onunla görüş ki bu hakîkati bilesin" diyor.
Meselâ, bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: "Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakîkati bilesiniz!" "Biliniz!" ve "Bil!" hakîkatine dikkat et. "Acabâ neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, dîvâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeğe kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayâtında, hâdisât-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikàmet yolunu bulsun? Neden tefekkür ve tedebbür(aklen muhâkeme) etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar? Ey insanlar, ibret alınız! Geçmiş kurunlardan ibret alıp gelecek ma’nevî belâlardan kurtulmağa çalışınız" ma’nâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyâsen, çok âyetlerde, beşeri, aklına, fikriyle meşverete havâle ediyor.
Ey bu Câmi’-i Emevî’deki kardaşlarım gibi âlem-i İslâmın câmi’-i kebîrinde olan kardaşlarım! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız, ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telakkî edenler!
Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi’ oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik-ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin ba’zıları gibi ruhbânı
taklid içün bürhânı bırakmıyoruz. Onun içün akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkisâfına sebep olan(9)ve beşeri tenvir etmesine mümânaât eden perdeler açılmağa başlamışlar. O mümânaât edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr-i sâdıkı başladı veyâ başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.
(9): Burada, meknûn bırakılmış veyâ kâtip hatâsı olarak atlanmış “sebep olan” ibâresi, yerine konulduğunda cümle tamam oluyor ve ma’nâ tebellûr ediyor. 
Bu cümle, muhtelif nüshalarda farklı yazılmış ve berrak bir anlam ortaya çıkmıyor. Bu sebeple olsa gerek T.Hayât'a,Hem de İslâmiyet güneşinin inkişâfınave beşeri tenvir etmesine mümânaât eden perdeler açılmağa başlamışlar. şeklinde konulmuş.

Evet, hakàik-ı İslâmiyetin mâzî kıt’asını tamâmen istîlâsına sekiz dehşetli mâni’alar mümânaât ettiler:
Birinci, ikinci, üçüncü mâni’’ler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni’’, ma’rifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.    
Dördüncü ve beşinci mâni’’ler: Papazların ve rûhânî reislerin riyâsetleri ve tahakkümlerive ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni’’ dahî fikr-i hürriyet ve meyl-i taharrî-i hakîkat nev’-i beşerde başlamasıyla, zevâl bulmağa başlıyor.
Altıncı, yedinci mâni’’ler: Bizdeki istibdâd ve şerîatin muhâlefetinden gelen sû-i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feverânı ile sû-i ahlâkın çirkin netîceleri görülmesiyle bu iki mâni’’ de zevâl buluyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah tam zevâl bulacak.
Sekizinci mâni’’: Fünûn-i cedîdenin ba’zı müsbet mesâili, hakàik-ı İslâmiyenin zâhirî ma’nâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zamân-ı mâzîdeki istîlâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ, küre-i arza emr-i İlâhî ile nezârete me’mur "Sevr" ve "Hût" namlarında iki rûhânî melâikeyi dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakîkati bilmediklerinden, İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakîkati bilindikten sonra, en muannid filozof da teslim olmağa mecbur oluyor. Hattâ Risâle-i Nûr, Mu’cizât-ı Kur'âniye risâlesinde, fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'ân'ın bir lem'a-i i'câzını gösterip, ehl-i fennin medâr-ı tenkid zannettikleri Kur'ân-ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakîkatleri izhâr edip en muannid filozofu da teslîme mecbur ediyor. Meydandadır, isteyen bakabilir. Ve baksın, bu mâni’’, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.
Evet, ba’zı muhakkikîn-i İslâmiye’nin bu yolda te’lîfâtları var. Bu sekizinci dehşetli mâni’anın zîr ü zeber olacağına emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da, otuz-kırk sene sonra fen ve hakîkî ma’rifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip, o sekiz mâni’’leri mağlûb edip dağıtmak içün taharrî-i hakîkat meyelânını ve insâfı ve muhabbet-i insâniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmağa başlamış. İnşâallah, yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet, meşhurdur ki: "En kat'î fazîlet odur ki, düşmanları dahî o fazîletin tasdîkıne şehâdet etsin." İşte yüzer misâllerinden iki misâl:
Birincisi: Ondokuzuncu asrın ve Amerika kıt'asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadâsıyle, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyâtıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
"İslâmiyet gàyet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünki sâir dinler (fakat Kur'ân'ın tasdîkıne mazhar olmayan kısmı) hiç hükmündedir."
Hem Mister Carlyle yine diyor:
"En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür. Çünki, hakîkî söz, onun sözleridir."
Hem yine diyor ki:
"Eğer hakîkat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedîhiyât ve zarûriyât-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünki, en bedîhî ve zarûrî bir hakîkat ise İslâmiyet’tir."
İşte bu meşhur filozof, İslâmiyet hakkında bu şehâdetini, eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci misâl: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:
"Ben bütün kütüb-i semâviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binâen, beşerin saâdeti içün aradığım hakîkî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'ını umum kütüplerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saâdetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in(aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zarûriyâtını inkâr etmiş olurlar. Ya’nî, Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedîhîdir."
İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsûlât vermesine istinâden, ben de bütün kanâatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyet’le hâmiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi’-i Emevî’deki kardaşlarım ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm câmi’indeki ihvanlarım! Acabâ baştan buraya kadar olan mukaddemeler netîce vermiyor mu ki, istikbâlin kıt'alarında hakîkî ve ma’nevî hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan ve tahrîfâttan sıyrılacak Îsevîlerin hakîkî dînidir ki Kur'ân'a tâbi’ olur, ittifak eder?
İkinci cihet: Ya’nî, maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahî İslâmiyet istikbâle hükmedecek. Birinci cihet, ma’neviyât cihetinde terakkıyâtı isbât ettiği gibi; bu ikinci cihet dahî maddî terakkıyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki âlem-i İslâmın şahs-ı ma’nevîsinin kalbinde, gàyet kuvvetli ve kırılmaz "beş kuvvet" ictimâ ve imtizac edip yerleşmiş.
İşte, buna kıyâsen, Kur'ân her cihetle beşeri, maddî, ma’nevî terakkıyâta sevk etmek içün ders veriyor, üstâd-ı küll olduğunu isbât ediyor.
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstâdı ve üçyüzyetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîkî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan hakîkat-i İslâmiyet’tir. Hâşiye3
Hâşiye3 Evet, Kur'ân'ın üstâdiyetinden ve dersinin işârâtından fehmediyoruz ki: Kur'ân, mu'cizat-ı enbiyâyı zikretmesiyle, beşerin, istikbâlde terakkî edeceğni ve o mu’cizâtın nazîreleri istikbâlde vücûda geleceğini beşere ders verip teşvik ediyor:
"Haydi, çalış, bu mu’cizâtın nümûnelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git. Îsâ Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedâvîsine çalış. Hazret-i Mûsâ'nın asâsı gibi taştan âb-ı hayâtı çıkar, beşeri susuzluktan kurtar. İbrâhim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy. Ba’zı enbiyâlar gibi şark ve garbta en uzak sesleri işit, sûretleri gör. Dâvud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medâr olmak içün demiri balmumu gibi yap. Yûsuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâmın birer mu’cizesi olan sâat ve gemiden nasıl çok istifâde ediyorsunuz. Öyle de, sâir enbiyânın size ders verdiği mu’cizelerden dahî o sâat ve sefîne gibi istifâde ediniz, taklidlerini yapınız."

İkinci kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakîkî üstâdı ve vesîlelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran, ve istibdâdâtı parça parça eden, ve ulvî hisleri heyecâna getiren, ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekàbet ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkıyle ve teceddüd meyli ile ve temeddün meyelânı ile techiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer’iyedir. Ya’nî, insâniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyil ve arzû ile cihazlanmış olmak.
Dördüncü kuvvet: Şefkatle cihazlanmış şehâmet-i îmâniyedir. Ya’nî tezellül etmemek, haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlûmları da zelil etmemek. Ya’nî, hürriyet-i şer’iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve biçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci kuvvet: İzzet-i İslâmiyetdir ki, İ’lâ-yı Kelimetullâh’ı i’lân ediyor. Ve bu zamanda İ’lâ-yı Kelimetullah, maddeten terakkîye mütevakkıf; medeniyet-i hakîkiyeye girmekle İ’lâ-yı Kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiyenin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette âlem-i İslâmın şahs-ı ma’nevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şüphe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def’ etmek, silâhla, kılınçla olmuş. İstikbâlde silâh, kılınç yerine hakîkî medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkàniyetin ma’nevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki: Bizim murâdımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki, ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler.
Ve dîni rüşvet verip dünyâyı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki harb-i umûmî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı.
İnşâallah, istikbâldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-i umûmîyi de te’min edecek. Evet, Avrupa'nın medeniyeti fazîlet ve hüdâ üstüne teessüs edilmediğine bedel heves ve hevâ, rek̀abet ve tahakküm üzerine binâ edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle, Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir.
Acabâ istikbâle karşı ehl-i îmân ve İslâm içün böyle maddî ve ma’nevî terakkıyâta vesîle ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde,nasıl me’yus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i ma’neviyesini de kırıyorsunuz? Ve ye’s ve ümidsizlikle zannediyorsunuz ki, "Dünyâ herkese ve ecnebîlere terakkî dünyâsıdır. Fakat, yalnız bîçâre ehl-i İslâm içün tedennî dünyâsı oldu" diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
Mâdem meylül’istikmâl(tekâmül meyli) kâinâtta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiş. Elbette, beşerin zulüm ve hatâsiyle başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakîkat, âlem-i İslâmda nev’-i beşerin eski hatîâtına kefâret olacak bir saâdet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallah.
Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde’ ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Ba’zan terakkî içinde yaz ve bahâr mevsimi gösterir. Ba’zan tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahâr, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev’-i beşerin dahî bir sabâhı, bir bahârı olacak inşâallah. Hakîkat-i İslâmiyenin güneşiyle, sulh-i umûmî dâiresinde hakîkî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz.
Dersin başında, birbuçuk bürhânı da’vâmıza şâhid göstereceğiz demiştik. Şimdi bir bürhan mücmelen bitti. O da’vânın yarı bürhânı da şudur ki:
Fenlerin câsus gibi tetkîkàtıyla ve hadsiz tecrübelerle sâbit olmuş ki, kâinâtın nizâmında gàlib-i mutlak ve maksûd-i bizzat ve Sâni’-i Zülcelâl’in hakîkî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünki kâinâta âid fenlerden her bir fen, küllî kàideleriyle bahsettiği nev’ ve tâifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan dahâ mükemmel, akıl bulamıyor. Meselâ, tıbba âid teşrîh-i beden-i insânî fenni ve kozmoğrafyaya tâbi’ manzûme-i şemsiye fenni, nebâtât ve hayvânâta âid fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kàideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni’-i Zülcelâl’in o nev’deki nizâmında mu'cizât-ı kudretini ve hikmetini ve althakîkatini gösteriyor.
Hem istikrâ-i tâm ve tecrübe-i umûmî gösteriyor, netîce veriyor ki: Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenâlık, hilkat-i kâinâtta cüz'îdir. Maksûd değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Ya’nî, meselâ çirkinlik, çirkinlik içün kâinâta girmemiş; belki güzelliğin bir hakîkati çok hakîkatlere inkılâb etmek içün, çirkinlik bir vâhid-i kıyâsî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahî, beşerin hadsiz terakkıyâtına müsâbaka ile vesîle olmak içün beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi, cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesîle olmak içün kâinâtta halk edilmiş.
Mâdem, kâinâtta hakîkî maksad ve netîce-i hilkat, istikrâ-i tâmme ile isbât ediyor ki, hayır ve hüsün ve tekemmül esâstır ve hakîkî maksûd onlardır. Elbette beşer, bu kadar zulmî küfriyâtlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perîşan ettikleri hâlde, cezâsını görmeden ve kâinâttaki maksûd-i hakîkîye mazhar olmadan dünyâyı bırakıp ademe kaçamayacak, belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikrâ-i tâmme ile ve fenlerin tahkîkàtıyla sâbit olmuş ki, mahlûkàt içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünki beşer, hilkat-i kâinâttaki zâhirî esbâb ve netîcelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin münâsebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlâhiyeyi ve muntazam hikmetli îcâdât-ı Rabbâniyenin taklîdini san’atçığıyla yapmak ve ef'âl-i İlâhiyeyi anlamak içün ve san'at-ı İlâhiyeyi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san’atlarıyla anlamak içün bir mîzan, bir mikyas kendi cüz'î ihtiyârıyle işlediği maddelerle, Hâlık-ı Zülcelâl’in küllî, muhît ef'âl ve sıfâtını bilerek kâinâtın en eşref, en ekrem mahlûku beşer olduğunu isbât ediyor.
Hem İslâmiyet’in kâinâta ve beşere âid hakîkatlerinin şehâdetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a’lâsı, ehl-i hak ve hakîkat olan ehl-i İslâmiyet, hem istikrâ-i tâmme ile, târihlerin şehâdetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i hakkın içinde dahî bin mu'cizâtı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'ân hakîkatlerinin şehâdetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Mâdem bu yarı bürhânın üç hakîkati böyle haber veriyor. Acabâ hiç mümkin midir ki, nev’-i beşer, şekàvetiyle bu kadar fenlerin şehâdetini cerh edip, bu istikrâ-i tâmmeyi kırıp, meşîet-i İlâhiyeye ve kâinâtı içine alan hikmet-i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi, o zâlimâne vahşetinde ve mütemerridâne küfründe ve dehşetli tahrîbâtında devâm edebilsin? Ve İslâmiyet aleyhinde bu hâlin devâm etmesi hiç mümkin midir?
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisânım olsa, o hadsiz lisânlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizâm-ı ekmel ile, bu kâinâtı zerreden seyyârâta kadar, sinek kanadından semâvât kandillerine kadar nihâyet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelâl’e ve Sâni’-i Zülcemâl’e o hadsiz lisânlarla kasem ediyoruz ki, beşer hiçbir cihetle bütün envâ’-i kâinâta muhâlif olarak ve küçük kardaşları olan sâir tâifelere zıt olarak kâinâttaki nizâma, küllî şerleriyle muhâlefet edip nev’-i beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkin değil!
Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz-ı muhâl ile olabilir ki, beşer bu âleme emânet-i kübrâ mertebesinde ve halîfe-i rûy-i zemin makàmında sâir envâ-ı kâinâta büyük ve mükerrem bir kardaş olduğu hâlde en ednâ, en berbâd, en perîşan, en muzır ve ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinât içine girmiş, karıştırmış.. Bu farz-ı muhâl, hiçbir cihetle kabûl olunamaz.
Bu hakîkat içün, elbette bu yarım bürhânımız netîce veriyor ki, âhirette cennet ve cehennemin zarûrî vücudları gibi hayır ve Hak Din istikbâlde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev’-i beşerde dahî sâir nev’ler gibi hayır ve fazîlet gàlib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sâir kâinâttaki kardaşlarına müsâvî olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev’-i beşerde dahî "takarrur etti" denilebilsin.
Elhâsıl: Mâdem mezkûr kat'i hakîkatlerle bu kâinâtta en müntehab netîce ve Hàlık’ın nazarında en ehemmiyetli mahlûk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayât-ı bâkiyede cennet ve cehennemi, bilbedâhe, beşerdeki şimdiye kadar zâlimâne vaz’iyetler cehennemin vücûdunu; ve fıtratındaki küllî isti’dâdât-ı kemâliyesi ve kâinâtı alâkadar eden hakàik-ı îmâniyesi, cenneti bedâhetle istilzam ettiği gibi, her hâlde iki harb-i umûmî ile ettiği ve kâinâtı ağlattıran cinâyetleri ve yuttuğu zakkum şerleri hazmetmediği içün kustuğu ve zemînin bütün yüzünü pislendirdiği vaz’iyetiyle, beşeriyeti en berbâd bir dereceye düşürüp bin senelik terakkıyâtını zîr ü zeber etmek cinâyetini beşer hazmetmeyecek. Her hâlde çabuk başında bir kıyâmet kopmazsa, hakàik-ı İslâmiye beşeri esfel-i sâfilîn derece-i sukùtundan kurtarmağa ve rûy-i zemîni temizlemeğe ve sulh-i umûmîyi te’min etmeğe vesîle olmasını Rahmân-ı Rahîm'in rahmetinden niyâz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.
İKİNCİ KELİME: Ki, müddet-i hayâtımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Ye’s; en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o ye’stir ki; bizi öldürmüş gibi, garbta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o ye’stir ki; yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umûmiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o ye’stir ki, kuvve-i ma’neviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, îmândan gelen kuvve-i ma’neviye ile şarktan garba kadar istîlâ ettiği hâlde, o kuvve-i ma’neviye-i hârika me’yûsiyetle kırıldığı içün, zâlim ecnebîler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu ye’sle, başkasının lâkaydlığını ve fütûrunu kendi tenbelliğine özür zannedip neme lâzım der, "Herkes benim gibi berbâddır" diye şehâmet-i îmâniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Mâdem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısâsımızı alıp öldüreceğiz.  kılıcıyla alto ye’sin başını parçalayacağız.  althadîsinin hakîkatiyle belini kıracağız inşâallah
Ye’s, ümmetlerin, milletlerin "seretân" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni’’ ve alt hakîkatine muhâliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Husûsan Arab gibi nev’-i beşerde medâr-ı iftihâr yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallah, yine Arablar ye'si bırakıp, İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîkî bir tesânüd ve ittifak ile el-ele verip Kur'ân'ın bayrağını dünyânın her tarafında i’lân edeceklerdir.
ÜÇÜNCÜ KELİME: Ki, bütün hayâtımdaki tahkîkàtımla ve hayât-ı ictimâiyenin çalkamasıyla, hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyet'in üssü'l-esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyât-ı ulviyesinin mizâcıdır. Öyleyse, hayât-ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla ma’nevî hastalıklarımızı tedâvî etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyesinde ukde-i hayâtiyesidir. Riyakârlık, fi’lî bir nevi’ yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannû, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münâfıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni’-i Zülcelâl’in kudretine bir iftirâ etmektir.
Küfür, bütün envâıyla kizbdir, yalancılıktır. Îmân sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binâen, kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nâr ve nûr gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddar siyâset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış.
Hâşiye4 Bu sıdk ve kizb, küfür ve îmân kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saâdette sıdk vâsıtasıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a’lâ-yi ılliyyîne çıkmak ve o sıdk anahtarı ile hakàik-i îmâniye ve hakàik-i kâinât hazînesi açılması sırrı ile, ictimâiyât-ı beşeriye çarşısında sıdk en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir metâ hükmüne geçmiş. Ve kizb vâsıtasiyle Müseylime-i Kezzâb’ın emsâli, esfel-i sâfilîne sukùt etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyât ve hurâfâtın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinât çarşısında en fenâ, en pis bir mal olup, o malı satın almak değil, herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihâr şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahâbeler, elbette, şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb’a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtrîleriyle en revaçlı mal ve en kıymetdâr metâ ve hakîkatlerin anahtarı, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın a’lâ-yi illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkin olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i hadîsçe ve ulemâ-i şerîat içinde bir kàide-i mukarrere olan, "Sahâbeler dâîmâ doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (aleyhissalâtü vesselâm) rivâyet ettikleri hadîsler, bütün sahihtir" diye, ehl-i şerîat ve ehl-i hadîsin ittifâkına kat'î hüccet, bu mezkûr hakîkattir. İşte, Asr-ı Saâdet’teki inkılâb-ı azîm!..
Hâşiye4
Ey Kardaşlarım! Kırkbeş sene evvel Eski Saîd'in bu dersinden anlaşılıyor ki, o Saîd siyâsetle, içtîmâiyât-ı İslâmiye ile ziyâde alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki, o, Dîni siyâsete âlet veyâ vesîle yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ, belki o bütün kuvvetiyle siyâseti Dîne âlet ediyormuş. Ve derdi ki: "Dînin bir hakîkatini bin siyâsete tercih ederim." Evet, o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, ba’zı münâfık zındıkların siyâseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukàbil, o da bütün kuvvetiyle siyâseti İslâmiyetin hakàikine bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.
Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münâfık zındıkların garblılaşmak bahânesiyle siyâseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukàbil, bir kısım dindâr ehl-i siyâset, Dîni siyâset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi’ olamaz. Ve âlet yapmak, İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinâyettir. Hattâ, Eski Saîd o çeşit siyâset tarafgirliğinden gördü ki:Bir sâlih âlim, kendi fikr-i siyâsîsine muvâfık bir münâfıkı harâretle senâ etti ve siyâsetine muhâlif bir sâlih hocayı tenkid ve tefsik etti.
Eski Saîd ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyâsiyene muhâlif bir melek olsa la’net edeceksin."
Bunun içün, Eski Saîd alt
dedi. Ve otuzbeş seneden beri siyâseti terk etti.*
Saîd Nûrsî

*Siyâseti Yeni Saîd bütün bütün terk ettiği içün bakmadığından, Esk Saîd'in siyâsete temâs eden Hutbe-i Şamiye dersinin (onun yerine) tercümesi yazıldı.

Hâşiyenin Hâşiyesi: Hem Üstâdımızın yirmiyedi senelik hayâtı ve yüzotuz parça kıtâbı ve mektupları, üç mahkeme ( Şimdi yüz mahkeme) ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim mürted ve münâfıklara karşı mecbur da olduğu hâlde, hattâ i’dâmı içün gizli emir verildiği hâlde, Dîni siyâsete âlet ettiğine dâir en ufak bir emâre bulamamaları, Dîni siyâsete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Ve kayâtını yakından tanıyan biz Nûr şâkirdleri ise, bu fevkal’âde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risâle-i Nûr dâiresindeki hakîkî ihlâsa bir delil saymaktayız.
Nûr şâkirdleri
Sıdk ile kizb, îmân ile küfür kadar birbirinden uzak iken, zaman geçtikçe, gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyâset propagandası ba’zan yalana ziyâde revaç verdi. Fenâlık ve yalancılık bir derece meydan aldı. İşte bu hakîkat içündir ki, Sahâbelere kimse yetişemez. Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli olan Sahâbeler hakkındaki risâleye havâle edip kısa kesiyoruz.
Ey bu Câmi’-i Emevî’deki kardaşlarım! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl-i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l-vuskà sıdktır. Ya’nî, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur.
Ammâ maslahat içün kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zarûret içün ba’zı âlim "muvakkat" fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünki, o kadar sû-i isti’mâl edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun içün hüküm maslahata binâ edilmez.
Meselâ seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok; sû-i isti’mâle düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de, maslahat dahî yalan söylemeğe illet olamaz.
Çünki muayyen bir haddi yok; sû-i isti’mâle müsâid bir bataklıktır. Hükm-i fetvâ ona binâ edilmez. Öyleyse, alt Ya’nî, yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığıyla ve tezvîrâtlarıyla emniyet-i umûmiyenin ve rûy-i zemin âsâyişlerinin zîr ü zeber olması, kizble ve maslahatın sû-i isti’mâliyle olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa, bu yarım asırda gördükleri umûmî harbler ve dehşetli inkılâblar ve sukùtlar ve tahrîbâtlar, başlarına bir kıyâmeti koparacak.
Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Ba’zan zarar verse sükût etmek... Yoksa yalana hiç fetvâ yok. Her söylediğin hak olmalı; fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yok. Çünki hâlis olmazsa sû-i te’sir eder, hak, haksızlıkta sarf olur.
DÖRDÜNCÜ KELİME: Bütün hayâtımda, hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkàtların bana verdiği netîce şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir; ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir. Ya’nî, hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi te’min eden ve saâdete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, her şeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır. Bu hakîkat Risâle-i Nûr'un Yirmiikinci Mektûb’unda îzâhıyla beyân edildiğinden burada kısa bir işâret ediyoruz. Şöyle ki:
Husûmet ve adâvetin vakti bitti. İki harb-i umûmî adâvetin ne kadar fenâ ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fâide olmadığı tezâhür etti. Öyleyse, düşmanlarımızın seyyiâtı - tecâvüz olmamak şartıyla - adâvetinizi celb etmesin. Cehennem ve azâb-ı İlâhî kâfîdir onlara...
Ba’zan insanın gurûru ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i îmâna karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Hâlbuki bu, husûmet ve adâvetle, ehl-i îmâna karşı muhabbete vesîle olan îmân, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbâbı istihfâf etmektir, kıymetlerini tenzil etmektir. Adâvetin ehemmiyetsiz esbâblarını, muhabbetin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi bir divâneliktir.
Mâdem muhabbet adâvete zıttır; ziyâ ve zulmet gibi hakîkî ictimâ edemezler. Hangisinin esbâbı gàlib ise, o hakîkatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakîkatiyle olmayacak. Meselâ, muhabbet hakîkatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımağa inkılâb eder. Ehl-i îmâna karşı vaz’iyet budur. Yâhud adâvet hakîkatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümâşât ve karışmamak, zâhiren dost olmak sûretine döner. Bu ise tecâvüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.
Evet, muhabbetin sebebleri, îmân, İslâmiyet, cinsiyet ve insâniyet gibi nûranî, kuvvetli zincirler ve ma’nevî kal’alardır. Adâvetin sebebleri, ehl-i îmâna karşı küçük taşlar gibi bir kısım husûsî sebeblerdir. Öyleyse, bir Müslümana hakîkî adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbâblarını istihfâf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.
Elhâsıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyet’in mizâcıdır, râbıtasıdır. Ehl-i adâvet, mizâcı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; bir şey arıyor ki onunla ağlasın.
Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey ağlamasına bahâne olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû-i zan mümkin oldukça hüsn-i zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-i zan bunu reddeder.
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i şer’iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günâhı, bir kalmıyor. Ba’zan büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene ba’zan bir kalmıyor. Belki ba’zan binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer’iye ile meşveret-i meşrûa, hakîkî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîkî milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyet’tir. Ve Hilâfet-i Osmâni’ye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı i’tibâriyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal’ası hükmünde Arab ve Türk hakîkî iki kardaş, o kal’a-i kudsiyenin nöbetdârlarıdırlar.
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi, İslâm tâifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine ma’nen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Gûyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile-i nûrâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki bir aşîretin bir ferdi bir cinâyet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Gûyâ her bir ferd o cinâyeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinâyet, binler cinâyet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr-ı iftihâr bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihâr eder. Gûyâ her bir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihâr eder.
İşte bu mezkûr hakîkat içündir ki, bu zamanda, husûsan kırk-elli sene sonra, seyyie, fenâlık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfûs-i İslâmiyenin hukùkuna tecâvüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi’-i Emevî’deki kardaşlar ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm câmi’indeki ihvân-ı Müslimîn, böyle özür beyân etmeyiniz ki; “Biz zarar vermiyoruz fakat menfaat vermeğe iktidârımız yok. Onun içün ma’zûruz”!. Bu özrünüz kabûl değil. Tenbelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve ittihâd-ı İslâm ile, milliyet-i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler içün gàyet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte, seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene (ya’nî İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik) yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i îmâna ma’nen fâide verebilir. Hayât-ı ma’nevî ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun içün, neme lâzım deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamânı değil!
Ey bu Câmi’deki kardaşlarım ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki ihvanlarım! Ben bu ders makàmına çıkmadım ki, size nasîhat edeyim. Belki buraya çıktım, sizden hakkımızı da’vâ ediyoruz. Ya’nî, Kürd gibi, küçük tâifelerin menfaati ve saâdet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstâdlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuzla, biz bîçâre küçük kardaşlarınız olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz. Husûsan, ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veyâ gelecek olan Arablar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünki, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstâdlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet’in mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazîfenize tam yardım ettiler.
Onun içün tenbellikle günâhınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gàyet büyük ve ulvîdir. Husûsan kırk-elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaz’iyete girmeğe, esârette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde te’sîsine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i âtî görecek.
Sakın kardaşlarım, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben şu sözlerimle siyâsetle iştigàl içün himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakîkat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir. Bütün siyâsetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyâsetin haddi değil ki, İslâmiyet’i kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, hey’et-i ictimâ’iye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yâhud bir arkadaşı olan başka bir çarka tecâvüz etse, makinenin mihânikiyeti bozulur. Onun içün, ittihâd-ı İslâmın tam zamânı gelmeğe başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellümle size beyân ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymetdâr malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fîât verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayât-ı ictimâiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkîlerine medâr ettiler. Ve onun fîâtı olarak bize verdikleri, sefîhâne ahlâk-ı seyyieleridir, sefîhâne seciyeleridir.
Meselâ, bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünki milletimin içinde bir hayât-ı bâkiyem var." İşte, bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyâtlarında en metin esâs da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, Dîn-i Hak’tan ve îmân hakîkatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i îmânın malıdır. Hâlbuki, ecnebîlerden içimize giren pis ve fenâ seciye i’tibâriyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, hiç yağmur dahâ dünyâya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saâdeti, dünyâ istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakàne kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hâricten içimize girmiş, zehirliyor.
Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle, bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünki, bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. Ba’zılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebîlerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle berâber, herkes "Nefsî, nefsî" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, menfaat-i şahsiyesini düşünmekle, bin adam, bir adam hükmüne sukùt eder.
altYa’nî, kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki, insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayât-ı ictimâiye ile hayât-ı şahsiyesi devâm edebilir.
Meselâ, bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç ve ona mukàbil o elleri ma’nen öptüğünü ve giydiği libâsla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, ebnâ-yı cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara ma’nevî bir fîât vermeğe mecbur bulunduğundan, fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, ma’sum olmayan cânî bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakîkî özrü olsa, o müstesnâ...
ALTINCI KELİME: Müslümanların hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyedeki saâdetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. altâyet-i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor.
Evet, nasıl ki, nev’-i beşerdeki telâhuk-i efkâr ünvânı altında asırlar ve zamanların târih vâsıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkıyâtı ve fünûnun esâsı olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbâlinin keşşâfı ve miftâhı şûrâdır. Ya’nî, nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; tâifeler, kıt'alar dahî o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz, belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdâdların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehâmet ve şefkat-i îmâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki, o hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye ile süslenip garb medeniyet-i sefîhânesindeki seyyiâtı atmaktır.
Îmândan gelen hürriyet-i şer’iye iki esâsı emreder:
alt
alt
alt 

Ya’nî, îmân bunu iktizâ ediyor ki, tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek, ve zâlimlere tezellül etmemek... Allâh'a hakîkî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi, Allah'tan başka kendinize Rab yapmayınız. Ya’nî, Allâh'ı tanımayan herşey’e, herkese nisbetine göre bir rubûbiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet-i şer’iye Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve îmânın bir hâssasıdır.
alt

Yaşasın sıdk! Ölsün ye’s! Muhabbet devâm etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi’ olanlara olsun. Selâm ve selâmet, hüdâya tâbi’ olanlar üstüne olsun. Âmîn!
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, husûsan Asya'nın, husûsan İslâmiyet’in hayâtı ve terakkîsi nasıl o şûrâ ile olabilir?
Elcevab: Nûrun Yirmibirinci Lem'a-i İhlâsında îzah edildiği gibi, haklı şûrâ ihlâs ve tesânüdü netîce verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesânüd-i hakîkî ile, üç adam, yüz adam kadar millete fâide verebilir. Ve on adamın hakîkî ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukùât-ı târihiye bize haber veriyor. Mâdem beşerin ihtiyâcâtı hadsiz ve düşmanları nihâyetsiz, ve kuvveti ve sermâyesi pek cüz'î; husûsan dinsizlikle canavarlaşmış, tahrîbatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihâyetsiz hâcetlere karşı, îmândan gelen nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâd ile berâber hayât-ı şahsiyesi ve insâniyesi dayandığı gibi, hayât-ı ictimâiyesi de yine îmânın hakàikından gelen şûrâ-yı şer'î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin te’mînine yol açar.
• • •

ZEYLHâşiye5

Hutbe-i Şâmiye'nin Arabî zeylinde, gàyet latîf bir temsille îmândan gelen ma’nevî ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor. Bu mes’elemiz münâsebetiyle bir hülâsasını beyân ediyoruz:

Hâşiye5: Üstâdımız râhatsız olduğundan bu zeylin muhtasar yazılmasiyle iktifâsına lüzûm hâsıl oldu.

Hürriyetin başında Sultan Reşâd'ın Rum-ili'ye seyâhati münâsebetiyle, Vilâyât-ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendüferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu. Benden suâl ettiler ki: "Hamiyet-i dîniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi dahâ kuvvetli, dahâ lâzım?" O zaman dedim:
Biz Müslümanlar, indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İ’tibârî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayâtı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyet-i dîniye avâm ve havâssa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine (ya’nî, menâfi-i şahsiyesini millete fedâ edene) has kalır. Öyleyse, hukùk-i umûmiye içinde hamiyet-i dîniye esâs olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hâdim ve kuvvet ve kal’ası olmalı. Husûsan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim hiss-i dînîdir. Kader-i ezelî ekser enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki, yalnız hiss-i dînî şarkı uyandırır, terakkîye sevk eder. Asr-ı Saâdet ve Tâbiîn bunun bir bürhân-ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet-i dîniye ve milliyeden hangisine dahâ ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendüfer denilen medrese-i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamânın şimendüferinde istikbâl tarafına bizimle berâber giden bütün mektebliler! Size derim ki:
"Hamiyet-i dîniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamâmıyle mezc olmuş ve kàbil-i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve Arş’tan gelmiş bir zencîr-i nûrânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kal’adır" dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler:
"Delîlin nedir? Bu büyük da’vâya büyük bir hüccet ve gàyet kuvvetli bir delil lâzım. Delil nedir?"
Birden, şimendüferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendüferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk, lisân-ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o ma’sum çocuk bu seyyar medresemizde üstâdımız olsun. İşte, lisân-ı hâli bu gelecek hakîkati der:
Bakınız, bu dabbetü'l-arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakîkada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetü'l-arz tehdîdiyle ve hücûmunun tahakkümüyle bağırarak tehdid ediyor. "Bana rast gelenlerin vay hâline!" dediği hâlde, o ma’sum, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdîdine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetü'l-arzın hücûmunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: "Ey şimendüfer! Sen ra'd (gök gürültüsü) gibi bağırmanla beni korkutamazsın.
"Sebat ve metânetinin lisân-ı haliyle gûyâ der: "Ey şimendüfer, sen bir nizâmın esîrisin. Senin gem’in, senin dizgin’in, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç."
İşte ey bu şimendüferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardaşlarım! Bu ma’sum çocuğun yerinde Rüstem-i Îrânî ve Herkül-i Yunânî, o acib kahramanlıklarıyla berâber, tayy-ı zaman ederek o çocuk yerinde burada bulunduklarını farz ediniz. Onların zamânında şimendüfer olmadığı içün, elbette şimendüferin bir intizamla hareket ettiğine bir i’tikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde, birden çıkan şimendüferin dehşetli tehdid hücûmuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar! O hârika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dabbetü'l-arzın tehdîdine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çâre bulamıyorlar. Çünki onlar, onun kumandanına ve intizâmına i’tikad etmedikleri içün, mutî’ bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gàyet müdhiş, parçalayıcı vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nevi’ arslan tevehhüm ederler.
Ey kardaşlarım ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte, altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren, o ma’sûmun kalbinde hakîkatin bir çekirdeği olan şimendüferin intizâmına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyânı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesâbiyle gezdirmesine olan i’tikàdı ve itmi’nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gàyet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların, onun kumandanını bilmemek ve intizâmına inanmamak olan câhilâne i’tikadsızlıklarıdır.
Bu temsilde, o ma’sum çocuğun îmânından gelen kahramanlık gibi, bin senede İslâm tâifelerinin birkaç aşîretinin (Türk ve Türkleşmiş milletin) kalbinde yerleşen îmân ve i’tikàd cihetiyle, rûy-i zeminde yüz mislinden ziyâde devletlere, milletlere karşı îmânından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemâlât-ı ma’neviyenin bayrağını Asya ve Afrika'da ve yarı Avrupa'da gezdiren ve "Ölsem şehîdim, öldürsem gàzîyim" deyip ölümü gülerek karşılamakla berâber, dünyâdaki müteselsil düşman hâdisâtlara kadar beşerin küllî isti’dâdına karşı düşmanlık vaz’iyetini alan o dehşetli şimendüferlerin tehdidlerine karşı îmânın kahramanlığıyla mukàbele edip korkmayan; kazâ ve kader-i İlâhiyeye karşı îmânın teslimiyetiyle korkmak, dehşet almak yerinde, hikmet ve ibret ve bir nevi’ saâdet-i dünyeviyeyi kazanan, başta Türk ve Arab tâifeleri ve bütün Müslüman kabîleleri, o ma’sum çocuk gibi fevkal’âde bir ma’nevî kahramanlık gösterdikleri gösteriyor ki, istikbâlin hâkim-i mutlakı, âhirette olduğu gibi, dünyâda da İslâmiyet milliyetidir.
O iki temsilde, o iki acib kahramanın pek acib korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem-i i’tikadları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi; Risâle-i Nûr'un yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakîkati ki, bu risâlenin mukaddemesinde bir iki misâli söylenmiş, mes’ele şudur ki:
Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl-i dalâlete binler müdhiş düşmanlar tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabîat elleriyle, manzûme-i şemsiyeden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi’ mâhiyeti ve küllî isti’dâdâtı ve hadsiz ihtiyâcâtı ve nihâyetsiz arzûlarına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle, küfür ve dalâlet bir cehennem zakkùmu olduğunu ve bu dünyâda da sâhibini bir cehennem içine koyduğunu; din ve îmândan hâric binler fen ve terakkıyât-ı beşeriye o Rüstem ve Herkül'ün kahramanlıkları gibi beş para fâide vermediğini, yalnız ibtâl-i his nev’inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek içün sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor.
İşte, îmân ve küfrün muvazenesi ahirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve netîceleri verdiği gibi, dünyâda da îmân bir ma’nevî cenneti te’min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini, ve küfür dünyâda dahî bir ma’nevî cehennem ve hakîkî saâdet-i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i’dâm-ı ebedî mâhiyetine getirmesini Risâle-i Nûr'un kat'î bir his ve şuhûda istinâd eden yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakîkatini görmek isterseniz, başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız. Ne kadar şimendüfer misilli balon, otomobil, tayyâre, berriye ve bahriye gemiler, karada, denizde havada kudret-i Ezeliyenin nizam ve hikmetle halk ettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
Hem âlem-i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem-i rûhânî ve ma’neviyâtta kudret-i ezeliyenin dahâ acib müteselsil nazîreleri var olduğunu, aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
İşte, kâinât içinde maddî ve ma’nevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl-i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku veriyor, kuvve-i ma’neviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl-i îmâna değil tehdid ve korkutmak, belki sevinç ve saâdet, ünsiyet ve ümid ve kuvvet veriyor. Çünki ehl-i îmân, îmân ile görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve ma’nevî şimendüferleri, seyyar kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazîfeye sevk eden bir Sâni’-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdâr vazîfelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât-ı san'ata ve tecelliyât-ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i ma’neviyeyi tamâmıyle eline verip, saâdet-i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte, ehl-i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkîyat-ı beşeriye buna karşı bir tesellî veremez, kuvve-i ma’neviyeyi te’min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
Ehl-i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve-i ma’neviyesi kırılmak, belki o temsildeki ma’sum çocuk gibi, fevkal’âde bir kuvvet-i ma’neviye ve bir metânetle ve îmândaki hakîkatle onlara bakıyor. Bir Sâni’-i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve irâdesini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. "Sâni’-i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyar kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler" deyip anlar. Kemâl-i emniyetle, hayât-ı dünyeviyesinde de derecesine göre saâdete mazhar olur. Kimin kalbinde îmândan ve Dîn-i Hak’tan gelen bu hakîkat çekirdeği vicdânında bulunmazsa ve nokta-i istinâdı olmazsa, bilbedâhe, temsildeki Rüstem ve Herkül'ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve-i ma’neviyesi muzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur. Her şey’e karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. Îmânın bu sırr-ı hakîkatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet-i dünyeviyesini Risâle-i Nûr yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakîkati kısa kesiyoruz.
Acabâ en ziyâde kuvve-i ma’neviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyâcını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve-i ma’neviyeyi ve tesellîyi ve saâdeti te’min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta-i istinâd olan hakàik-i îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak unvânıyle, İslâmiyet milliyetinden istifâde yerine, bütün bütün kuvve-i ma’neviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyâsete dayanmak, ne kadar maslahat-ı beşeriyeden ve menfaat-i insâniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş, başta İslâm olarak, beşer hissedecek. Dünyânın ömrü kalmışsa Kur'ân'ın hakàikine yapışacak.
• • •
İşte, sâbık temsil gibi, eski zamanda, Hürriyetin başında ba’zı dindâr meb’uslar, Eski
Saîd'e dediler:
"Sen her cihette siyâseti, dîne, şerîate âlet ediyorsun ve dîne hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şerîat hesâbına hürriyeti kabûl ediyorsun. Ve meşrûtiyeti de meşrûiyet sûretinde beğeniyorsun. Demek, hürriyet ve meşrûtiyet şerîatsiz olamaz. Bunun içün seni de 'Şerîat isteriz' diyenlerin içine Otuzbir Mart'ta dâhil ettiler."
Eski Saîd onlara demiş ki:
Evet, millet-i İslâmiyenin sebeb-i saâdeti yalnız ve yalnız hakàik-ı İslâmiye ile olabilir. Ve hayât-ı ictimâiyesi ve saâdet-i dünyeviyesi şerîat-i İslâmiye ile olabilir. Yoksa adâlet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakîkati isbât edecek binler hüccetten bir küçük nümûne olarak, bu hikâyeyi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum:
Bir zaman bir adam, bir sahrâda, bedevîler içinde ehl-i hakîkat bir zâtın evine misâfir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhâfazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sâhibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış.
Misâfirhâne sâhibine dedi: "Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?"
Hâne sâhibi dedi: "Bizde hırsızlık olmaz."
Misâfir dedi: "Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz hâlde çok def’alar hırsızlık oluyor."
Hâne sâhibi demiş: "Biz emr-i İlâhî nâmına ve adâlet-i şer’iye hesâbına hırsızın elini kesiyoruz."
Misâfir dedi: "Öyleyse çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir."
Hâne sâhibi dedi: "Ben elli yaşıma girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm."
Misâfir taaccüb etti, dedi ki: "Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri içün hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adâletinizin yüzde biri kadar te’sîri olmuyor."
Hâne sâhibi dedi: "Siz büyük bir hakîkatten ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terk etmişsiniz. Onun içün adâletin hakîkatini kaybediyorsunuz. Maslahat-ı beşeriye yerine adâlet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgîrâne cereyanlar müdâhale eder, hükümlerin te’sîrini kırar. O hakîkatin sırrı budur:
Bizde bir hırsız, elini başkasının malına uzattığı dakîkada hadd-i şer'înin icrâsını tahattur eder. Arş-ı İlâhî’den nâzil olan emir hâtırına gelir. Îmânın hâssasıyla, kalbin kulağıyla, Kelâm-ı Ezelî’den gelen ve hırsız elinin i’dâmına hükmeden altâyetini hissedip işitir gibi îmân ve i’tikàdı heyecâna ve hissiyât-ı ulviyesi harekete gelir. Rûhun etrâfından, vicdânın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet-i rûhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide, o meyelân bütün bütün kesilir. Çünki, yalnız vehim ve fikir değil, belki ma’nevî kuvveleri (akıl, kalb ve vicdan) birden o hisse, o hevese, hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur ile ulvî bir zecr ve vicdânî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet, îmân, kalbde, kafada dâimî bir ma’nevî yasakçı bıraktığından, fenâ meyelânlar histen, nefisten çıktıkça 'yasaktır' der, tard eder, kaçırır.
Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temâyülâtından çıkar. O temâyülât, rûhun ihtisâsâtından ve ihtiyâcâtından gelir. Ruh ise, îmân nûru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Dahâ kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûb etmez.
Elhâsıl: Had ve cezâ, emr-i İlâhî ve adâlet-i Rabbâniye nâmına icrâ edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insâniyetin mâhiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu ma’nâ içündir ki, elli senede bir cezâ, sizin her gün müteaddid hapsinizden ziyâde bize fâide veriyor. Sizin adâlet nâmı altındaki cezâlarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünki biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesâbına cezâya çarpılmak vehmi gelir. Yâhud insanlar eğer bilseler ona fenâ nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtîmâli hâtırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan (husûsan ihtiyâcı da varsa) kuvvetli bir meyelân galebe eder. Dahâ o fenâlıktan vazgeçmek içün o cezânız fâide vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezâlar da adâlet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakîkî adâlet ve te’sirli cezâ odur ki, Allâh'ın emri nâmıyla olsun. Yoksa te’sîri yüzden bire iner.
İşte bu cüz'î sirkat mes’elesine sâir küllî ve şümûllü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Tâ anlaşılsın ki, saâdet-i beşeriye dünyâda adâletle olabilir. Adâlet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir."
Hikâyenin hülâsası bitti.
Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adâlet-i İlâhiye nâmına ve hakàik-i İslâmiye dâiresinde mahkemeler açmazsa, maddî ve ma’nevî kıyâmetler başlarına kopacak, anarşîlere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslîm-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.
İşte bu hikâyeyi o zamandaki ba’zı dindâr meb'uslara Eski Saîd söylemiş. Ve iki def’a tab’ edilen Arabî El-Hutbetü’ş- Şâmiye'nin zeylinde kırkbeş sene evvel yazılmış.
Hâşiye6
Şimdi bu hikâye ile evvelki temsil, o zamandan ziyâde tam bu zamânın dersi olmasından, berây-i ma’lûmat hakîkî dindâr meb'usların nazarına medâr-ı ibret içün gösteriyoruz.
                                                                                            Saîd Nûrsî
Hâşiye6
Hutbe-i Şâmiye nâmında matbû’ Arabî risâleyi, Arabî bilmediğimiz içün Üstâdımızdan ricâ ettik ki, bize bir-iki gün ders ver. Birkaç gün zarfında söylediği dersin takrîrini kaleme aldık. Üstâdımız dersi verdiği vakit, ba’zı cümlelerini zihnimizde tam yerleştirmek içün tekrar ederdi. Âhirdeki temsil ve hikâyeyi îzahlı bulduğumuzdan, en evvel onları üniversitelilerin ve dindâr meb'usların nazarlarına göstermemizin sebebi: Üstâdımız derse başladığı vakit, "Eski zamanda şimendüferde mektebli o iki muallim yerine sizleri; ve bana şerîat hakkındaki suâl soran kırkbeş sene evvelki meb'uslar yerine, şimdiki hakîkî dindâr meb'usları kabûl ve tasavvur edip öylece konuşuyorum" dediği içün, biz de ehl-i maârif ve dindâr meb’uslara, berây-i ma’lûmat bu dersimizi gösteriyoruz. Sonra isterlerse Hutbe-i Şâmiye'den bütün dersimizi göstereceğiz. Münâsib görülse neşir de edeceğiz.
Âlem-i İslâmdaki siyâset-i İslâmiyeye dâir Üstâdımızdan bir ders almak isterdik. Hâlbuki otuzbeş seneden beri siyâseti terk ettiğinden Eski Saîd'in siyâset-i İslâmiyeye temas eden bu Hutbe-i Şâmiye tercümesi Eski Saîd hesâbına bir derstir.
                                Risâle-i Nûr Talebelerinden ve Nûrun Hizmetçilerinden 
                       Bayram, Ceylân, Sungur, Abdullah, Ziyâ, Sâdık, Sâlih, Hüsnü, Hamza, ..
Hutbe-i Şâmiye'nin Zeylinin Zeyli

(Kırkiki sene evvel Dînî cerîdelerde intişâr eden, Saîd'in bir makàlesidir.)
YAŞASIN ŞERÎAT-İ GARRÂ!..
Dînî Cerîde, 73.

1 Mart 325
14Mart 1909
Ey Meb’ûsân!
Uzunluğu ile berâber gàyet mûciz bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zîrâ itnâbında îcaz var. Şöyle ki:
Meşrûtiyet ve kànûn-i esâsî denilen adâlet ve meşveret ve kànunda cem'-i kuvvet, bu unvan ile berâber, asıl Mâlik-i Hakîkî ve sâhib-i unvân-ı muhteşem (1), müessir ve adâlet-i mahzayı mutazammın (2), nokta-i istinâdımızı te’min eden (3), meşrûtiyeti bir esâs-ı metîne istinâd ettiren (4), evhâm ve şükûk sâhibini varta-i hayretten kurtaran (5), istikbâl ve âhiretimizi tekeffül eden (6), menâfi’-i umûmiye olan hukùkullâhı izinsiz tasarruftan sizi tahlîs eden (7), hayât-ı milliyemizi muhâfaza eden (8), umum ezhânı manyetizmalandıran (9), ecânibe karşı metânetimizi, kemâlimizi, mevcûdiyetimizi gösteren (10), sizi muâheze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran (11), maksad ve netîcede ittihâd-ı umûmîyi te’sis eden ( 12), o ittihâdın rûhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden (13), çürük mesâvî-i medeniyeti hudûd-i hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasağ eden (14), bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran ( 15), geri kaldığımız uzun mesâfe-i terakkîden sırr-ı i'câza binâen bizi bir zamân-ı kasîrede tayyettiren (16), Arab ve Tûrân ve Îrân ve Sâmîleri tevhid ederek az zamanla bize bir büyük kıymet veren (17), şahs-ı ma’nevî-i hükûmeti Müslüman gösteren (18), Kànûn-i esâsînin rûhu ve Onbirinci Maddeyi muhâfaza ile sizi hıns-ı yeminden kurtaran (19), Avrupa'nın eski zann-ı fâsidini tekzib eden (20), Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hâtem-i enbiyâ ve şerîatin ebedî olduğunu tasdik ettiren (21), muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken (22), zulmet-i tebâyün-i efkâr ve teşettüt-i ârâyı safha-i nûrânîsi ile ortadan kaldıran (23), umum ulemâ ve vâizleri ittihâd ve saâdet-i millete ve icrâât-i hükûmet-i meşrûta-i meşrûaya hàdim eden (24), adâlet-i mahzası merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-ı müslimeyi dahâ ziyâde te'lif ve rabteden (25), en cebîn ve âmî adamı en cesur ve has adam gibi hiss-i hakîkî-i terakkî ve fedakârlık ve hubb-i vatanla mütehassis eden (26), hâdim-i medeniyet
(*) olan sefâhet, isrâfât ve havâyic-i gayr-i zarûriyeden bizi halâs eyleyen(27), muhâfaza-i âhiretle berâber i’mâr-ı dünyâ etmekle sa'ye neşât veren (28), hayât-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyât-ı ulviyenin düsturlarını öğreten (29), herbirinizi, ey meb'uslar elli bin kişinin takàzâsını, (ya’nî haklarını sizden da’vâ etmelerini) hakkınızda tebrie eden (30) ve sizi icmâ’-i ümmete küçük bir misâl-i meşrû’ gösteren (31) ve hüsn-i niyete binâen a'mâlinizi ibâdet gibi ettiren (32), üçyüz milyon Müslümanların hayât-ı ma’neviyesine sû-i kasd ve cinâyetten sizi tahlîs eden (33); ol "Şerîat-i Garrâ" unvâniyle gösterseniz ve hükümlerinize me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz; acabâ bu kadar fevâid ile berâber ne gibi şey gàib edeceksiniz? Vesselâm..
Yaşasın Şerîat-ı Garrâ!
                                                                                          Saîd Nûrsî
(*): hâdim-i medeniyet: medeniyet yıkıcı
.
***
YAŞASIN ŞERÎAT-İ AHMEDÎ (a.s.m)
Dînî Cerîde, No: 77
5 Mart 1325 
18 Mart 1909
Şerîat-i Garrâ, Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmârenin istibdâd-ı rezîlesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinâd iledir. O hablü'l-metîne temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifâde etmek îmândan istimdâd iledir. Zîrâ, Sâni’-i Âlem’e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihâd-ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey, evliyâ-yi umûr! Tevfik isterseniz, kavânîn-i Âdetullâha tevfîk-ı hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevâb-ı red alacaksınız. Zîrâ, ma’ruf umum enbiyânın memâlik-i İslâmiye ve Osmâni’yeden zuhûru kader-i İlâhînin bir işâret ve remzidir ki, bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buhârı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rum-ili bostânının çiçekleri, ziyâ-yı İslâmiyet ile neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünyâ içün din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza içün vaktiyle mesâil-i şerîat rüşvet verilirdi. Dînin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesı görüldü? Milletin kalb hastalığı, za’f-ı diyâtnettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir. Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Ya’nî, beyne'l-İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m) ile tahallük ve Sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat-i Garrâ ve kılıncımız da, berâhin-i kâtıa ve maksadımız İ’lâ-i Kelimetullâh’tır. Cemâatimize herbir mü'min ma’nen müntesibdir. Sûreten intisâb ise, Sünnet-i Nebebiyeyi kendi âleminde ihyâya azm-i kat'î iledir. En evvel mürşid-i umûmî olan ulemâ ve meşâyih ve talebeyi, şerîat nâmına ittihâda da’vet ederiz.
 
İHTÂR-I MAHSUS
Gazeteci denilen hutebâ-yi umûmî iki kıyâs-ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul'a kıyas ederek... Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul'u Avrupa'ya kıyas etmişler. Hâlbuki, bir erkek, kadının kàmetinden istihsan ettiği libâsı giyse maskara ve rezil olur.
Yaşasın Şerîat-i Garrâ!..
                                                                                         Saîd Nûrsî

 

• • •
HAKÎKAT  
Dinî Ceride, No: 70
26 Şubat 1324 
11 Mart 1909
Biz, "Kàlû Belâ"dan Cem’iyet-i Muhammedîde (a.s.m) dâhiliz. Cihetü'l-vahdet-i ittihâdımız, Tevhiddir. Peyman ve yemînimiz, îmândır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü'min, İ’lâ-yi Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zîrâ, ecnebîler, fünûn ve sanâyi’ silâhiyle bizi istibdâd-ı ma’nevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve san’at silâhiyle, İ’lâ-yi Kelimetullâh’ın en müdhiş düşmanı olan cehl ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz. Ammâ, cihâd-ı hâricîyi, Şerîat-i Garrâ’nın berâhin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak iknâ’ iledir. Söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir. Biz muhabbet fedâîleriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur. Cumhûriyet ki, Hâşiye7 adâlet ve meşveret ve kànunda inhisâr-ı kuvvetten ibârettir. Onüç asır evvel Şerîat-i Garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, Dîn-i İslâm’a büyük bir cinâyettir. Ve şîmâle müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kànunda olmalı. Yoksa istibdâd tevzî’ olunmuş olur. althâkim ve âmir-i vicdânî olmalı. O da; ma’rifet-i tâmm ve medeniyet-i âmm veyâhud Dîn-i İslâm nâmiyle olmalı. Yoksa istibdâd dâimâ hükümfermâ olacaktır.
İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil. İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar. Her şey hür oldu. Şerîat da hürdür, meşrûtiyet de. Mesâil-i şerîati rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusûru, insanın kusûruna sened ve özür olamaz. Ye’s, mâni’-i her kemâldir. "Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdâdın yâdigârıdır.
Bu cümlelerin mâbeynini rabtedecek olan mukaddemâtı, Türkçe bilmediğim içün mütâliînin fikirlerine havâle ediyorum.
                                                                                           Saîd Nûrsî
Hâşiye7: O zaman meşrûtiyet, şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.
SADÂ-Yİ HAKÎKAT 
27 Mart 1909
Tarîk-ı Muhammedî (a.s.m), şüphe ve hîleden münezzeh olduğundan, şüphe ve hîle îmâ eden gizlemekten de müstağnîdir. Hem de o derece azîm ve geniş ve muhît bir hakîkat, bâhusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-ı umman nasıl bir destide saklanacak! Tekrâren söylüyorum ki, ittihâd-ı İslâm hakîkatinde olan İttihâd-ı Muhammedînin (a.s.m) cihetü'l-vahdeti, Tevhîd-i İlâhîdir. Peyman ve yemîni de îmândır. Encümen ve cem’iyetleri, mesâcid ve medâris ve zevâyâdır. Müntesîbîni, umum mü'minlerdir. Nizamnâmesi, sünen-i Ahmediyedir (a.s.m). Kànûnu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihâd; âdetten değil, ibâdettir.
İhfâ, havf; riyâdandır. Farzda riyâ yoktur. Bu zamânın en büyük farz vazîfesi, ittihâd-ı İslâmdır. İttihâdın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhît, merâkiz ve maâbid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nûrânîyi ihtizâza getirmekle onunla merbut olanları îkaz ve tarîk-ı terakkîye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir. Bu ittihâdın meşrebi muhabbettir. Husûmet ise, cehâlet ve zarûret ve nifâkadır. Gayr-i müslimler emin olsunlar ki bu ittihâdımız bu üç sıfata hücumdur. Gayr-i müslime karşı hareketimiz iknâ’dır. Zîrâ, onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbûb ve ulvî göstermektir. Zîrâ, onları munsıf zannediyoruz. Lâübâlîler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zîrâ, mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşîlik sevilmez. Ve bu ittihâda tahkik ile dâhil olanlar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihâd-ı Muhammedî (a.s.m) olan ittihâd-ı İslâm'ın efkâr ve meslek ve hakîkatini, etkâr-ı umûmiyeye arz ederiz. Kimin bir i’tirâzı varsa etsin; cevâba hâzırız.
  alt
Neşrettiğim fihriste-i makàsıddan terk ettiğim bir fıkradır. Şöyle ki:
Zâhiren hâricten cereyan eden maârif-i cedîdenin bir mecrâsı da bir kısım ehl-i medrese olmalı. Tâ gıll ü gıştan tasaffî etsin. Zîrâ, bulanıklığıyle başka mecrâdan taaffün ile gelmiş. Ve atâlet bataklığından neş'et ve istibdâd-i semûmî ile teneffüs ve zulm-i tazyîk ile ezilen efkâra bu müteaffin su, ba’zı aksül’amel yaptığından, misfât-ı şerîat ile süzdürmek zarûrîdir. Bu da ehl-i medresenin dûş-i himmetine muhavveldir. 

                                                                              alt

                                                                                          Saîd Nûrsî
• • •

REDDÜ’L-EVHÂM  
31 Mart 1909
İttihâd-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) cemâatine isnad ettikleri dokuz evhâm-ı fâsideyi reddedeceğim.
Birinci vehim: Böyle nâzik bir zamanda din mes’elesini ortaya atmak münâsib görülmüyor.
Elcevab: Biz dîni severiz. Dünyâyı da yine din içün severiz. alt
Sâniyen: Mâdem ki Meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. Mevcûdiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zîrâ Arab, Türk, Kürd, Arnavud, Çerkes ve Lazların en kuvvetli ve hakîkatli revâbıt ve milliyetleri, İslâmiyetten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmâl ile tavâif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i câhiliyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır. Ve oldu gördük...
İkinci vehim: Bu unvan, tahsîsiyle, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor.
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütâlaa olunmamış veyâ sû-i tefehhüme uğramış olduğundan, tekrârına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihâd-ı İslâm olan İttihâd-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mabeyninde bilkuvve veyâ bilfiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa, İstanbul ve Anadolu'daki cemâat murad değildir. Ammâ bir katre su da, sudur. Bu unvandan tahsis çıkmaz. Ta’rîf-i hakîkîsi şöyledir:
Esâs temeli, şarktan garba, cenubdan şîmâle mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerîfeyn ve cihet-i vahdeti, tevhîd-i İlâhî; peyman ve yemîni, îmân; nizamnâmesi, sünnet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm); kànunnâmesi, evâmir ve nevâhî-i Şer’iye; kulüp ve encümenleri, umum medâris, mesâcid ve zevâyâ; o cem’iyetin ilelebed ve muhalled nâşir-i efkârı, umum kütüb-i İslâmiye ve her vakit nâşir-i efkârı, başta Kur'ân ve tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsîri, Risâle-i Nûr) ve İ’lâ-yi Kelimetullâh’ı hedef ve maksad eden umum dînî ve müstakîm cerâiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. Reîsi de Fahr-i Âlemdir (aleyhissalâtü vesselâm).
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-i umûmînin te’sîri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı İ’lâ-yi Kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihâd-ı ekber ve başkalarını da irşâddır. Bu mübârek hey’etin yüzde doksandokuz himmeti siyâset değildir. Siyâsetin gayri olan hüsn-i ahlâk ve istikàmet ve sâire gibi makàsıd-ı meşrûaya masruftur. Zîrâ bu vazîfeye müteveccih olan cem’iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşâd tarîkıyle siyâsete taalluk edecektir. Kılınçları, berâhîn-i kat'iyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi beyne'l-mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere-i tûba gibi neşvünemâ vermektir.
(3 ve 4üncü vehimler okunamadı)
Üçüncü vehim:Bu cem’iyetin, tefrikadan ve başkalarına tevlîd-i ye'sden başka ne fâidesı var?
Elcevab: Bu, tefrik değil, tevhiddir. Ye's değil, ümid verir. O hakîkat-ı uzmâ ki, nısf-ı küre-i arzda meknûz-i urûk-i zeheb gibi bir köşesini keşf ile tecellî etmiş yeni bir şu'ledir. Bahr-i umman bir testide sığışmadığı gibi, İttihâd-ı Muhammedî de Volkan idârehânesinde veyâ İstanbul'da sıkışıp kalmayacaktır. Belki şimdiki kuvveden fi’le çıkmış bir parça İttihâd-ı Muhammedî,
kar’ul-asâ(10) gibi îkazdan ibârettir. Hem de o derece uzun ve müteselsil ve merâkiz-i İslâmiyeyi birbirine rabteden silsile-i nûrânîyi ihtizâza getirmekle, onunla merbut umum mü'minleri, İ'lâ-yi Kelimetullâh’ın bu zamanda en büyük vâsıtası olan maddeten ve ma’nen terakkıyâta bir şevk ve âmir-i vicdânî ile sevk etmektir. Zîrâ istibdâd ve tahakkümden tahallus, hâhiş ve şevk-i vicdânî ile sevk olur. Hâlbuki binde bir tane münevverü'l-fikirdir; vicdânen mütehassis oluyor.
Hiss-i din ile olsa, ehass-ı havâs ve en âmî, hiss-i din ile mütesâviyen tarîk-ı terakkîde münevverü'l-fikir gibidirler. Hem de tenvîr-i fikre sebeb olan ma’rifet-i âmm veyâ medeniyet-i tâmm bizde olmadığı içün, nûru'n-nûr olan Dîn-i İslâmı menâr etmeliyiz. Tâ âheng-i terakkî muhtell olmasın.
Dördüncü vehim:
İçimizdeki gayr-i müslimler ürkecekler veyâ bahâne tutacaklar.
Elcevab: Bahâne tutmak çocukluktur ve hâinliktir. Ürkmek ise cehâlet veyâ tecâhüldür. Zîrâ gayr-i müslimler kurûn-i vustâda ve vahşî oldukları zamanlarda fermân-ı alt ile bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelife medeniyet-i İslâmiyede masûn kaldıklarından, İslâmiyetin ulüvv-i cenâbı, ve gayr-i müslim, tevehhüm ettikleri mahzûrun ademi, güneş gibi tezâhür ediyor. Hem de gayr-i müslimlerin selâmeti vatanın saâdeti iledir. Ve meşrûtiyetin devâmı, rûhu, nokta-i istinâdı ve mürşidi, şerîat ve milliyetimiz olan İslâmiyet olduğundan gayr-i müslimler bu ittihâddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
Beşinci vehim: Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtîmâli var.
Elcevab: Bu ihtîmâle ihtîmâl verenler mütevahhiştir. Zîrâ merkez-i taassublarında İslâmiyetin ulviyetine dâir konferanslarla
Hâşiye8 takdis etmeleri bu ihtîmâli reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp İ’lâ-yi Kelimetullâh’a mâni’ olan ve cehâlet netîcesi olan muhâlefet-i şerîattir. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsûlü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihâdımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Ammâ, ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn-i vustâda, İslâmiyet vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde adâlet ve i’tidâlini muhâfaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve zamân-ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîrâ din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ’ iledir, icbâr ile değildir. Ve İslâmiyeti, mahbûb ve ulvî olduğunu, evâmirine imtisâlen ef'âl ve ahlâk ile göstermekledir. İcbâr ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
Altıncı vehim: Ba’zıları, "Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden ittihâd-ı İslâm, Hürriyeti tahdîd eder ve levâzım-ı medeniyeye münâfîdir" diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min hakkıyla hürdür. Sâni’-i Âlem’e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek, ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.
Ammâ, hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdîd-i hürriyet dahî insâniyet nokta-i nazarından zarûrîdir.
Sâniyen: Çocukluk tabîatı ile, hevâ ve heves ile aldatıcı zünub ve mesâvî-i medeniyet mehâsin zannolunuyor. Hâlbuki medeniyetin hiçbir hakîkatli mehâsini yoktur ki İslâmiyette sarâhaten veyâ zımnen veyâ iznen o veyâ dahâ ahseni bulunmasın! (11)
Sâlisen: Ba’zı sefih ve lâübâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmârenin esâret-i rezîlesi altına girmek istiyorlar.
Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hâric olan hürriyet, yâ istibdâd veyâ esâret-i nefs veyâ canavarcasına hayvanlık veyâ vahşettir. Böyle lâübâlîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefâhetle sâhib-i vicdan hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîrâ mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır, istihsan ettiği libâsı, erkek giyse maskara olur.
Yedinci vehim: Bu İttihâd-ı İslâm cemâati, sâir cem’iyet-i dîniye ile şakku'l-asâdır.
Rekàbet ve münâferâtı intâc eder.
Elcevab: Evvelâ umûr-i uhreviyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından, bu cem’iyetlerden hangisi münâkaşaya, rekàbete kalkışsa, ibâdette riyâ ve nifak etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet-i din sâikasıyla teşekkül eden cemâatlerin iki şartla umûmunu tebrik ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve âsâyişi muhâfaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem’iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak; birinde hatâ bulunsa, müftî-i ümmet; cem’iyet-i ulemâya havâle etmektir.
Sâlisen: İ'lâ-yi Kelimetullâh’ı hedef-i maksad eden cemâat, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zîrâ nifaktır. Hakkın hâtırı âlîdir, hiçbir şey’e fedâ olunmaz. Nasıl Süreyyâ yıldızları süpürge olur veyâ üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakîkate "püf, üf" eden, dîvâneliğini i’lân eder.
Ey, dînî cem’iyetler! Maksadımız, dînî cemâatler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikte ve meşâribde ittihâd mümkin olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîrâ taklid yolunu açar ve "Neme lâzım, başkası düşünsün" sözünü de söylettirir.
Sekizinci vehim: Ehl-i İttihâd-ı İslâm nümûnesi olan buradaki cem’iyete, ma’nen gibi sûreten de intisâb edenlerin ekseri avâm, bir kısmı da meçhûlü'l-hâl olduğundan, fitne ve ihtilâfı îmâ ediyor.
Elcevab: Belki, ağraza adem-i müsâadesine binâendir. Hem de mâdem maksadı, ittihâd ve İlâ-yi Kelimetullâh’dır; teşebbüsât ve harekâtı da, ibâdettir. İbâdet câmi’inde şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakîkî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zîrâ en ekrem, en müttakîdir. Ve en müttakî, en mütevâzı’dir. Binâenaleyh, ma’nen asıl hakîkat, ittihâda intisâb ile berâber sûreten onun nümûnesi olan bu uhrevî ve sırf dînî cemâate intisâb ile teşerrüf edecek. Yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-ı ummânı tezyid edemez. Hem de, bir günâh-ı kebîre ile îmândan çıkmadığı gibi; şems garbtan tulû’ etmediğinden, tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden, şimdi bu nümûne-i ittihâda intisâb eden adama şartımız olan sünnet-i Nebeviyeyi (aleyhissalâtü vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisâl ve nevâhîden içtinâb ve âsâyişe ilişmemek, elinden gelse azm-i kat'î ile dâhil olan ba’zı meçhûlü'l-hâl olanlar, bu hakîkat-i âliyyeyi lekedâr etmez. Zîrâ kendi lekedâr olsa da, îmânı mukaddestir. Râbıta da îmândır. Bu unvân-ı mukaddes’e böyle bahâneyle leke sürmek İslâmiyetin kıymet ve ulviyetini bilmemekle berâber, kendini ahmaku'n-nâs i’lân etmektir. Nümûne-i ittihâd olan cemâatimize - sâir cem'iyât-ı dünyeviyeye kıyâsen - leke sürmeyi, ta’riz etmeyi cemî’ kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkıyle bir i’tirazları olursa, cevâba hâzırız. İşte meydan!
Benim dâhil olduğum cemâat, burada tafsil ettiğim İttihâd-ı İslâmdır. Yoksa mu’terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem’iyet-i mütehayyile değildir. Bu dînî hey’et efrâdı, şarkta olsa, garbta olsa, cenubta olsa, şîmâlde olsa berâberiz.
Dokuzuncu vehim: Cem’iyetlerde teşebbüsât-ı hafiyye olduğu hâlde, İttihâd-ı Muhammedînin izhâr-ı serâiri neden lüzum görülmüş?
Elcevab: İslâmiyet âşikâredir. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfâ; hîle ve şüpheyi da’vet ettiğinden, hîle ve şüpheden münezzeh olan hakîkat, hafâdan da müstağnîdir. Hem de hîle, terk-i hîle ve doğruluktur. Hem de başka cem’iyete kıyas olunmaz. Zîrâ onlar teessüse başlıyorlar, bu ise müesses iken ba’zı köşelerden tecellî ediyor. Hem de bidâyet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı; nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek? Hem de bir şey’i akıl görür, kabûl eder. Fikir uğraşır, teslim eder. Bir hakîkat hafâ perdesini kabûl etmez.
Yüz bin def’a cemî’ mü'minlerin lisânıyla deriz:
Yaşasın Şerîat-i Garrâ!
                                                 
İttihad-ı Muhammedî'nin en küçük efradından
                                                                Bedîüzzaman Saîd-i Nûrsî
Hâşiye8
Bismarck ve Mister Carlyle gibilerin ma’lûm beyânâtlarına işâret eder.
(10): Koyusarı kelimeler yeni yazı ile muhtemelen ilk olarak bu nüshada doğru yazılmıştır.
(11): Turuncu yerler Tenvir Neşriyat,1990 nüshası.
 
• • •
Suâl: Sen imzânı ba’zan "Bedîüzzaman" yazıyorsun. Lakab medhi îmâ eder.
Cevab: Medih içün değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, ma’zeretimi bu unvan ile ibrâz ediyorum. Zîrâ bedî’, garib demektir. Benim ahlâkım, sûretim gibi ve üslûb-i beyânım, elbisem gibi garibdir, muhâliftir. Görenekle revaçta olan muhâkemât ve esâlibi, benim üslûb ve muhâkemâtımla mikyas ve mihenk i’tibar yapmamağa bu unvânın lisân-ı hâliyle ricâ ediyorum. Hem de murâdım, "bedî’" acib demektir. alt
 mâsadak oldum. Bir misâli budur: Bir senedir İstanbul'a geldim, yüz senenin inkılâbâtını gördüm.  alt
Cemî’ mü'minlerin lisânıyle insanların adedine kadar deriz: Yaşasın Şerîat-i Ahmedî! (aleyhissalâtü vesselâm).
                                                                     Bedîüzzaman Saîd Nûrsî

• • •
Birâderim Başmuharrir Beye,
Edibler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbûât nizamnâmesini vicdanlarındaki hiss-i diyânet tanzim etsin. Zîrâ bu inkılâb-ı Şer’iye gösterdi ki, vicdanlarda hükümfermâ, nûru'n-nûr olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki, ittihâd-ı İslâm umum askere ve umum ehl-i îmâna şâmildir. Hâric kimse yoktur.
                                                                                          Saîd Nûrsî
• • •
Hutbe-i Şâmiye'nin birinci zeylinin zeylinden son parçadır
(31 Mart hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dînî cerîdelerde 1325'de neşredilmiştir. Mi’lâdî 1909)

KAHRAMAN ASKERLERİMİZE
Ey, şanlı asker-i muvahhidîn! Ve ey, bu millet-i mazlûmeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki def’a büyük vartadan tahlîs eden muhteşem kahramanlar!
Cemâl ve kemâliniz, intizâm ve inzibâttır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayâtınız ve kuvvetiniz itâattir. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irâe ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmûsu artık sizin itâatinize bağlıdır. Sancak ve tevhîd-i İlâhî sizin yed-i şecâatinizdedir. Sizin o mübârek elinizin kuvveti de itâattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'ân ve hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, haklı âmire itâat farzdır.
Ma’lûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfus, yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itâatten neş’et eden hakîkî kuvvetiniz, umum millet-i İslâmiyeyi medyûn-i şükran etti. Bu şerefi hakkıyla te’yîd etmek, zâbitlerinize itâatledir. İslâmiyetin nâmûsu da o itâattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zâbitlerinizi mes'ûl etmemek içün işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âgûş-i şefkatlerine atılınız. Şerîat-i garrâ böyle emrediyor. Zîrâ zâbitler ulül’emrdirler. Vatan ve millet menfaatinde, husûsan nizâm-ı askerîde ulül’emre itâat farzdır. Şerîat-i Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) muhâfazası da itâatledir.
                                                                                       Saîd Nûrsî
• • •
ASÂKİRE HİTÂB
Dînî Cerîde, numara 110
30 Nîsan 1909
Ey asâkir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlem’in (aleyhissalâtü vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şerîat dâiresinde ulül’emre itâat farzdır. Ulül’emriniz ve üstâdlarınız, zâbitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itâatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur. Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfûs-i İslâmiyenin nokta-i istinâdı ve ma’den-i istimdâdıdır.
Sizin iki müdhiş istibdâdı kansız ve def'aten öldürmeniz hârikul’âde olduğundan ve Şerîat-i garrânın iki mu’cize-i garrâsını izhar ettiğinizden, zaîfü'l-akîde olanlara hamiyet-i İslâmiyenin kuvvetini ve Şerîatin kudsiyetini iki bürhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılâbın bahâsına binler şehid verseydik, ucuz sayacaktık. Lâkin itâatinizden binde bir cüz'ü fedâ olunsa, bize pek çok bahâlı düşer. Zîrâ itâatinizin tenâkusu, ukde-i hayâtiye veyâ harâret-i garîziyenin tenâkusu gibi, mevti intâc eder.
Târîh-i âlem serâpâ şehâdet ediyor ki, asker neferâtının siyâsete müdâhaleleri devletçe ve milletçe müdhiş zararları intâc etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz, böyle, sizi uhdenizde olan hayât-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men’ edecektir. Siyâseti düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zâbitleriniz ve ulül’emrlerinizdir.
Ba’zan zarar zannettiğiniz şey, siyâseten büyük zararı def’ ettiği içün ayn-ı maslahat olduğundan, zâbitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd câiz değildir. Ef'âl-i husûsiye-i nâmeşrûa, san'attaki mahâret ve hazâkatine münâfî değildir ve san'atı menfûr etmez. Nasıl ki bir tabîb-i hâzık ve bir mühendis-i mâhir; nâmeşrû’ harekâtı içün, onların tıb ve hendeselerinden mâni’-i istifâde olamaz. Kezâlik, fenn-i harbte tecrübeli ve o san'atta mâhir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü'l-fikr zâbitlerinizin ba’zılarının cüz'î nâmeşrû’ harekâtı içün itâate halel vermeyiniz. Zîrâ fenn-i harb mühim bir san'attır. Hem de sizin kıyâmınız; Şerîat-i garrâ, yed-i beyzâ-yi Mûsâ gibi, sâir sebeb-i tefrika ve teşettüt-i efkâr olan cem’iyetleri bel' etti (yuttu). Sâhirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâbta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalib olur. Ve hayât-ı İslâmiyeyi fenâ bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdâd şimdilik mahvoldu. Lâkin, terakkîler içün Avrupa'nın istibdâd-ı ma’nevîsi altındayız. Nihâyet derecede ihtiyat ve i’tidâl lâzımdır.
Yaşasın Şerîat-i garrâ! Yaşasın askerler!
                                                                                     Saîd Nûrsî
• • •
Cem’iyetlere ihtar-ı mühim
Şimdi cem’iyetimiz bir hükûmet-i meşrûta-i meşrûadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husûmet, taassub ve tarafdârlık intâc eder. Tabîî o kuvveti isti’mâl ile siyâsete karışacak ve umûmî idârede herkesçe lezzetli olan tahakkümâtı yapacak sâhib-i ağraza müsâid bir zemin olur. Binâenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devâmı gàyet muzırdır. Lâkin bir şirkette veyâ münevverü'l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidât-ı siyâsetten veyâ ehl-i ilim mabeyninde nasîhat ve irşâddan nâfi’ olabilir. Şimdi hükûmet-i meşrûamız asıl büyük cem’iyettir.
SADÂ-Yİ VİCDÂN
İttihâd-ı Muhammedî(a.s.m) istîlâ etti. Ve umûmun hakkıdır. Tahsis kabûl etmez. Bu isim şakayı kabûl etmez. O cevher-i azîmin cüz’î bir tecellîsiyle seyyâle-i berkıyye gibi bütün İslâmı ihtizâza ve âlemi zelzeleye getirdi. Tabîat-i isti’dâd-ı âlem şimdi tamâmen tecellîsine tahammül edemez. Tedrîc lâzımdır. Şimdi cevher-i âlîyi mukaddes bir yere hıfzetmeliyiz. Bunun bir mukaddemesi olarak, mahsus fırkalar “Hâdim-i Şerîat” unvânını alabilir.
İttihâd-ı İslâm Cem’iyeti a’zâsından
                                                                                           Saîd Nûrsî
[Bedîüzzaman Said Nûrsî’nin i’lân-ı Hürriyetin üçüncü gününde irticâlen(düşünmeden) söylediği ve sonra Selânik’te Meydân-ı Hürriyet’te tekrar ettiği ve o zamânın cerîdelerinin neşrettikleri nutkun sûretidir.]
(Dağ meyvesi acı da olsa devâdır. Ammâ hazmı sakîldir.)
İ’tizâr
Birinci tecrübe, birinci inşâ, birinci nutuk olduğundan noksan ve ığlâk tabîîdir. Ma’zur tutarsanız teşekkür ederim. Tutmazsanız, ma’zursunuz. Zîrâ hürriyet var. Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi üslûb-i beyânım da zamânın modasına muhâliftir. Zîrâ alaturka terzilik bilmiyorum , tâ bu maânîye libâs keseyim ve düğme yapayım. Ricâ ediyorum, nutkumu hayâlhânenize girmekten yasak etmeyiniz. Hem benim gibi hayâlden kapı açın tâ ki, kalbe girsin. Zîrâ, hamiyet ve diyânet ve gayretinizle işler var. Müzâkere edecekler. Kalbin karanlık köşelerinden ışık yakacaklar.
HÜRRİYETE HİTÂB
Ey hürriyet-i şer'î! Öyle müdhiş ammâ güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun, benim gibi bir Kürdü tabakàt-ı gaflet altında yatmış iken uyandırıyorsun. Sen olmasa idin, ben ve umum millet, zindân-ı esârette kalacaktık. Seni ömr-i ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü'lhayât şerîati menba-ı hayât yapsan ve o cennette neşvünemâ bulsan.. Bu millet-i mazlûme de eski zamâna nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikàm ile sizi lekedar etmezse..
ki bizi kabr-i vahşet ve istibdâddan ihrâc ve cennet-i ittihâd ve muhabbet-i milliyeye da’vet etti.
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki, hakîkatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya'nın ve Rum-ili'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayâta başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umûmiyede arayan ve istibdâdı arzû edenler, demeye başladılar. Yeni hükûmet-i meşrûtamız mu’cize gibi doğduğu içün, inşâallah bir seneye kadar,  sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazân-ı sükûtun sevâbıdır ki, azâbsız, cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milletin berâat-i istihlâli olan kànûn-i şer'î hâzin-i cennet gibi bizi duhûle da’vet ediyor. Ey mazlûm ihvân-ı vatan! Gidelim, dâhil olalım. Birinci kapısı, şerîat dairesinde ittihâd-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maârif; dördüncüsü, sa'y-i insânî; beşincisi, terk-i sefâhettir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum. Zîrâ da’vete icâbet vâcibtir.
Bu inkılâb-ı azîmin fâtihası mu’cize gibi başladığı içün bir fâl-i hayrdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
Bu inkılâb, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve isti’dâd-ı terakkîye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlîs ve bu millet-i mazlûmede cevâhir-i insâniyeti izhâr ve âzâde olarak kâ’be-i kemâlâta doğru gönderdiği gibi, hâtimesi de, ya’nî otuz sene kadar rengârenk sefâhet ve isrâfât ve hevesât ve lezâiz-i nâmeşrûa gibi seyyiât-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkırâza sevk eden umurlar maddeten zararını ihsâs edeceğinden, o muzlim ve kesif olan sehâb, arzû-yi umûmî ile münkeşif olduğundan, şems-i şerîat ve ma’kesi olan kamer-i medeniyet, berrak ve sâf ve esâsâtta Asya'yı ve Rum-ili’ni tenvir ve mutazammın olduğu isti’dâd-ı kemâlin tohumları hürriyetin yağmuru ile neşvünemâ bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini, bu fâl-i hayr bize müjde veriyor.
Bir mu’cize-i Peygamberîdir (a.s.m) ve bu millet-i mazlûmeye bir inâyet-i İlâhîdir ve cem’iyet-i milliyenin niyet-i hâlisânesinin bir kerâmetidir ki, bu ma’den-i saâdet ve hürriyet olan şerîat dâiresindeki ittihâd-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccânen girdi. Milel-i sâire, milyonlarla cevâhir-i nüfus fedâ etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyât ve âmâl ve müyülât-ı âliye-i milliyemiz ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen, cezbe tutmuş mevlevî gibi meczub cevvâlin simâhında(kulağında) tanîn-endâz ve umum milleti sürur ile bir garib ihtizâza getiren sadâ-yı hürriyet ve adâlet; nefh-i sûr-i İsrâfil gibi hayâtlandırıyor. Sakın, ey ihvân-ı vatan, sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz
Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desâis-i şeytâniyeye ve tabasbusâta karşı Şerîat-ı garrâ üzerine müesses olan kànûn-i esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları öldürdü. Ey hamiyetli ihvân-ı vatan! İsrâfât ve hilâf-ı şerîat ve lezâiz-i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz.
Demek, şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd-ı millet ve meşrûtiyet ile rahm-ı mâdere geçtik, neşvünemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe-i terakkîden, inşâallah mu’cize-i Peygamberî (a.s.m ) ile, şimendüfer-i kànûn-i şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engîz sahrâ-yı kebîri zamân-ı kasîrede tekemmül-i mebâdî cihetiyle tayyetmekle berâber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîrâ onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birdenbire şimendüfer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi’-i ahlâk-ı hasene olan hakîkat-ı İslâmiyenin ve isti’dâd-ı fıtrî ve feyz-i îmânın ve şiddet-i cû'un(açlık) hazma verdiği teshil yardımıyle fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiş idik.  
Talebeliğin bana verdiği vazîfe ile ve hürriyetin fermân-ı me’zûniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ-yi vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kabta bize içirmekle bizi boğmasın.
Hâşiye9 Zîrâ hürriyet, mürâât-ı ahkâm ve âdâb-ı şerîat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünemâ bulur. Sadr-ı evvelin, ya’nî Sahâbe-i Kirâmın o zamanda, âlemde vahşet ve cebr-i istibdâd hükümfermâ olduğu hâlde, hürriyet ve adâlet ve müsâvâtları bu müddeâya bir bürhân-ı bâhirdir. Yoksa, hürriyeti sefâhet, lezâiz-i nâmeşrûa, isrâfât, tecâvüzât, hevâ-i nefse ittibâa serbestiyet ile tefsîr-i amel etmek, bir pâdişâhın esâretinden çıkmakla ve alçakların istibdâdı ve esâret-i rezîlesinin altına girdiklerinden, milletin çocukluk isti’dâdını ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esârete lâyık ve hürriyete adem-i liyâkatini gösterir. Zîrâ sefih mahcurdur. Geniş, muşa'şa' olan yeni hürriyet-i şer'iyeye adem-i liyâkat - zîrâ çocuğa geniş olmaz – ve şanlı olan ittihâd-ı millî bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fenâ bir hastalığa hedef edecektir. Zîrâ ehl-i takvâ ve vicdânın tefsîri böyle değil. Mezhebi de muhâlif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz. Kàmet-i merdâne-i isti’dâd-ı milliyemize kadınların libâsı gibi süslü sefâhet ve hevesât ve isrâfât yakışmıyor. Binâenaleyh, aldanmayalım. kàidesini düstûru'l-amel yapalım. Şöyle ki:
Ecnebiyede terakkıyât-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanâyi’ gibi) maalmemnûniye alacağız.
Ammâ medeniyetin zünûb ve mesâvîsi olarak ba’zı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehâsin-i medeniye-i kesîresiyle muhât olduğu içün çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise, aldığımız vakit sû-i tâli’ cihetiyle, sû-i intihâb tarîkıyle müşkilü't-tahsil mehâsin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvâfık zünûb-i medeniyeti kesb ettiğimizden, muhannes(kadınlaşmış erkek) veyâ mütereccile(erkekleşmiş kadın) gibi oluruz. Ya’nî, kadın erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Merd ve âlîhimmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi
olmamalı.
Elhâsıl: Zünûb ve mesâvî-i medeniyeti, hudûd-i hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şerîatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimiz gençliğini, şebâbetini zülâl-i aynü'l-hayât-ı şerîatla muhâfaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktidâ bize lâzımdır ki, onlar Avrupa'dan mehâsin-i medeniyeti almakla berâber, her kavmin mâye-i bekàsı olan âdât-ı milliyelerini muhâfaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet’te neşvünemâ bulduğu içün, iki cihetle sarılmak zarûrîdir.
Ey hamiyetli ebnâ-yı vatan! Cem’iyet-i millî, ruhlarını fedâ etmekle saâdetimize yol açtılar. Biz de, ba’zı lezâizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zîrâ o sofra-i ni’mete berâber oturuyoruz. Efkâr-ı fâside sâhibi, ya’nî hürriyet altında istibdâdı ve mezâlimi arzû edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan ve zamân-ı mâzînin çukurunda medfun olan istibdâdâtı veyâhud seyl-i hurûşân-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezâlimi, bir dahâ temâşâ etmemek içün, târîh-i hayât-ı hürriyetin beyânıyle, mâzî ve hâl meyânında delinmez bir sedd-i âhenin çekmek istiyorum. Şöyle ki:
Bu inkılâb, doğurduğu hürriyeti, eğer meşveret-i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihyâ edecektir. Eğer vebâ-yı ağrâz-ı şahsiyeye müsâdif olsa, istibdâd-ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek. Hürriyet tam zamânında doğdu. Ahvâl ve ilcâât-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil; tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi bu kadar tazyîkàtın te’sîriyle me’yûsiyet ve mahvolmak şânından olmayan hamiyet-i İslâmiye o kadar galeyâna gelmiş ki, gûyâ hürriyet rahm-ı mâderde tekmil yaşa kadar gelmiş. Kadem-nihâde-i sâha-i vücûd olduğu anda hükümfermâlığını i’lân ve hiçbir müsâdemâta karşı tezelzüle ve delmeye uğramayacak bir sedd-i âhenin gibi veyâhud taht-ı Belkısî gibi beş hakàik-ı sâbite üzerine teessüs edecek.
Birinci hakîkat: Mecmû’da bir kuvvet bulunûr; hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz: bir kalın şerit ile eczâsından kalın bir telin kuvveti gibi... Veyâhud efkâr-ı umûmiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetimiz gibi. Ey millet, biz şimdi kalın şeridiz! Her kim muhâlefet ile veyâhud hodserâne ile bunu zaif etse, umûmun hakkına afvolunamaz bir cinâyettir.
İkinci hakîkat: Zamân-ı sâlifte, ya’nî galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ, vahşetin mahsûlü ve tedennî ve inkırâzın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deverân-ı demmi yerine girmişse, öyle devletlerin sahâif-i tarîhiyeleri baykuşların âşiyânı gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar.
Ve tasallut-i medeniyetin zamânında âlemin hükümrânı ilim ve ma’rifettir. Müvellidi medeniyet; ve şânı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan herhangi devletin hayât ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-i tabiîden ve ecel-i inkırâzdan tahlîs ve küre-i arz kadar yaşamasına isti’dad vermiş. Kitâb-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor.
Eğer denilse, şimdiye kadar bu hükûmet-i zaîfeyi âdî adamlar idâre edebilirlerdi. Fakat bu kadar metin ve dehşetli, kaviyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti omuzunda taşıyacak hârika ve dâhî adamlar lâzımken, Asya ve Rum-ili tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?
Buna cevap: Eğer başka inkılâblar başa gelmezse, evet.
Ve üçüncü hakîkate dikkat et. Şöyle ki:
Bu zamân-ı mâzîde insan isti’dâd-ı gayr-ı mütenâhîye mâlik iken, o kadar dar ve mahdud dâire içinde hareket ediyordu ki, gûyâ insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o dâire nisbetinde tedennî etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu şer'î hürriyet-i âdi’lâne eğer yaşasa ve bozulmazsa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve isti’dâd-ı terakkîye karşı sedleri hercümerc ederek o küçük dâireyi dünyâ kadar tevsî’ edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü âdî adam, Süreyyâ kadar ulvî olan idâre-i umûmîyi nazara alacak, âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyyâ kadar teâlî ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memâlik-i Osmâniye kadar tevessü’ edeceğinden, Eflâtun'ları, İbn-i Sînâ'ları ve Bismark'ları, Dekart'ları ve Taftazânî'leri inşâallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rum-ili tarlası çok şübbân-ı vatan mahsûlü vereceğinden kaviyen ümidvârız.
Lâsiyyemâ: Şu memâlik-i Osmâni’ye umum enbiyânın mahall-i zuhûru ve devlet-i mütemeddine-i sâlifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyetin maşrık-ı tulû’u olduğundan, insanların fıtratlarında ektikleri bu üç isti’dâdât-ı kemâl bu hürriyetin yağmuru ile neşvünemâ bulsa, herkesin isti’dâdı ve fikr-i münevverinin dal ve budakları şecere-i tûbâ gibi her tarafa açacaktır. Ve şarkı garba nisbeti seherin gurûba nisbeti gibi edecektir - eğer sûs-i atâletle ve sümûm-i ağrâz ile kurutulmazsa.
Dördüncü hakîkat: Şerîat-ı garrâ kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Zîrâ şecere-i meylü'l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki meylü't-terakkînin mahsul ve semeresi olan isti’dâdın telâhuk-i efkârla hâsıl olan netâicinin teşerrub ve tegaddî ile büyümesi nisbetinde, şerîat-ı garrâ aynen maddî zîhayât gibi tevessü’ ve intibak edeceğinden, ezelden gelip ebede gideceğine bürhân-ı bâhirdir. Asr-ı Saâdet olan sadr-ı evvelin hürriyet ve adâlet ve müsâvâtı, bâhusus o zamanda delîl-i kat'îdir ki, şerîat-i garrâ müsâvâtı ve adâleti ve hakîkî hürriyeti cemî’ revâbıt ve levâzımâtıyle câmi’dir. İmâm-ı Ömer (r.a.), İmâm-ı Ali (r.a.) ve Salâhaddîn-i Eyyubî-i Kürdî a’sârı, bu müddeâya delîl-i alenîdir. Buna binâen, kat'iyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksâniyâtımız ve tedenniyâtımız, sû-i ahvâlimiz dört sebebten gelmiş:
1. Şerîat-i garrânın adem-i mürâât-ı ahkâmından,
2. Ba’zı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû-i tefsîrinden,
3. Zâhirperest âlim-i câhilin veyâhud câhil-i âlimin taassubât-ı nâ-bemahallinden (yersiz taasubât),
4. Sû-i tâli’ cihetiyle ve sû-i intihâb tarîkıyle müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehâsinini terk ederek, çocuk gibi hevâ-yi hevese muvâfık zünûb ve mesâvî-i medeniyeti tûtî gibi takliddir ki, bu netîce-i seyyie zuhur ediyor. Me’mûrîn hakkıyla vazîfesini îfâ etse, me’mur olmayan ilcâât-ı zamâna muvâfık sa'y etse, sefâhete vakit bulamayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir ferd, sefâhete inhimâk gösterdiyse, bu, hey’et-i ictimâiye içinde muzır bir mikrop sûretine giriyor.
Beşinci hakîkat: Zamân-ı sâbıkta revâbıt-ı ictimâ’ ve levâzım-ı taayyüş ve fevâid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa’ub etmediğinden, ba’zı kalîl adamların fikri, devletin idâresine yarı kâfî gibi idi. Ammâ bu zamanda revâbıt-ı ictimâ’ o kadar tekessür etmiş ve levâzım-ı taayyüş o derece taaddüd etmiş ve semerât-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'ûsan ve fikr-i ümmet makàmında olan meşveret-i şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir ve idâre ve terbiye edebilir. Bu hakîkate misâl, eski hükûmet-i müstebide, yeni hükûmet-i meşrûtadır.
Üçüncü Hakîkatin bana verdiği vazîfe ile ve hürriyetin fermân-ı me’zûniyetiyle, üç şey ihtar ediyorum.
Birincisi: Bir cisim birden zerrâttan tahallül ve yeni zerrâttan teşekkül eylemesi muhâl olacağından, cism-i devletin birden me’murîni ref’ ve yenilerini ikàme eylemesi, muhâl olmasa da, müteazzirdir. Binâenaleyh, isti’dâdı habîs ve kàbil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def’-i tabîî ile ifraz edecektir. Ammâ kàbil-i ıslah olanlar, zâten güneş garbtan tulû’ etmediğinden, tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifâde etmeli. Bunların yerini dolduracak, kırk sene lâzım. Yoksa, umûm aleyhinde idâre-i lisân ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihâd-ı milleti - bozulmuş ba’zı efkâr ve ahlâklarına binâen - bir hastalığa hedef edecektir.
İkincisi: Ben Kürdistân dağlarında büyümüş idim. Merkez-i Hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaâdete geldim. Gördüm ki, İstanbul, tevahhuş ve tenâfur-i kulûb sebebiyle medenî libâsı giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi, ittihâd-ı millî sebebiyle, medenî adam, fakat yarı medenî, yarı vahşî libâsında bize arz-ı dîdâr ediyor. Evvel Kürdistân’da fenalığın sebebi, Kürdistân uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul'u gördüm, nabzını tuttum, teşrih ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirâyet eder. Tedâvîsine çalıştım; bir dîvânelikle taltîf edildim.
Hem de gördüm ki, medeniyet-i hakîkiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hâzıradan geri kalmış. Gûyâ İslâmiyet sû-i ahlâkımızdan darılmış, mâzî tarafına dönüp gidiyor. Zamân-ı Saâdete bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi, istibdâddan sonra, mürşid-i umûmî üç büyük şu’benin ki, "Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif," veyâhud beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin, tebâyün-i efkâr ve tehâlüf-i meşâribidir.
Bu tebayün-i efkâr ahlâk-ı İslâmiyenin esâsını sarsmış, ittihâd-ı milleti çatallaştırmış. Terakkıyât-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zîrâ biri ifrât ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor; öteki tefrit ile onu teçhil ve gayr-ı mu’temed addediyor. Bunun çâresi, tevhid ile ve efkârlarının mabeyninde te’yid ile münâsebet ile musâlahadır. Tâ i’tidâl noktasında musâfaha ile birleşmeli ki, âheng-i terakkîyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vâizleri dinledim; nasîhatleri bana te’sir etmedi. Düşündüm. Kasâvet-i kalbimden başka üç sebeb buldum:
Birincisi: Zamân-ı hâzırayı zamân-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvîr-i müddeâyı parlak ve mübâlağalı gösteriyorlar. Te’sir ettirmek içün isbât-ı müddeâ ve müteharrî-i hakîkati iknâ’ lâzım iken, ihmâl ediyorlar.
İkincisi: Bir şey’i tergib veyâ terhib etmekle ondan dahâ mühim şey’i tenzil edeceklerinden, muvâzene-i şerîati muhâfaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatın muktezâsı olan, hâle mutâbık, ya’nî ilcâât-ı zamâna muvâfık, ya’nî teşhîs-i illete münâsib söz söylemezler. Gûyâ insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hâsıl-ı kelâm: Büyük vâizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbât ve iknâ’ etsin.
Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvâzene-i şerîati bozmasın. Hem beliğ-i mukni’ olmalı, tâ mukteza-yı hâl ve ilcâât-ı zamâna muvâfık söz söylesin ve mîzân-ı şerîatle tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.
Yaşasın Şerîat-i Garrâ! Yaşasın adâlet-i İlâhî! Yaşasın ittihâd-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikàm! Yaşasın şecâat-i mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbîr-i mücessem dindâr cem’iyet-i ahrâr ve Nûr talebeleri.
Hâşiye10[Yaşasın yaraları tedâvî etmek fikrinde olan Halîfe-i Peygamber!..
Kürdistan dağ ağacının meyvesi hazmı sakîldir. Ve dikkatle çiğneyiniz tâ hazm olsun. Yoksa helâl etmeyeceğim. Eğer sizde iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş siz de öyle okursanız Allah imdâd eyleye. İrticâlen söylemişdim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz tâ ki, “ve kem min âibin kavlen sahîhan ve âfetühû minel fehmissakîm” mâsadak olmayınız. Vesselâm...
Meşhur Kürd Hoca(*)]                                                                          
                                                                                              Said Nûrsî
• • •
Hâşiye9: Evet dahâ dehşetli bir istibdâd ile pek acı ve zehirli bir esâreti bize içirdiler.
Hâşiye10: Medâr-ı ibret ve hayrettir ki, kırküç sene evvel Hürriyetin üçüncü gününde, İstanbul'da, hem sonra Selânik'te Meydân-ı Hürriyette binler siyâsîlere karşı da’vâ ettiği ve bütün kuvvetiyle Şerîati istediği ve hürriyeti ve meşrûtiyeti Şerîate hizmetkâr yaptığı hâlde, sonra 31 Mart'ta Hareket Ordusu gàyet dehşet ve şiddetle Şerîat isteyenleri mes'ûl ettikleri zamanda Dîvân-ı Harb-i Örfî'de Saîd'in bu münteşir nutuklarından tam berâat verildiği hâlde; şimdi ise, siyâseti otuz seneden beri bıraktığı ve o nutuklarına nisbeten siyâsete pek az temâsı içün 27 sene dinsizlik hesâbına işkenceler ve gaddârâne azâb ve cezâlar verenler, elbette din namına zulmettiklerini ve engizisyonlardan dahâ zâlim olduklarını isbât eder.
                                                                                                
Said Nûrsî
(*): İlk matbû’ nüshaya göre.
 
 
 
HUTBETÜ'Ş-ŞÂMİYYE'NİN İKİNCİ ZEYLİ
Otuzbeş sene evvel tab’ edilen vecîzelerden
HAKÎKAT ÇEKİRDEKLERİ
nâmındaki matbû' risâledendir.

müellifi
BEDÎÜZZAMÂN

alt


1. Marîz bir asrın, hasta bir unsûrun, alîl bir uzvun reçetesi; ittibâ‘-ı Kur’ân’dır.
2. Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali‘siz bir devletin, değerli sâhipsiz bir kavmin reçetesi; ittihâd-ı İslâmdır.
3. Arz ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih tâneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da‘vâ-yı halk ve iddiâ-yı îcâd edemez. Zîra; her şey, her şeyle bağlıdır.
4. Haşirde bütün zevi’l-ervâhın ihyâsı; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin bahârda ihyâ ve inşâsından kudrete dahâ ağır olamaz. Zîrâ: Kudret-i Ezeliye zâtiyyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez, avâiq tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz, her şey ona nisbeten birdir.
5. Sivrisineğin gözünü halk eden, Güneşi dahî o halk etmiştir.
6. Pirenin mi‘desini tanzim eden, Manzûme-i Şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.
7. Kâinâtın te’lîfinde öyle bir i‘caz var ki; bütün esbâb-ı tabîiyye farz-ı muhâl olarak muktedir birer fâil-i muhtâr olsalar, yine kemâl-i acz ile o i‘câza karşı secde ederek
diyeceklerdir. alt
8. Esbâba te’sîr-i haqîqî verilmemiş; vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest-i kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ, nazar-ı zâhirde, dest-i kudret, mülk cihetindeki umûr-i hasîse ile mübâşir görülmesin.
9. Mahall-i taalluk-ı kudret olan her şeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.
10. Âlem-i Şehâdet, Avâlimü’l-Guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11. Bir noktayı tam yerinde îcâd etmek içün, bütün kâinâtı îcâd edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır. Zîrâ, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın herbir harfinin, bâhusus zîhayât herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12. Meşhurdur ki, hilâl-i ‘îd’e bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. ihtiyar bir zat yemin ederek, "Hilâli gördüm" dedi. Hâlbûki, gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvus etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede, Kamer nerede? Harekât-ı zerrât nerede, fâil-i teşkil-i envâ‘ nerede?
13. Tabîat, misâlî bir matbaadır, tàbi‘ değil; nakıştır, nakkaş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kànundur, kudret değil; şerîat-i irâdiyedir, haqîkat-ı hâriciye değil!
14. Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizâb ve cezbe, bir haqîkat-i câzibedârın cezbesiyledir.
15. Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayât var. Der: "Piliç olacağım."Biiznillâh olur. Doğru söyler: Bir avuç su; meyelân-ı incimâd ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir-i tekvîniyyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16. Karıncayı emirsiz, arıyı ya‘subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliyye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem-i şehâdetteki insanlara inşikàk-ı kamer bir mu‘cize-i Ahmediye (a.s.m) olduğu gibi, Mi‘râc dahî âlem-i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu‘cize-i kübrâ-yı Ahmediyyedir ki, nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet-i bâhire ile isbât edilmiştir; ve o parlak Zât; berk ve kamer gibi, melekûtta şu‘le-feşân olmuştur.
17. Kelime-i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân-ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân-ı innîdir.
18. Hayât, kesrette bir çeşit tecellî-i vahdettir. Onun içün ittihâda sevk eder. Hayât; bir şey’i her şey’e mâlik eder.
19. Ruh; bir kànûn-i zîvücûd-i hâricîdir bir nâmûs-i zîşuûrdur. Sâbit, dâim fıtri kànunlar gibi, ruh dahî âlem-i emrden, sıfat-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd-i hissî giydirmiştir, bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, ma‘kùl kànûnun kardaşıdır. İkisi; hem dâimî, hem âlem-i emrden gelmişlerdir. Şâyet, nevi‘lerdeki kànunlara Kudret-i Ezeliye bir vücûd-i hâricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuûru başından indirse; yine lâyemut bir kànun olurdu.
20. Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayât ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
21. Nasrâniyet, yâ intıfâ veyâ ıstıfâ ile İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç def’a yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhîde yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hâzırlanıyor. Yâ intıfâ bulup sönecek, veyâ hakîkî Nasrâniyetin esâsını câmi‘ olan hakik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
İşte bu sırr-ı azîme Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: "Hz. İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, ayn-i Şerîatimle amel edecektir."
22. Cumhûr-i avâmı, bürhandan ziyâde, me’hazdeki kudsiyet imtisâle sevk eder.
23. Şerîatin yüzde doksanı (zarûriyyât ve müsellemât-ı dîniyye) birer elmas sütundur. Mesâil-i ictihâdiyye-i hilâfiyye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altûnun hîmâyesine verilmez. Kitablar ve ictihâdlar Kur’ân’a dûrbîn olmalı, âyîne olmalı; gölge ve vekil olmamalı.
24. Her müstaid, nefsi içün ictihâd edebilir; teşrî‘ edemez.
25. Bir fikre da‘vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa da‘vet bid’attir; reddedilir.
26. İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Ba‘zan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Haqîkati kazarken, ihtiyârsız, dalâlet başına düşer; haqîkat zannederek kafasına giydiriyor.
27. Birbirinden eşef ve eltaf, kudretin çok âyîneleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misâle, âlem-i misâlden âlem-i ervâha, hattâ zamâna, fikre tenevvü‘ ediyor. Hava âyînesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kalem-i kudret şu sırr-ı tenâsülü pek acib istinsah ediyor. İn’ikâs, yâ hüviyeti veyâ hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesîfin timsâlleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir rûh-i nûrânînin kendi âyînelerinde olan timsâlleri birer hayy-i murtabıttır; ayni olmasa, gayri de değildir.
28. Şems; hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29. Nûr-i fikr, ziyâ-yi kalb ile ışıklanıp mezc olmazsa; zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr-ı ebyaz-ı muzîi, leyle-i süveydâ Hâşiye11 ile mezc olmazsa basarsız olduğu gibi; fikret-i beyzâda süveydâ-yı kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
Hâşiye11: Meâli: Gözün gündüze benzeyen beyazı geceye benzeyen siyahlığıyle berâber olmazsa; göz, göz olmaz.
30. İlimde iz‘ân-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i‘tikàd başkadır.
31. Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir:
32. Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Bu koyun, kuzusuna süt; bu kuş, yavrusuna kay verir.
33. Bir şey’in vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz’ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidârını göstermek içün tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
34. Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin, revâbıt-ı kuvvetle imtizac etmezse; cumhûr-i avâmda müsmir olamaz.
35. Zulm başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihâda bağî ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş... Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36. Menfaat üzerine dönen siyâset, canavardır.
37. Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirâsını da ister.
38. Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahî lüzumsuz değil.
39. Dünyâca havâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevâzu‘ ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukarânın aczi, avâmın fakrı; sebeb-i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40. Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, havâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41. Gàye-i hayâl olmazsa, veyâhud nisyan veyâ tenâsî(unutmak) edilse; ezhan enelere dönüp, etrâfında gezerler.
42. Bütün ihtilâfât ve fesâdın asıl ma‘deni, ve bütün ahlâk-ı rezîlenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!"
İkinci Kelime: "İstirâhatim içün zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb-i zekâttır.
İkinci kelimenin devâsı, hurmet-i ribâdır. Adâlet-i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya, "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Dahâ müdhişini yemeden, dinlemeli!..
43. Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt-ı beşer muhârebesine terk-i mevqi‘ ediyor. Zîrâ, beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44. Tarîk-ı gayr-i meşrû‘ ile bir maksadı ta‘qîb eden, gliben maksûdunun zıddıyla cezâ görür; Avrupa muhabbeti gibi. Gayr-i meşrû‘ muhabbetin âkıbeti, mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45. Mâzîye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, meâsye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebir ve i‘tizâl, burada barışırlar.
46. Çâresi bulunan şeyde acze, çâresi bulunmayan şeyde cezaa (izhâr-ı hüzn) ilticâ etmemek gerektir.
47. Hayâtın yarası iltiyâm bulur. İzzet-i İslâmiye ve nâmus ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.
48. Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. Hâşiye12 Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insânı a‘lâ-yi illiyyîne çıkarır. Ve öyle hâl olur ki; küçük bir fi‘l, insânı esfel-i sâfilîne indirir.
Hâşiye12: Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı bir tek gülle, eski Harb-i Umûmîyi patlattırdı, otuz milyon nüfûsun mahvına sebeb oldu.
49. Bir tâne sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir dâne-i haqîkat, bir harman hayâlâta müreccahdır.
 alt 
 Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.
50. Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayâtından lezzet alır.
51. İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye’stir.
52. Eskiden beri i‘lâ-yi Kelimetullâh’ı ve bekà-yı istiklâliyeti ve İslâm içün farz-ı kifâye-i cihâdı der’uhde ile kendini, yekvücud olan âlem-i İslâma fedâya vazîfedâr ve hilâfete bayrakdâr görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi âlem-i İslâmın saâdet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîrâ şu musîbet, mâye-i hayâtımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişâfını hârikul’âde ta‘cil etti.
53. Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin-i medeniyeti ona mâl etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54. Paslanmış bîhemtâ(emsalsiz) bir elmas, dâimâ mücellâ cama müreccahtır.
55. Herşey’i maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise ma‘neviyâtta kördür.
56. Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, haqîkate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57. İhsân-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şey’i, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58. Şöhret, insanın malı olmayanı dahî insana mâl eder.
59. Hadîs, ma‘den-i hayât vemülhem-i haqîkattir.
60. İhyâ-yı din, ihyâ-yı millettir. Hayât-ı din, nûr-i hayâttır.
61. Nev‘-i beşere rahmet olan Kur’ân; ancak umûmun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet-i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
a. Nokta-i istinâdı, kuvvettir. O ise; şe’ni tecâvüzdür.
b. Hedef-i kasdı, menfaattir. O ise; şe’ni tezâhümdür.
c. Hayâtta düstûru, cidâldir. O ise; şe’ni tenâzu‘dür.
ç. Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise; şe’ni, müdhiş bir tesâdümdür.
d. Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî‘ ve arzûları tatmindir. O hevâ ise insanın mesh-i ma‘nevîsine sebebdir.
Şerîat-ı Ahmediye’nin (a.s.m) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel haktır ki; şe’ini, adâlet ve tevâzündür. Hedefi de, menfaat yerine fazîlettir ki; şe’ni, muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü’ül-vahdet de, unsûriyet ve milliyet yerine, râbıta-i dînî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe’ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve hâricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü‘dür. Hayâtta, düstûr-i cidâl yerine düstûr-i teâvündür ki; şe’ni, ittihâd ve tesânüddür. Hevâ yerine hüdâdır ki; şe’ni, insâniyeten teraqqî ve rûhen tekâmüldür.
Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme; dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62. Musîbet-i âmme, ekseriyetin hatâsına terettüb eder. Musîbet, cinâyetin netîcesi, mükâfâtın mukaddemesidir.
63. Şehid, kendini hay bilir. Fedâ ettiği hayâtı, sekerâtı tatmadığından, gayr-i münkatı‘ ve bâqî görüyor. Yalnız, dahâ nezih olarak buluyor.
64. Adâlet-i mahza-i Kur'âniye; bir ma‘sûmun hayâtını, kanını, umum beşer içün olsa da heder etmez. Ikisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirâsına mâni‘ herşey’i hattâ elinden gelirse dünyâyı harab ve nev‘-i beşeri mahvetmek ister.
65. Havf ve zaaf, te’sîrât-ı hâriciyeyi teşcî‘eder.
66. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata fedâ edilmez.
67. Şimdilik istanbul siyâseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.
68. Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenâsın, fenâsın" denilse fenâlaşması nâdir değildir.
69. Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70. İnâdın işi: Şeytan, birisine yardım etse, "melektir" der, rahmet okutur. Muhâlifinde melek görse, "libâsını değiştirmiş şeytandır" der, la‘net eder.
71. Bir derdin dermânı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, derd getirir.
72. 
alt 
73. Cemâatde vâhid-i sahîh olmazsa; cem‘ ve zamm, kesir darbı gibi küçültür. Hâşiye13
Hâşiye13: Hesapta ma‘lûmdur ki; darb ve cem', ziyâdeleştirir. Dört kerre dört, onaltı olur. Fakat, kesirlerde darb ve cem', bil’akis küçültür. Sülüsü sülüs ile darbetmek tüsü’ olur, ya‘nî, dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikàmet ile vahdet olmazsa; ziyâdeleşmekle, küçülür bozuk olur, kıymetsiz olur!..
74. Adem-i kabûl, kabûl-i ademle iltibas olunûr. Adem-i kabûl; adem-i delîl-i sübut, onun delîlidir. Kabûl-i adem, delîl-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75. Îmânî mes’elelerde şübhe; bir delîli, hattâ yüz delîli atsa da medlûle îrâs-ı zarar edemez. Çünki, binler delil var.
76. Sevâd-ı a‘zama ittibâ‘ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı a‘zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihâyet Ehl-i Sünnet cemâatine girdi. Adedçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihâyet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı.
77. Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan; ba‘zan "hak" ehaktan ehaktır, "hasen" ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine "hüve hak" demeli, "hüve’l-hak" dememeli. Veyâhud, "hüve hasen" demeli, "hüve’l hasen" dememeli...
78. Cennet olmazsa, Cehennem ta‘zib etmez.
79. Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor; rumûzu tavazzuh ediyor. Nûr, nâr göründüğü gibi; ba‘zan şiddet-i belâgat dahî, mübâlağa görünür.
80. Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallüliyledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhuliyledir. Kudret-i Ezeliye zâtiyedir, lâzimedir zarûriyedir; acz tahallül edemez, merâtib olamaz, herşey ona nisbeten müsâvîdir.
81. Şemsin feyz-i tecellîsi olan timsâli denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82. Hayât, cilve-i tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesbediyor.
83. İnsanlarda velî, Cum’ada daqîka-i icâbe, Ramazanda Leyle-i Kadr, Esmâ-i Hüsnâ’da İsm-i A‘zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça; sâir efrad dahî kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin sene ömre müreccahdır.
84. Dünyâda ma‘siyetin âkıbeti, ikàb-ı uhrevîye delildir.
85. Rızk, hayât kadar Kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor; kader giydiriyor; inâyet besliyor. Hayât, muhâssal-ı mazbuttur; görünür. Rızk, gayr-i muhâssal, tedrîcî münteşirdir düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zîrâ, bedende şahm vesâire sûretinde iddihâr olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş’et eden maraz öldürür, rızıksızlık değil.
86. Âkilü’l-lahm vahşîlerin helâl rızkları, hayvânâtın hadsiz cenâzeleridir: Hem rûy-i zemîni temizliyorlar, hem rızklarını buluyorlar.
87. Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa... Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra, birdirler. Yalnız, birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zâikayı taltîf ve memnun etmek içün bir'den on'a gitmek, isrâfın en sefîhidir.
88. Lezâiz çağırdıkça, "sanki yedim" demeli. “sanki yedim”i düstur yapan, "Sanki Yedim" nâmındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi.
89. Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90. Muvakkat lezzetten ziyâde muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezâiz, “âh, vâh!” dedirtir. "âh!", müstetir bir elemin tercümânıdır. Geçmiş âlâm, "oh!" dedirtir. O "oh!", muzmer bir lezzet ve ni‘metin muhbiridir.
91. Nisyan dahî bir ni‘mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir; müterâkimi unutturur.
92. Derece-i harâret gibi, her musîbette bir derece-i ni‘met vardır. Dahâ büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i ni‘meti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa, isti‘zâm ile üflense şişer; merak edilse, ikileşir kalbdeki misâli, hayâli, haqîkate inkılâb eder; o da kalbi döver.
93. Her adam içün, hey’et-i ictimâiyede – görmek, görünmek içün - mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kàmet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek; eğer kàmet-i kıymetinden aşağı ise, tevâzu‘ ile tekavvüs edecek ve eğilecek; tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyâsı, küçüklüktür, ya‘nî tevâzu‘dur. Küçüklüğün mîzânı, büyüklüktür; ya‘nî tekebbürdür.
94. Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevâzuu, zaîfte tezellül olur. Bir ulül’emrin makàmındaki ciddiyeti, vakardır mahviyeti, zillettir. Hânesindeki, ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevâzu‘dur. Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsâmahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa, hıyânettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs, kendi nâmına hazm-ı nefs eder, tefâhür edemez; millet nâmına tefâhür eder, hazm-ı nefs edemez.
95. Tertîb-i mukaddemâtta "tefviz" tenbelliktir, terettüb-i netîcede tevekküldür. Semere-i sa‘yine ve kısmetine rızâ kanâattir, meyl-i sa‘yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûnhimmetliktir.
96. Evâmir-i şer‘iyyeye karşı itâat ve isyan var olduğu gibi, evâmir-i tekvîniyyeye karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri âhirette ikincisinde, ağlebi dünyâda olur. Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefâlettir; sa‘yin sevâbı servettir; sebâtın mükâfâtı galebedir. Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
97. Temâsül tezâdın sebebidir. Tenâsüb, tesânüdün esâsıdır, sıgar-i nefs, tekebbürün menbaıdır. Zaaf, gurûrun ma‘denidir. Acz, muhâlefetin menşeidir. Merak ilmin hocasıdır.
98. Kudret-i Fâtıra, ihtiyaç ile, husûsan açlık ihtiyâciyle - başta insan - bütün hayvânâtı gemlendirip, nizâma sokmuş. Hem âlemi herc ü mercten halâs edip; hem ihtiyâcı, medeniyete üstâd ederek, terakkıyâtı te’min etmiştir.
99. Sıkıntı, sefâhetin muallimidir. Ye’s, dalâlet-i fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menbaıdır.
100.
Bir meclis-i ihvâna güzel bir karı girdikçe; riyâ, rekàbet, hased damarı intibah eder. Demek, inkişâf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişâf eder.
101. Beşerin şimdiki seyyiât-âlûd hırçın rûhunda, mütebessim küçük cenâzeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102. Memnû‘ heykel; yâ bir zûlm-i mütehaccir, yâ bir heves-i mütecessim, veyâ bir riyâ-yı mütecessiddir.
103. İslâmiyetin müsellemâtını tamâmen imtisâl ettiği cihetle bihakkın dâire-i dâhiline girmiş zâtta, meylü’t-tevsî‘; meylü’t-tekemmüldür. Lâkaydlık ile hâricte sayılan zâtta, meylü’t-tevsî‘ meylü’t-tahribdir. Fırtına ve zelzele zamânında, değil ictihâd kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübâlîler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle îkàz edilir.
104· Bîçâre haqîkatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105. Küremiz hayvâna benziyor, âsâr-ı hayât gösteriyor. Acabâ yumurta kadar küçülse, bir nevi‘ hayvan olmayacak mıdır? Veyâ bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayâtı varsa, rûhu da vardır. Âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir-i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvân-ı zîşuûr olmayacak mıdır? Allâh’ın böyle çok hayvanları var.
106. Şerîat ikidir:
Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz Şerîat’tir.
İkincisi: İnsân-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı irâdeden gelen Şerîat-i kübrâ-yı fıtriyedir ki ba‘zan yanlış olarak “tabîat” tesmiye edilir. Melâike, bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı irâdeden gelen ve şerîat-ı fıtriye denilen evâmir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.
107.
alt
108. Maddiyunluk, ma‘nevî tâundur ki; beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telqîn ve tenqîd kàbiliyeti tevessü‘ ettikçe, o tâun da tevessü‘ eder.
109. En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zîrâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir; sa‘y, vücûdun hayâtı ve hayâtın yakazasıdır.
110. Ribânın kab ve kapıları olan bankaların nef‘i beşerin fenâsı olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refâhı nazara alınmaz. Zîrâ; gâvur harbî ve mütecâviz ise hürmetsiz ve ismetsizdir.
111. Cum’ada hutbe, zarûriyât ve müsellemâtı tezkirdir; nazariyâtı ta‘lim değildir. İbâre-i Arabiyye dahâ ulvî ihtar eder. Hadîs ile âyet muvâzene edilse görünür ki; beşerin en beliği dahî, âyetin belâgatine yetişemez, ona benzemez.
                                                                                                         Saîd Nûrsî

 

 

alt

Allâhümme yâ Erhame’r-Râhımîn!
İsm-i A’zamın hürmetine bu nüshai bir kalemle beşyüz nüsha yazan Ahmed Nazîf’den ahsen-i kabûl ile kabûl eyle!. Ve onu ve rufekàlarını ve mübârek yardımcılarını Cennetü’l-Firdevs’de mes’ûd eyle!. Âmîn!.. Ve Hizmet-i Îmâniyede dâimâ muvaffak eyle!.. Âmîn!. Âmîn!.. Âmîn!…
                                                                                                       SAÎD NÛRSÎ
 
 
 
Hutbe-i Şâmiye'nin İkinci Zeylinin
İkinci Kısmı
(HAKÎKAT ÇEKİRDEKLERİ)

alt
alt
Sûre-i İhlâs'ın bir remzi

altItlak ile ta’yîni, Tevhîd-i Şuhûda işârettir. 
 alt
altTevhîd-i Ulûhiyete tasrihtir.

 alt
altTevhîd-i Rubûbiyete remizdir. 
 alt
Ve Tevhîd-i Ceberûta telvihtir. 
 alt
altTevhîd-i Celâle telmihtir. Şirkin envâ’ını reddeder. Ya’nî tegayyür veyâ tecezzî veyâ tenâsül eden, ilâh olamaz. Ukùl-i aşere veyâ melâike veyâ İsâ veyâ Uzeyr'in velediyetini da’vâ eden şirkleri reddeder.
altİsbât-ı ezeliyet ile Tevhiddir. Esbâbperest, nücumperest, sanemperest, tabîatperestin şirkini reddeder. Ya’nî hâdis veyâ bir asıldan münfasıl veyâ bir maddeden mütevellid olan ilâh olamaz.
altCâmi’ bir Tevhiddir. Ya’nî, zâtında, sıfatında, ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur.  
alt
Şu sûre, bütün envâ’-ı şirki reddeder. Ve yedi merâtib-i Tevhîdi tazammun eden altı cümlesi mütenâticedir. Herbiri ötekinin hem netîcesi, hem bürhânıdır.
Muvahhid-i ekber ve tevhîdin bürhân-ı muazzamı olan kâinât, değil yalnız erkân ve a’zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân-ı zâkir-i Tevhid olarak bu büyük bürhânın sadâ-yi bülendine iştirak ederek, hep birden diyealt mevlevî-vârî zikrediyorlar.
Tevhîdin bürhân-ı nâtıkı olan Kur'ân'ın sînesine kulağını yapıştırırsan işiteceksin ki, kalbinde derinden derine, gàyet ulvî, nihâyet derecede ciddî, gàyet samîmî, nihâyet derecede mûnis ve mukni’ ve bürhan ile mücehhez bir sadâ-yi semâvî işiteceksin ki, altzikrini tekrar ediyor.
Evet, şu bürhân-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde sikke-i i'câz, içinde nûr-i hidâyet, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdânı istişhad, önünde hayır, hedefinde saâdet-i dâreyn, nokta-i istinâdı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var, girebilsin?
• • •
Vicdânın anâsır-ı erbaası ve rûhun dört havâssı olan "irâde, zihin, his, latîfe-i Rabbâniye" her birinin bir gàyâtü'l-gàyâtı var:
İrâdenin ibâdetullahtır. Zihnin, ma’rifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Latîfenin, müşâhedetullahtır. Takvâ denilen ibâdet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şerîat, şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gàyâtü'l-gàyâta sevk eder.
• • •
Eğer îcaddaki vâsıta hakîkî olsaydı ve hakîkî te’sir verilseydi; hem bir şuûr-i küllî verilmek lâzımdı, hem de bizzarûre eserde itkàn-ı kemâl-i san'at muhtelif olacaktı. Hâlbuki, en âdîden en âlîye, en küçükten en büyüğe itkàn; derece-i kemâlde, mâhiyetin kàmeti nisbetindedir. Demek Müessir-i Hakîkî’den ba’zı karîb, ba’zı baîd, kısmen vâsıtasız, kısmen vâsıta ile, kısmen vesâit ile değildir. İnsânın ihtiyârî eserindeki adem-i kemâl; cebri nefy, ihtiyârı isbât eder.
Câ-yi dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyârın tavassutu ile eser-i akıl bir insan şehri, intizamca semere-i vahiy bir arı kovanındaki cemâate yetişmez. Ve arıların meşher-i san'atı bir petek hüceyrât şehri, bir nâr ve gülnârdan intizamca geridir. Demek kâinâttaki câzibe-i umûmiye hangi kalemden akmışsa, cüz-i lâyetecezzâdaki küçücük câzibeler o kalemin noktalarıdır.
İslâmiyet der: althem vesâit ve esbâbı, müessir-i hakîkî olarak kabûl etmez. Vâsıtaya ma’nâ-yi harfî nazarıyla bakar. Akîde-i tevhid ve vazîfe-i teslim ve tefviz öyle
ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hıristiyanlık esbâb ve vesâiti müessir bilir, ma’nâ-yı ismî nazarıyla bakar. Akîde-i velediyet ve fikr-i ruhbâniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onlar azizlerine ma’nâ-yı ismiyle birer menba’-ı feyz ve güneşin ziyâsından bir fikre göre istihâle etmiş lambanın nûru gibi birer ma’den-i nûr nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyâya ma’nâ-yi harfiyle, ya’nî âyîne güneşin ziyâsını neşrettiği gibi birer ma’kes-i tecellî nazarıyla bakıyoruz. Hâşiye14
Bu sırdandır ki bizde sülûk tevâzu’dan başlar, mahviyetten geçer, fenâfillâh makàmını görür, gayr-i mütenâhî makàmâtta sülûke başlar. Ene ve nefs-i emmâre kibriyle, gurûruyle söner. Hakîkî Hıristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hıristiyanda "ene" levâzımâtıyle kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli makàm sâhibi bir adam Hıristiyan olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
Hâşiye14
Nakşibendi râbıtası bu sırra binâ edilmiştir.

• • •
Kuvveden fi’le geçmek olan faâliyetteki şedîd ve mütenevvi’ lezzet, tegayyür-i âlemin mâyesi ve kànûn-i tekâmülün nüvesidir. Zindandan bostâna çıkmak, dâneden sünbüle geçmek, aynı lezzettir. Fa’âliyet istihâleyi tazammun etse, lezzet tezâyüd ederek taşar. Vazîfedeki külfeti taşıttıran o taddır. Zîşuûra nisbeten gàyetteki kemâl ne kadar câzibedârsa, "lâmüdrike"ye nisbeten nefs-i fa’âliyet öyle de câzibedârdır, sa'ye sevk eder. Bu sırdandır ki, râhat zahmettir, zahmet râhattır.
Hırs ile acûliyet, sebeb-i haybettir. Zîrâ müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertîbe, teselsüle tatbîk-i hareket etmediğinden, harîs muvaffak olamaz. Olsa da, tertîb-i ca’lîsi bir basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını îmân ve ma’rifet ve muhabbeti içün yaratmıştır. Kalbin zâhirini sâir şeylere müheyyâ etmiştir. Cinâyetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhâl eder. Allah darılır, maksûdunun aksiyle mücâzât eder.
• • •
Hırs cihetiyle, siyâset efkârını İslâmiyet akàidinin yerlerine kadar îsâl eden herifler, şan ve şeref değil, belki şeyn ve şenâate mazhar oldular. Nefsânî aşklardaki felâketler,
haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün dîvanları birer feryâd-ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin, bakıyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
İki dilenci: biri musırr-ı muhteris, biri müstağnî-i muhteriz. İkincisine vermeyi dahâ
ziyâde arzû etmekliğin, şu geniş kànûnun bir nümûnesidir.
• • •
En müdhiş maraz ve musîbetimiz, cerbeze ve gurûra istinâd eden tenkiddir. Tenkîdi eğer insaf işletirse, hakîkati rendeçler. Eğer gurûr istihdam etse, tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akàid-i îmâniyeye ve mesâil-i dîniyeye girse! Zîrâ îmân hem tasdik, hem iz'an, hem iltizam, hem teslim, hem ma’nevî imtisâldir. Şu tenkid, imtisâli, iltizâmı, iz'ânı kırar. Tasdikte de bîtaraf kalır. Şu zamân-ı tereddüd ve evhâmda iz'an ve iltizâmı tenmiye ve takviye eden nûranî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik beyânâtı hüsn-i zan ile temâşâ etmek gerektir. "Bîtarafâne muhâkeme" dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedî ve müşteri olan yapar.
***
Sosyalistlik desâtiri, İslâmiyetin esâsâtını bozamaz. Şu medeniyet-i sefîhe bozuyor. Hem çok pahâlı düşüyor. Zîrâ maddiyûnluk ve engizisyon mâyesiyle neşvünemâ bulan medeniyet-i hâzıra, pek çok aldatıcı ve müşevvik vesâit ile mücehhez ve câzibedârdır. O sehhâre, din ve nâmus ve fazîlet mukàbilinde kendini satıyor. Şa’şaalı bir hayâtı gösterip takdim ettiğinden dinden, nâmustan fazla rüşvet alıyor.
Sosyalistlik ise; basit, sâde bir hayâtı takdim ediyor. Ona mukàbil kimseyi dîninden, îmânından, nâmûsundan büyük bir hisseyi fedâ etmeyi icbâr etmediği gibi, kimse de kendinden mecbûriyet hissetmez.
İnsânın gıdâya ihtiyâcı gibi, zevke de bir ihtiyâcı vardır. Nefs ve hevâ cihetinde tatmin edilmezse, ruh ve hüdâ cânibinde zevkıni arayacaktır. İki adam.. birisi seni müşa’şa’, câzibedâr, eğlenceli bir ziyâfete teşriflerle da’vet eder. Diğeri, sâde bir yerde, basit bir çorbaya seni çağırır. Birincisine, değil cemâati ve sünneti, belki namazı da terk edersin gidersin. İkincisine sünneti de terk edemezsin. Birincisi medeniyet, ikincisi dîne hürmetkâr ve dindâr olan sosyalistliktir. (11)
 alt
Zîrâ hakîkatbîn göz aldanmaz; hakperest kalb aldatmaz.
• • •
Gıybetin derece-i şenâati: Kur'ân der; alt -
Altı kelime ile, altı derece şiddetle gıybeti takbih ediyor. Ya’nî, hemze ile der:
Aklına bak, böyle şey’e cevaz verir mi? Müstakîm aklın yoksa kalbine bak, böyle şey’e muhabbet eder mi? Selim kalbin yoksa vicdânına bak, böyle dişinle kendi etini parçalamak gibi hayât-ı ictimâiyeyi bozmağa rızâ gösterir mi? Vicdân-ı ictimâiyen olmazsa insâniyetine bak, böyle canavarvârî iftirâsa iştihâ gösterir mi? Ma’nen insâniyetin olmazsa, rikkat-i cinsiye ve karâbet-i rahmiyene bak, böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi? Rikkat-i cinsiyen olmazsa hiç sağlam tabîatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun?
Demek akıl, kalb, vicdan, insâniyet, rikkat-i cinsiye, tabîat, şerîat nazarında gıybet merduddur, matruddur.
• • •
alt 
alt
Ya’nî, kubbelerde taşlar başbaşa vururlar, tâ düşmesinler.
Cüz-i lâyetecezzâ zerresinden insana, insandan şems-i şumûsa müteselsil mahrûtî silsilenin vasatındaki cevher-i ferîdi, insân-ı mükerremdir.
• • •
İnsanın meşhur havassından başka havassı vardır. Zâika gibi bir hiss-i sâika, hem bir hiss-i şâika insanda vardır. Hem insanda gayr-ı meş'ur hisler çoktur.
• • •
Ba’zan arzû fikir sûretini giyer. Şahs-ı muhteris, arzû-yi nefsâniyesini fikir zanneder.
• • •
Gariptir ki, ba’zı adam pis bir çamura düşer, kendini aldatmak içün misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır.
• • •
Şehid velîdir. Cihad farz-ı kifâye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzâaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir. Hac ve zekât gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem-i niyet dahî asıl nokta-i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet yakînen tebeyyün etmezse, cihad şehâdet-i hakîkiyeyi intaç eder. Zîrâ vücub tezâuf etse taayyün eder. İhtiyârı tazammun eden niyetin te’siri azalır. Şu günahkâr millete, birdenbire on binler evliyâ inkişaf ve tezâhür etse, az bir mükâfat değildir.
• • •
Bizde biri fâsık olsa, gàliben ahlâksız ve vicdansız olur. Zîrâ arzû-yi ma’siyet, vicdandaki îmânın sadâsını susturmakla inkişâf edebilir. Demek vicdânını ve ma’neviyâtını sarsmadan, istihfaf etmeden tam ihtiyar ile şerri işlemez. Onun içün, İslâmiyet, fâsıkı hâin bilir, şehâdetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, i’dâm eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfîr muâhidi ibkà eder.  
İcrâ-yı adâlet, din nâmına olmalı, tâ akıl ve kalb ve ruh müteessir olsunlar, imtisâl etsinler. Yoksa yalnız vehim müteessir olur. Yalnız hükûmetin cezâsından korkar; eğer tahakkuk etse. Nâsın itâbından çekinir; eğer tebeyyün etse.
• • •
Bir cânî yüzünden çok ma’sumları ihtivâ eden bir gemi batırılmaz. Bir cânî sıfat yüzünden, çok evsâf-ı ma’sûmeyi muhtevî bir mü'mine adâvet edilmez.
Lâsiyyema, sebeb-i muhabbet olan îmân ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adâvet olan şeyler çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud'dan dahâ ağır telakkî etmek ne kadar akılsızlıksa, mü'minin mü'mine adâveti, o kadar kalbsizliktir. Mü'minlerde adâvet, yalnız acımak ma’nâsında olabilir.
Elhâsıl: Îmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder. 
  alt
                                                                                                   Saîd Nûrsî
(11):
Not: Müellif-i muhterem Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretleri hayatta iken, Urfa’da Hutbe-i Şâmiye kitabından dolayı talebeleri mahkemeye verilmiş. Bilirkişi hey’etine verilen cevâbî yazıdan sonra mahkeme brâetle netîcelenmiştir. Ehemmiyetine binâen buraya almış bulunuyoruz.
URFA EHL-İ VUKÙFUNA CEVAP
Vukufsuz ehl-i vukùfa cevab: Medâr-ı hayret bir taarruzdur ki; kırkküsur sene evvel(*) yazılmış ve mükerreren tab’ edilmiş bir mes’eleyi, Urfa ehl-i vukùfu, bütün bütün yanlış ma’nâ vererek, hem gûyâ bu sene yazılmış diye bir propaganda nâmını vermişler. O mes’ele de budur:
Eski Harb-i Umûmînin bidâyetinde ve içinde o harbte müttefikimiz olan Alman ile alâkamızı kırmak ve garblılaşmak perdesi altında bir Prutluğa, ya’nî siyâseti dinsizliğe âlet yapmağa çalışan ba’zı münâfıklar, “Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dînimize zarar verecek” dediler. Ben de o zaman demiştim: “Sosyalistlik, islâmiyet’e ilişemez ve dînimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat garblılaşmak, İngiliz ve Fransız medeniyetinin fenâ kısmı, bizim dînimizi kısmen terk etmeğe mukàbil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenâlıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyete, bizim müttefikimiz olan Alman’ın sosyalistliği, dînimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyoruz.” Diye o zaman demiştim. İşte mes’elenin hakîkati bu iken, kırkküsur sene evvel bu mes’ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde berâet görmüşlerdir.
Şimdi hasta olduğum için müddeî-i umûmî ifâdemi almağa yanıma geldi ve dedi ki: “Urfa’daki ehl-i vukùf, El- Hutbetu’ş- Şâmiyye’nin zeylindeki vecîzelerden ‘Sosyalistlik, garbî medeniyetlere müreccahtır’ diye olan kelimesine Bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapıyor.” demişler. Ben de dedim: “Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede, komünist Rus nerede? Hem bu kadar ma’nâsız, kırkküsur sene evvel yazılan bir mes’eleden dolayı Nûr’un Urfa’daki üç kahraman talebesini hapis ettiler.”
Yine müddeî-i umûmî dedi ki: “Ehl-i vukuf, bir cümleyi dahâ medâr-ı mes’ûliyet yapıyor. O da sizin M. Kemâl’e: ‘Kemâl, namaz kılmayan hâindir!’ dediğindir. Hem namaz kılanlarla, kılmayanlar arsında bir tefrika sokuyor.. O hâlde suçludur.”
Ben de dedim: “Yüzer âyât-ı Kur’âniyede Müslümanlar için en büyük hakîkat, îmandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor.Hem o zaman Meclis-i Meb’ûsânda benim M.Kemâl’e bu sözü söylediğim hâlde o bana ilişmediği ve i’tiraz etmediği hâlde. Otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukuf yanlış raporlarıyle Nûr’un kahraman fedâîlerine ilişmek bence Rus hesâbına bir propagandadır veyâ Rus hesâbına propagandaya âlet olmuşlardır ki; Kur’ân’ın hakàikıyle komünist Rus’a cephe alan ve tam mücâdele eden dînin fedâîlerine ilişiyorlar.”
                                                                                                                                                               Saîd Nursî
“……. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik bir kısım mukaddesâtı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir, bil’âhere Bolşevikliğe inkılâb etti. Ve Bolşeviklik dahî çok mukaddesât-ı ahlâkıye ve kalbiye ve insâniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsûlünü verecek…”
                                                                           Şuâ’lar, Beşinci Şuâ’; Onbeşinci Mes’eleden. (Nâşir)
(*): Bu cevab 1951 senesine âiddir.
• • •
alt

Aziz Sıddık Kardaşlarım,
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem ma’nevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u cânımla tebrik; ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetine Râhmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz edip isteyip, o mübârek duâlara âmin deriz.
Sâni’yen: Hem çok def’a ma’nevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahremce cevab vermeğe mecbur oldum.
Birinci suâlleri: Ne içün eskide hürriyetin başında siyâsetle harâretli meşgûl oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyâset-i beşeriyenin en esâslı bir kànûn-i esâsîsi olan "Selâmet-i millet içün ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti içün eşhâs kurban edilir. Vatan içün herşey fedâ edilir." diye, bütün nev’-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinâyetler bu kànûnun sû-i isti’mâlinden neş'et ettiğini kat'iyen bildim. Bu kànûn-i esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı içün, çok sû-i istîmâle yol açılmış. İki harb-i umûmî, bu gaddar kànûn-i esâsî, bin sene beşerin terakkıyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on câni yüzünden doksan ma’sûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat-i umûmî perdesi altında şahsî garazlar bir câni yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risâle-i Nûr bu hakîkate ba’zı mecmûa ve müdâfaâtında isbât ettiği içün onlara havâle ediyorum.
İşte, beşeriyet siyâsetlerinin bu gaddar kànûn-i esâsîsine karşı, Arş-ı A’zamdan gelen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândaki bu gelen kànûn-i esâsîyi buldum. O kànûnu da şu âyet ifâde ediyor: 
alt
Ya’nî, bu iki âyet bu esâsı ders veriyor ki: "Bir adamın cinâyetiyle başkaları mes'ul olmaz. Hem bir ma’sum, rızâsı olmadan, bütün insana da fedâ edilmez. Kendi ihtiyâriyle, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse o fedakârlık bir şehâdettir ki, o başka mes’eledir" diye hakîkî adâlet-i beşeriyeyi te’sis ediyor. Bunun tafsîlâtını da Risâle-i Nûra havâle ediyorum.
İkinci suâl: Sen eskide şarktaki bedevî aşâirde seyâhat ettiğin vakit onları medeniyet ve terakkıyâta çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye yakındır medeniyet-i hâzıradan "mimsiz" diyerek hayât-ı ictimâiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvî kànûn-i esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği içün seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararlari fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksûd-i hakîkî olan istirâhat-i umûmiye ve saâdet-i hayât-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine, israf ve sefâhet; ve sa'y ve hizmet yerine, tenbellik ve istirâhat meyli galebe çaldığından bîçâre beşeri hem gàyet fakir, hem gàyet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ân'ın kànûn-i esâsîsi;
alt
fermân-ı esâsîsi ile beşerin saâdet-i hayâtiyesi iktisad ve sâ'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir diye Risâle-i Nûr bu esâsı izâhına binâen kısa bir iki nükte söyleyeceğim.
Birincisi: Bedevîlikte beşer, üç-dört şey’e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adedte ancak ikisi idi. Şimdiki Garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sû-i isti’mâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyic ve havâyic-i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip; görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine yirmi şey’e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır.
Demek, bu medeniyet-i hâzıra, insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Bîçâre avâm ve havas tabakasını dâîmâ mübârezeye teşvik etmiş.
Kur'ân'ın kànûn-i esâsîsi olan vücûb-i zekât ve hurmet-i ribâ vâsıtasıyla avâmın havâssa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te’min eden o kudsî kànûnu bırakıp burjuvaları zulme, fukarâları isyâna sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirâhat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber etti.
İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları beşere birer ni’met-i Rabbâniye olmasından, hakîkî bir şükür ve menfaat beşerde isti’mâli iktizâ ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete sevk ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirâhat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği içün sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yolu ile sefâhete, isrâfa, zulme, harâma sevk ediyor. Meselâ: Risâle-i Nûrdaki Nûr Anahtarının dediği gibi, radyo büyük bir ni’met iken, masláhat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir ma’nevî şükür iktizâ ettiği hâlde; beşte dördü hevesâta, lüzumsuz malâya’nî şeylere sarf edildiğinden tenbelliği radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip sa'yin şevkini kırıyor. Vazîfe-i hakîkiyesini bırakıyor. Hattâ, çok menfaatli olan bir kısım hârika vesâit, sa'y ve amel ve hakîkî maslahat, ihtiyâcât-ı beşeriyeye isti’mâl lâzımgelirken (ben kendim gördüm) ondan biri ikisi zarûrî ihtiyâcâta sarf edilmeğe mukàbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'i misâle binler misâller var.
Elhâsıl: Medeniyet-i Garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam, dinlemediği içün, beşeri hem fakir edip ihtiyâcâtı ziyâdeleştirmiş; iktisad ve kanâat esâsını bozup israf ve hırs ve tama'ı ziyâdeştirmeğe, zulüm ve harâma yol açmış. Hem beşeri vesâit-i sefâhete teşvik etmekle; o bîçâre beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü fâidesiz zâyi’ ediyor. Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû-i isti’mâl ve isrâfat ile yüz nevi’ hastalığın sirâyetine, intişârına vesîle olmuş. Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılması ile intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i’dâm-ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi’ Cehennem azâbı veriyor.
İşte bu dehşetli musîbet-i beşeriyeye karşı Kur'ân-ı Hakîmin dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kànûn-i esâsîleriyle, bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî esâsî kànunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvî etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayât-ı dünyeviyesini, hem saâdet-i hayât-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü i’dâm-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nûra bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini seyyiâtına tam galebe edeceğini; ve şimdiye kadar olduğu gibi, dînin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak içün rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kànunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.          
                                                                                          
                                                                                                                      Saîd Nûrsi