Cumartesi, 07 Şubat 2009 16:02

(Tashih ve İmlâ-Nüsha Birliği Çalışması)

Mu‘cizât-ı Ahmediyye On-altıncı İşâret’den …

İrhâsât denilen, bi'set-i nübüvvetden evvel, fakat nübüvvetle alâkadâr olarak vücûda gelen hârikalar dahî delâil-i nübüvvetdir. Şu da üç kısımdır:

BİRİNCİ KISIM

Nass-ı Kur'ân ile, Tevrât, İncîl, Zebûr ve Suhuf-i enbiyânın, nübüvvet-i Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâma dâir verdikleri haberdir. Evet, mâdem o kitâblar semâvîdirler ve mâdem o kitâb sâhibleri enbiyâdırlar. Elbette ve herhâlde, onların dinlerini nesheden ve kâinâtın şeklini değişdiren ve yerin yarısını getirdiği bir nûr ile ışıklandıran bir zâtdan bahsetmeleri, zarûrî ve kat’îdir. Evet, küçük hâdiseleri haber veren o kitâblar, nev’-i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise-i Muhammediyye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kābil midir?

İşte, mâdem bilbedâhe haber verecekler; herhâlde yâ tekzîb edecekler, tâ ki dinlerini tahrîbden ve kitâblarını neshden kurtarsınlar; veyâ tasdîk[1]  edecekler, tâ ki o hakīkatli zât ile dinleri hurâfâtdan ve tahrîfâtdan kurtulsun. Hâlbuki, dost ve düşmânın ittifâkıyle, tekzîb emâresi hiçbir kitâbda yokdur. Öyleyse tasdîk vardır.

Mâdem mutlak bir sûretde tasdîk vardır. Ve mâdem şu tasdîkın vücûdunu iktizâ eden kat’î bir illet ve esâslı bir sebeb vardır. Biz dahî, o tasdîkın vücûduna delâlet eden üç hüccet-i kātıa ile isbât edeceğiz.

Birinci Huccet: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân'ın lisâniyle onlara der ki: "Kitâblarınızda benim tasdîkım ve evsâfım vardır. Benim beyân etdiğim şeylerde, kitâblarınız beni tasdîk ediyor."

alt 
alt gibi âyetlerle onlara meydân okuyor. "Tevrât'ınızı getiriniz, okuyunuz. Ve geliniz, biz çoluk ve çocuğumuzu alıb, Cenâb-ı Hakk'ın dergâhına el açıb, yalancılar aleyhinde la'netle duâ edeceğiz" diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç Yahûdî bir âlim veyâ Nasrânî bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesretde bulunan ve pek çok inâdlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahûdîler ve bütün âlem-i küfür, her tarafda i’lân edeceklerdi.

Hem demiş: "Yâ yanlışımı bulunuz; veyâhûd sizinle mahvoluncaya kadar cihâd edeceğim." Hâlbuki, bunlar harbi ve perîşâniyyeti ve hicreti ihtiyâr etdiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı.

İkinci Huccet: Tevrât, İncîl ve Zebûr'un ibâreleri, Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemâdiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabânî kelimeler, içlerine karışdı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te’vîlleri, onların âyetleriyle iltibâs edildi. Hem ba’zı nâdânların ve ba’zı ehl-i garazın tahrîfâtı da ilâve edildi. Şu sûretde, o kitâblarda tahrîfât, tağyîrât[2]çoğaldı. Hattâ, Şeyh Rahmetullâh-i Hindî (allâme-i meşhûr), kütüb-i sâbıkanın binler yerde tahrîfâtını, keşişlerine ve Yahûdî ve Nasârâ ulemâsına isbât ederek iskât etmiş. İşte bu kadar tahrîfâtla berâber, şu zamânda dahî, meşhûr Huseyn-i Cisrî (rahmetullâhi aleyh), o kitâblardan yüzondört[3]delîl, nübüvvet-i Ahmediyyeye dâir çıkarmışdır. Risâle-i Hamîdiyye'[4]deyazmış, o risâleyi de Manastırlı merhûm İsmâil Hakkı tercüme etmiş. Kim arzû ederse ona mürâcaat eder, görür.

Hem pek çok Yahûdî ulemâsı ve Nasârâ ulemâsı ikrâr ve i’tirâf etmişler ki, "Kitâblarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır." Evet, gayr-i müslim olarak, başda meşhûr Rûm meliklerinden Hirakl i’tirâf etmiş, demiş ki: "Evet, Îsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor."

Hem Rûm meliki Mukavkıs nâmında Mısır hâkimi ve ulemâ-i Yehûdun en meşhûrlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtab ve onun kardeşi Kâ’b[5] bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhûr ulemâ ve reîsler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrâr etmişler ki, "Evet, kitâblarımızda onun evsâfı vardır; ondan bahsediyorlar."

Hem Yehûdun meşhûr ulemâsından ve Nasârânın meşhûr kıssîslerinden, kütüb-i sâbıkada evsâf-ı Muhammediyyeyi (a.s.m) gördükden sonra inâdı terk edib îmâna gelenler, evsâfını Tevrât ve İncîl'de göstermişler, ve sâir Yahûdî ve Nasrânî ulemâsını onunla ilzâm etmişler.

Ezcümle: meşhûr Abdullâh ibn-i Selâm ve Veheb ibn-i Münebbih ve Ebî Yâsir ve Şâmûl - ki bu zât, melik-i Yemen Tübba' zamanında idi; Tübba' nasıl gıyâben ve bi'setden evvel îmân getirmiş, Şâmûl de öyle - ve Sâye'nin iki oğlu olan Esîd ve Sa'lebe ki, İbn-i Heybân denilen bir ârif-i billâh, bi'setden evvel Benî Nadr kabîlesine misâfir olmuş,

alt demiş, orada vefât etmiş. Sonra o kabîle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harb etdikleri zamân, Esîd ve Sa'lebe meydâna çıkdılar, o kabîleye bağırdılar:

alt Ya’nî, "İbn-i Heybân'ın haber verdiği zât budur; onunla harb etmeyiniz." Fakat onlar, onları dinlemediler, belâlarını buldular.

Hem ulemâ-i Yehûddan İbn-i Bünyâmin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbâr[5]gibi çok ulemâ-i Yehûd, evsâf-ı Nebeviyyeyi kitâblarında gördüklerinden, îmâna gelmişler, sâir îmâna gelmeyenleri de ilzâm etmişler.   

Hem ulemâ-i Nasârâdan, meşhûr, bahsi geçen [6]Bahîrâ-yi Râhib ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şâm tarafına amûcasiyle gitdiği vakit oniki yaşındaydı. Bahîrâ-yi Râhib, onun hâtırı içün Kureyşîleri da’vet etmiş. Baktı ki, kāfileye gölge eden bir parça bulut, dahâ kāfile yerinde gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış." Sonra adam göndermiş, onu da getirtmiş. Ebû Tâlib'e demiş: "Sen dön, Mekke'ye git. Yahûdîler hasûddurlar. Bunun evsâfı Tevrât'da mezkûrdur; hıyânet ederler."

Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş Reîsi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyyeyi (a.s.m) kitâblarında gördükleri içün, berâber Îmân etmişler.

Hem Dagātır isminde meşhûr bir Nasrânî âlimi, evsâfı görmüş, îmân etmiş. Rûmlar içinde i’lân etmiş; şehîd edilmiş.   

Hem Nasrânî rüesâsından Hâris ibn-i Ebî Şümeri'l-Gasânî[7] ve Şâm'ın büyük dînî reîsleri ve melikleri, ya’nî Sâhib-i İlyâ ve Hirakl ve İbn-i Nâtûr ve Cârûd[8] gibi meşhûr zâtlar, kitâblarında evsâfını görmüşler ve îmân etmişler. Yalnız Hirakl, dünyâ saltanatı içün îmânını izhâr etmemiş. 

Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Fârisî, o da evvel Nasrânî idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını gördükden sonra onu arıyordu. 

Hem Temîm nâmında mühim bir âlim, hem meşhûr Habeş Reîsi Necâşî, hem Habeş Nasârâsı, hem Necrân papazları, bütün müttefikan haber veriyorlar ki: "Biz evsâf-ı Nebeviyeyyi kitâblarımızda gördük, onun içün îmâna geldik."

Üçüncü Huccet: İşte, bir numûne olarak Tevrât, İncîl, Zebûr'un, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâma âid âyetlerinin birkaç numûnesini göstereceğiz:

Birincisi: Zebûr'da şöyle bir âyet var: alt "Mukīmü's-Sünne" ise, ism-i Ahmedîdir.

İncîl'in âyeti:  alt  Ya’nî, "Ben gidiyorum, tâ size Fâraklît gelsin." Ya'nî, Ahmed gelsin.   

İncîl'in ikinci bir âyeti: alt    Ya’nî, "Ben Rabbimden, hakkı bâtıldan fark eden bir Peygamberi istiyorum ki, ebede kadar berâberinizde bulunsun." Fâraklît,

alt ma’nâsında, Peygamberin o kitâblarda ismidir.

Tevrât'ın âyeti:

  altYa’nî, "Hazret-i İsmâil'in vâlidesi olan Hâcer, evlâd sâhibesi olacak. Ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umûmun fevkınde olacak ve umûmun eli huşû ve itâatle ona açılacak." 

Tevrât'ın ikinci bir âyeti:

altYa‘nî, "Benî İsrâil'in kardeşleri olan Benî İsmâil'den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabûl etmeyene azâb vereceğim." 

Tevrât'ın üçüncü bir âyeti:

alt

İhtâr: "Muhammed" ismi, o kitâblarda Müşeffah ve el-Münhamennâ ve Himyâtâ gibi Süryânî isimler sûretinde, "Muhammed" ma'nâsındaki İbrânî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarîh "Muhammed" ismi az vardı. Sarîh mikdârını dahî hasûd Yahûdîler tahrîf etmişler.

Zebûr'un âyeti:

alt 

Hem Abâdile-i Seb'adan ve kütüb-i sâbıkada çok tedkīkāt yapan Abdullâh ibn-i Amr ibni'l-Âs ve meşhûr ulemâ-i Yehûddan en evvel İslâm’a gelen Abdullâh ibn-i Selâm ve meşhûr Kâ'bü'l-Ahbâr[5]]denilen Benî İsrâil'in allâmelerinden, o zamânda dahâ çok tahrîfâta uğramayan Tevrât'da aynen şu gelecek âyeti i’lân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki: Mûsâ ile hitâbdan sonra, gelecek Peygambere hitâben şöyle diyor:

alt

     Tevrât'ın bir âyeti dahâ:

alt  İşte şu âyetde “Muhammed” lafzı, "Muhammed" ma’nâsında Süryânî bir isimde gelmişdir.

Tevrât'ın diğer bir âyeti dahâ: alt  İşte şu âyetde Benî İshâk'ın kardeşleri olan Benî İsmâil'den ve Hazret-i Mûsâ'dan sonra gelen Peygambere hitâb ediyor.

Tevrât'ın diğer bir âyeti dahâ: alt İşte, "Muhtâr"ın ma’nâsı "Mustafâ"dır, hem ism-i Nebevîdir.

İncîl'de, Îsâ'dan[9] sonra gelen ve İncîl'in birkaç âyetinde "Âlem Reîsi" unvânıyle müjde verdiği Nebînin ta’rîfine dâir: altİşte şu âyet gösteriyor ki, "Sâhibü's-seyf ve cihâda me’mûr bir Peygamber gelecekdir." "Kadîb-i hadîd" kılıç demekdir. Hem ümmeti de onun gibi sâhibü's-seyf, ya’nî cihâda me’mûr olacağını, Sûre-i Feth'in âhirinde

altâyeti, İncîl'in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edib, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sâhibü's-seyf ve cihâda me’mûr olduğunu, İncîl ile berâber i’lân ediyor.

Tevrât'ın Beşinci Kitâbının Otuzüçüncü Bâbında şu âyet var:"Hak Teâlâ, Tûr-i Sînâ'dan ikbâl edib bize Sâîr'den tulû’ etdi ve Fârân Dağlarında zâhir oldu."

İşte şu âyet, nasıl ki "Tûr-i Sînâ'da ikbâl-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyyeyi ve Şâm Dağlarından ibâret olan "Sâîr'den tulû-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Îseviyyeyi ihbâr eder. Öyle de, bil'ittifak Hicâz Dağlarından ibâret olan "Fârân Dağlarından zuhûr-i Hak" fıkrasıyla, bizzarûre risâlet-i Ahmediyyeyi (a.s.m) haber veriyor.

Hem Sûre-i Feth'in âhirinde  alt hükmünü tasdîkan, Tevrât'da Fârân Dağlarından zuhûr eden Peygamberin Sahâbeleri hakkında şu âyet var:
"Kudsîlerin bayrakları berâberindedir. Ve onun sağındadır." "Kudsîler" nâmıyla tavsîf eder. Ya’nî, "Onun Sahâbeleri kudsî, sâlih evliyâlardır."

Eş'iyâ Peygamberin Kitâbında, Kırkikinci Bâbında şu âyet vardır: "Hak Sübhânehû, âhirzamânda, kendinin ıstıfâ-gerde ve bergüzîdesi kulunu ba's edecek ve ona, Rûhu'l-Emîn Hazret-i Cibrîl'i yollayıb dîn-i İlâhîsini ona ta’lîm etdirecek. Ve o dahî, Rûhu'l-Emînin ta’lîmi vechile nâsa ta’lîm eyleyecek ve beynennâs hak ile hükmedecekdir. O bir nûrdur, halkı zulümâtdan çıkaracakdır. Rabbin, bana kablelvukū’ bildirdiği şey’i, ben de size bildiriyorum." 

İşte şu âyet, gāyet sarîh bir sûretde, Âhirzamân Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfını beyân ediyor.

Mişâil nâmıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin Kitâbının Dördüncü Bâbında şu âyet var: "Âhirzamânda bir ümmet-i merhûme kāim olub, orada Hakk'a ibâdet etmek üzere mübârek dağı ihtiyâr ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıb Rabb-i Vâhid'e ibâdet ederler, Ona şirk etmezler."

İşte şu âyet, zâhir bir sûretde, dünyânın en mübârek dağı olan Cebel-i Arafât ve orada her iklimden gelen hacıların tekbîr ve ibâdetlerini ve ümmet-i merhûme nâmıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyyeyi ta’rîf ediyor.

Zebûr'da, Yetmişikinci Bâbında şu âyet var: "Bahirden bahre mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola... Ve kendisine Yemen ve Cezâyir[10] mülûkü hediyyeler götüreler... Ve pâdişâhlar ona secde ve inkıyâd edeler... Ve her vakit ona salât ve hergün kendisine bereketle duâ oluna... Ve envârı, Medîne'den münevver ola... Ve zikri, ebedü'l-âbâd devâm ede... Onun ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur; onun adı güneş durdukça münteşir ola..." 

İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâmı tavsîf eder. Acabâ Hazret-i Dâvûd Aleyhisselâmdan sonra, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka hangi nebî gelmiş ki, şarkdan garba kadar dînini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve pâdişâhları kendine secde eder gibi bir inkıyâd altına almış ve hergün nev’-i beşerin humsunun salavât ve duâlarını kendine kazanmış ve envârı Medîne'den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?

Hem Türkce Yuhanna İncîlinin Ondördüncü Bâb ve otuzuncu âyeti şudur: "Artık sizinle çok söyleşmem. Zîrâ bu Âlemin Reîsi geliyor. Ve bende onun nesnesi aslâ yokdur." 
       İşte, "Âlemin Reîsi" ta’bîri, "Fahr-i Âlem" demekdir. "Fahr-i Âlem" unvânı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın en meşhûr unvânıdır.

Yine İncîl-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: "Ammâ ben size hakkı söylüyorum. Benim gitdiğim, size fâidelidir. Zîrâ ben gitmeyince Tesellîci size gelmez." 
      İşte, bakınız: Reîs-i Âlem ve insanlara hakīkī tesellî veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Evet, Fahr-i Âlem odur ve fânî insanları i’dâm-ı ebedîden kurtarıb tesellî veren odur.

Hem İncîl-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, sekizinci âyeti: "O dahî geldikde, dünyâyı günâha dâir, salâha dâir ve hükme dâir ilzâm edecekdir." 
       İşte, dünyânın fesâdını salâha çeviren ve günâhlardan ve şirkden kurtaran ve siyâset ve hâkimiyet-i dünyâyı tebdîl eden, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim gelmiş?

Hem İncîl-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, onbirinci âyet: "Zîrâ bu Âlemin Reîsinin gelmesinin hükmü gelmişdir." 
       İşte, "Âlemin Reîsi" Hâşiyye elbette Seyyidü'l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

Hâşiyye: Evet, o zât öyle bir reîs ve sultândır ki, bin üçyüzelli senede ve ekser asırlardan her bir asırda, lâakal üçyüzelli milyon tebaası ve raiyyeti var; kemâl-i teslîm ve inkıyâdla evâmirine itâat ederler, her gün ona selâm etmekle tecdîd-i bîat ederler.

Hem İncîl-i Yuhanna, On-altıncı[11]Bâb ve onüçüncü âyet: "Ammâ o Hak Rûhu geldiği zamân, sizi bilcümle hakīkate irşâd edecekdir. Zîrâ kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işitdiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek."

İşte bu âyet sarîhdir. Acabâ umûm insanları birden hakīkate da’vet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil'den işitdiğini söyleyen ve kıyâmet ve âhiretden tafsîlen haber veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kimdir? Ve kim olabilir?

Hem kütüb-i enbiyâda, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın “Muhammed, Ahmed, Muhtâr” ma’nâsında Süryânî ve İbrânî isimleri var. İşte, Hazret-i Şuayb'ın suhufunda ismi, "Muhammed" ma’nâsında “Müşeffah”dır.

Hem Tevrât'da, yine "Muhammed" ma’nâsında “Münhamennâ”, hem "Nebiyyü'l-Haram" ma'nâsında “Himyâtâ”, Zebûr'da “el-Muhtâr” ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrât'da “el-Hâtemü'l-Hâtem”, hem Tevrât'da ve Zebûr'da “Mukīmü's-Sünne”, hem suhuf-i İbrâhim ve Tevrât'da “Mâzmâz”dır. Hem Tevrât'da “Ahyed”dir.

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:

alt  buyurmuşdur.

Hem İncîl'de, esmâ-i Nebevîden صَا حِبُ الْقَضِيبِ وَالْهِرَاوَةِ ya'nî, "Seyf ve Asâ Sâhibi." Evet, sâhibü's-seyf enbiyâlar içinde en büyüğü, ümmetiyle cihâda me’mûr, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

Yine İncîl'de, Sâhibü't-Tâc'dır. Evet, "Sâhibü't-Tâc" unvânı, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mahsûsdur. Tâc, "amâme," yani sarık demekdir. Eski zamânda, milletler içinde, milletce umûmiyyet i’tibârıyle sarık ve agel saran kavm-i Arabdır. İncîlde Sâhibü't-Tâc, kat‘î olarak Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demekdir.

Hem İncîl'de el-Baraklit veyâhûd el-Faraklit ki, İncîl tefsîrlerinde "hak ve bâtılı birbirinden tefrîk eden hakperest" ma’nâsı verilmiş ki, sonra gelecek insanları hakka sevk edecek zâtın ismidir.

İncîl'in bir yerinde, Îsâ Aleyhisselâm demiş: "Ben gideceğim, tâ Dünyânın Reîsi gelsin." Acabâ Hazret-i Îsâ Aleyhisselâmdan sonra dünyânın reîsi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyîz edib Hazret-i Îsâ Aleyhisselâmın yerinde insanları irşâd edecek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim gelmişdir? Demek Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm ümmetine dâimâ müjde ediyor ve haber veriyor ki, "Birisi gelecek, bana ihtiyâc kalmayacak. Ben onun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim." Nasıl ki şu âyet-i kerîme:

alt
Hâşiyye

Hâşiyye:alt[13] Seyyâh-ı Meşhûr Evliyâ Çelebi, Hazret-i Şem'ûn-i Safâ'nın türbesinde, ceylân derisinde yazılı İncîl-i Şerîfde bu gelen âyeti okumuşdur. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında nâzil olan âyet: [alt Bir oğlan], [alt ya’nî, İbrâhîm neslinden ola], [alt peygamber ola], [alt yalancı olmaya], [alt onun] [alt mevlidi Mekke ola], [altsâlihlikle gelmiş ola], [alt onun mübârek adı * altAhmed Muhammed ola], [alt [14] ona uyanlar] [alt bu cihân ıssı olalar], [alt dahî Ol, cihân ıssı ola]

* Bu Mevâmit kelimesi, Memed'den ve Memed dahî Muhammed'den tahrîf edilmiş.

Evet, İncîl'de Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm, çok def’alar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reîsi geleceğini; ve o zâtı da ba’zı isimlerle yâd ediyor. O isimler elbette Süryânî ve İbrânîdirler. Ehl-i tahkīk görmüşler. O isimler, "Ahmed, Muhammed, Fârikun beyne'l-Hakkı ve'l-Bâtıl" ma’nâsındadırlar. Demek Îsâ Aleyhisselâm, çok def’a Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâmdan beşâret veriyor.

Suâl: Eğer desen, "Neden Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm her nebîden ziyâde müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?"

Elcevâb: Çünki, Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, Îsâ Aleyhisselâmı Yahûdîlerin müdhiş tekzîbinden ve müdhiş iftirâlarından ve dînini müdhiş tahrîfâtdan kurtarmakla berâber; Îsâ Aleyhisselâmı tanımayan Benî İsrâil'in suûbetli şerîatine mukābil, suhûletli ve câmi’ ve ahkâmca şerîat-i Îseviyyenin noksânını ikmâl edecek bir şerîat-i âliyyeye sâhibdir. İşte onun için, çok def‘a "Âlemin Reîsi geliyor" diye müjde veriyor.

İşte Tevrât, İncîl, Zebûr'da ve sâir suhuf-i enbiyâda çok ehemmiyyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var, çok âyetler var - nasıl bir kısım numûnelerini gösterdik. Hem çok nâmlarla o kitâblarda mezkûrdur. Acabâ bütün bu kütüb-i enbiyâda, bu kadar ehemmiyyetle, mükerrer âyetlerde bahsetdikleri Âhirzamân Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim olabilir?

***

Dipnotlar:

[1]:tasdîk (K kalın), tasdîq.

[2]: tegayyürât / Os. matbû’ Zülfikār, Envâr Neşriyât, 1995.

[3]: yüzon / Os. teksir Zülfikàr, RNE

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Mektubat&Page=164

[4]: Risâle-i Hamdiyye / Os. matbû’ Zülfikār (Envâr Neşriyât, 1995).

[5]: Kâ’b (كعب)

[6]: bahsi geçen meşhûr, / Os. matbû’ Mektûbât (Sözler Neşriyât) 

[7]: Kasânî / Os. matbû’ Mektûbât (Sözler Neşriyât).

[8]: Cârût / Os. matbû’ Mektûbât (Sözler Neşriyât) ve Os. matbû’ Zülfikār (Envâr Neşriyât, 1995).

[9]: Hz. Îsâ / Os. matbû’ Mektûbât (Sözler Neşriyât)

[10]: Cezâir / Os. matbû’ Zülfikār (Envâr Neşriyât, 1995).

[11]: "On-altıncı"  //  "On-ikinci" (yanlış) / Diğer Mektûbât ve M. Ahmediyye nüshaları.

Os. Kitâb-ı Mukaddes,1885 ve muhtelif târihli Yuhanna İncîli nüshalarında "On-altıncı"..

Os. Zülfikār’dan (matbû’ 10. , teksir 1/6. sayfa): “Mu’cizât-ı Ahmediyye’nin (a.s.m) âhirinde demiş: ‘Hadîslerin ve râvîlerin beyânında hatâm varsa tashîhini ricâ ediyorum’ diye i’lân etdiğim hâlde, müstensihlerin sehivleri müstesnâ olarak şimdiye kadar yalnız, (on-altı) (altmışbir)[12] bu iki rakamda elif sehven takdîm edilüb, (on-altı), (altmışbir)'e  çevrildiğini bir Amerikalı misyoner İncîl-i Yuhanna’da göstermiş.

[12]: Yuhanna İncîli’nde, “Mu’cizât-ı Ahmediyye’deki mevzû’ ile ilgili”  ٦۱(altmışbirnumaralı bir âyet bulunmuyor! Bu, olsa olsa; Zülfikār’ın başında (tarafımızdan tashih edilen kısım) ۱٦(onaltı)nın sehven ۱۲(oniki)ye çevrilmesi mes’elesi olabilir.

Kanâatimce; Risâlelerin te’lîfi esnâsında zaman darlığından sayılar yazı ile değil de rakamla yazılmış. Tesvid / tebyiz / istinsâh safhalarının birinde dil veyâ kalem sürçmesi sonucu rakamlarda sehiv olmuş. Geri kontrol yapılmadığı için hatâ yazıya da geçmiş. Ma’lûm olduğu üzere, Arabî rakamlarda, sayıları yazarken veyâ okurken; (۲) ile (۳), (۲) ile (٦) ve (۷) ile (۸), hattâ (٤) ve (٦) rakamları arasında sık sık böyle iltibâslar görülebiliyor.

[13]: امتهالحامدون /Os. teksir Zülfikār

[14]:ايسفدوس   / Os. matbû’ Mektûbât (Sözler Neşriyât), Os. Teksir Zülfikār ve Os. matbû’ Zülfikàr (Envâr Neşriyât, 1995).

 

Not:

  1. Müsvedde olarak kullanılan Risâle metni, “Y. Asya Mektûbât, 2012”den alınmışdır.

2)   İmlâ düzenlemesinde, “Osmanlıca’dan Yeniyazıya Aktarmalarda BA‘ZI İML KĀİDELERİ”inden faydalanılmışdır. 

http://www.risaletashih.com/index.php/ihzariye/13-ba-zi-imla-kaideleri