Cumartesi, 31 Ocak 2009 11:03

 
 alt

alt

alt 
 
 
 
Ey kardaş! Benden birkaç nasîhat istedin. Sen bir asker olduğun içün, askerlik temsîlâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakīkati nefsimle berâber dinle. Çünki, ben nefsimi herkesden ziyâde nasîhate muhtâc görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetden istifâde etdiğim "Sekiz Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demişdim. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse berâber dinlesin.
 
  
BİRİNCİ SÖZ

  بسم الله , her hayrın başıdır. Biz dahî başda ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâl ile [*] vird-i zebânıdır. بسم الله  ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyâhat eden adama gerekdir ki, bir kabîle reîsinin ismini alsın ve himâyesine girsin - tâ şakīlerin [**] şerrinden kurtulub, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perîşân olacakdır.

[*]: lisân-ı hâliyle (lisân-ı hâli ile) (Y) // lisân-ı hâl ile /

Y. Asya Sözler 2004: 16:15 ; 120:9 ; 361:3 ; 909:2, 5 ve Os. Sözler (matbû’). Y. Asya Şuâ’lar 1997, 45:29’ ve http://www.erisale.com/#content.tr.1.27 ve en mühimmi; Üstâd hattı Küçük Sözler:’de “lisân-ı hâl’le”. Üstâd kısaltarak yazmış. Bknz: http://www.risaletashih.com/index.php/musahhah-metnler/433-uestad-hatt-birinci-soezden
(Y. Asya Sözler 2004 s.120  Haş.’de; “.. fıtrat-ı insâniyet lisân-ı hâliyle,..” tam yerinde).
[**]:شقى ŞAKĪ[‘ŞA’ kısa, K kalın]

 
 
İşte böyle bir seyâhat içün iki adam sahrâya çıkıb gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzı' idi; diğeri mağrur. Mütevâzıi, bir reîsin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kāu't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reîsin ismiyle gezerim." Şakī def' olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyâhatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünyâ ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmânın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabt edib, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatci yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kānûn nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şey'e karşı dayanır.
Başda demişdik: "Bütün mevcûdât lisân-ı hâl ile, "بسم الله " der." Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevk etdi ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakīnen [*] bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir pâdişâh kuvvetine istinâd eder.
Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç "بسم الله " der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Her bir bostan, "بسم الله " der, matbaha-i kudretden bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taâmlar, içinde berâber pişiriliyor.
Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar "بسم الله " der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayât gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
Her bir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları "بسم الله " der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. "Allâh nâmına, Rahmân nâmına" der; her şey ona musahhar olur.
Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve toprakdaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabîiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Ve diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve harâret dahî emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yi Mûsâ (a.s.) gibi,  alt  emrine imtisâl ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer a'zâ-yı İbrâhim (a.s.) gibi, ateş saçan harârete karşı,   alt âyetini okuyorlar."


[*]: YAK
ĪN [K kalın]

 
 
Mâdem herşey ma’nen, "بسم الله " der, Allâh nâmına Allâh'ın nimetlerini getirib bizlere veriyorlar. Biz dahî, "Bismillâh" demeliyiz. Allâh nâmına vermeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gāfil insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiât veriyoruz. Acabâ, asıl mal sâhibi olan Allâh ne fiât istiyor?
Elcevâb: Evet, o Mün'im-i Hakīkī [*], bizden o kıymetr nimetlere, mallara bedel istediği fiât ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başda "بسم الله " zikirdir. Âhirde "الحمدلله" şükürdür. Ortada, bu kıymetdâr hârika-i san'at olan nimetler Ehad, Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediyye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bir pâdişâhın kıymetr bir hediyyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüb hediyye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zâhirî mün'imleri medh ve muhabbet edib Mün'im-i Hakīyi unutmak, ondan bin derece dahâ belâhetdir.
      Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al, Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle, vesselâm.

 
[*]:HAKĪKĪ [K’lar kalın]

Not: Tashihde müsvedde olarak kullanılan metin, http://www.risaleara.com/'dan alınmıştır.