Cumartesi, 14 Şubat 2009 10:56

NÜBÜVVET HAKKINDA
YEDİNCİ MES'ELE’den (İşârâtü’l- İ’câz)

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın izhâr ettiği mahsûs ve zâhirî ve insanlarca meşhûr ve malûm olan hârika ve mucizelerinin ekserîsi, târîh ve siyer kitâblarında mezkûrdur ve ayni zamânda, muhakkikîn-i ulemâ tarafından îzâh ve beyân edilmişlerdir. Binâenaleyh, tafsîlâtını o kitâblara havâle ile yalnız o hârikaların nevlerini icmâlen îzâh edeceğiz.

Evet, Peygamber Aleyhisselâmın zâhirî hârikalarının herbirisi ahâdî olup mütevâtir değilse de, o ahâdîlerin heyet-i mecmûası ve çok nevleri, mütevâtir-i bilmanâdır. Yanî, lafız ve ibâreleri mütevâtir değilse de, manâları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevleri üçtür.

Birincisi: "İrhâsât" ile anılmaktadır ki, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhûr eden hârikalardır. Mecûsî milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sâve denizinin sularının çekilmesi, Kisrâ sarayının yıkılması ve gibten yapılan tebşîrler gibi şeylerdir. Sanki o Hazretin (a.s.m) zamân-ı velâdeti, hassâs ve kerâmet sâhibi imiş gibi, o zâtın kudûm ve gelmesini şu gibi hâdiselerle tebşîrâtta bulunmuştur.

İkinci nev': İhbârât-ı gaybiyyedir ki, bil’ahare vuka gelecek pek çok garîb şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisrâ ve Kayserin defînelerinin İslâm eline geçmesi, Rûmların mağlûb edilmesi, Mekke'nin fethi, Kostantiniyye'nin alınması gibi hâdisâttan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden rûhu, zamân ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbâlin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukùâtı söylemiştir ve söylediği gibi de vuka gelmiştir.

Üçüncü nev': Hissî hârikalardır ki, muâraza zamânlarında kendisinden taleb edilen mucizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi. Tefsîr-i Keşşâf'ın müellifi Zemahşerî'nin dediğine göre, o Hazretin bu nevi hârikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevâtir-i bilma’nâdır. Hattâ Kur'ân'ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikk-ı kamer manâsında tasarruf etmemişlerdir.

Suâl: İnşikk-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mucize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbâbı nedir?

Cevâb:
Matla'ların ihtilâfı ve havânın bulutlu olmasının ihtimâli ve o zamânda rasathânelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamânı olması ve inşikkın ânî olması gibi esbâbdan dolayı, herkesçe o vak'anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahazâ, Hicâz matla'ıyla matla'ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervân ve kfilelerden naklen, inşikkın vuka geldiği hakkında çok rivâyetler vardır.

Üçüncü nevimucizelerin reîsi ve en büyüğü Kur'ân-ı Azîmüşşândır ki, yedi vecihle mucize olduğuna mezkûr âyetle işâret edilmiştir.

Arkadaş! Bu meseleleri az çok fehmettin. Şimdi, bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibâtına bakalım.
Evet, İbn-i Abb
âs'ın (r.a.)  âyetindeki "ibâdet"i, tevhîdle tefsîr ettiğine nazaran, evvelki âyet ist-ı tevhîd hakkındadır, bu âyet de ist-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediyye (a.s.m) ise, tevhîdin en büyük bir delîlidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibât, aralarındaki dâlliyyet ve medlûliyyet alâkasıdır. Yanî biri delîl, diğeri medlûldur.

Nübüvvetin istı, ancak mucizelerle olur. En büyük mucizesi ise, Kur'ân-ı Kerîmdir. Evet, Kur'ân'ın mucize olduğu, âlem-i İslâmca kabûl ve tasdîk edilmiş bir hakîkattir.

Ammâ muhakkikîn-i ulemâ tarafından, Kur'ân'ın vücûh-u i'câzı hakkında ihtilâf vâki olmuştur. Yanî, i'câzını intâc eden cihetler çoktur. Herbir muhakkik, bir ciheti tercîh ve ihtiyîr etmiştir; aralarında muhâlefet, musâdeme yoktur.

İ'câzın vecihleri:

1. Gibten, istikbâlden haber vermesi.

2. Âyetlerinde tenâkuz, tehâlüf, hatâ bulunmaması.

3. Nazım ile nesir arasında, edîblerce gayr-ı malum bir üslûbu ihtiyâr etmesi.

4. Okur-yazar olmayan bir zâttan sudûr etmesi.

5. Tâkat-i beşeriyye fevkinde ulûm ve hakiki ihâta etmesi gibi pek çok şeylerdir.


Diyârbekir'da Van Vâlisi Cevdet Beyin evinde 19 Şubât 1330[*] târîhinde Cuma gecesi bu tefsîrin ilk Arabî nüshasını tebyîz ederken, şu şekl-i garîb, tevâfukan vâki olmuştur. Ve o gece vuka gelen Bitlis'in suktuyla müellif Bedîüzzamân'ın esâretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garîbin, şu mucizeler ve hârikalar bahsinde o gece husûle gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve berâberinde bulunan bazı talebelerinin şehîd olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işârettir.

Saîd'in Küçük Kardeşi,
Yirmi Senelik Talebesi
Abdülmecid

Ve kez
â bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellif Bedîüzzamân'a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz sâat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyyeti andırıyor.

Eski Saîd'in Ehemmiyyetli Talebesi
Hamza

 
Lâkin i'câzının en yüksek vechi, nazmındaki belâgatten doğmuştur. Evet, Kur'ân'ın bu nev’-i i'câzı, beşerin tâkatinden hâriç bir derecededir. Bu hakîkati tafsîlen anlayıp kanâat hâsıl etmek isteyen, bu tefsîri ve emsâli eserleri ve Yirmibeşinci Sözü zeyilleriyle berâber mütâlaa etsin. Fakat icmâlî bir malûmâtı elde etmek isteyenler de, belâgatin imâmları bulunan Abdülkhir-i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız'ın bu kısım i'câz hakkında üç tarîkle beyân ettikleri malûmâttan, mikr-ı kâfî malûmât elde edebilir.

Birinci tarîk: Arab kavmi maârifsiz, bedevîbir millet idi. Mûhitleri de, onlar gibi bedevî bir muhît idi. Dîvânları, şiir idi. Yanî, medâr-ı iftihâr olan hâllerini, şiirle kayd ve muhâfaza ederlerdi. İlimleri, belâgat idi. Medâr-ı iftihârları, fesâhat idi. Sâir kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevvâl fikirleri vardı.

İşte Arab kavmi böyle bir vaziyyette iken ve zihinleri de bahâr çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birden bire Kur'ân-ı Azîmüşşân, yüksek belâgatiyle, hârika fesâhatiyle mele-i a'lâdan yeryüzüne indi. Arabların medâr-ı iftihârları ve timsâl-i belâgatleri olan ve bilhassa Kâ’be duvarında teşhir edilmek üzere altun suyu ile yazılmış "Muallakt-ı Seb'a" unvânıyle anılan en meşhûr ediblerin en beliğ ve en fasîh eserlerini iftihâr listesinden sildirtti. Maahâzâ, Hazret-i Muhammed (a.s.m) Kur'ân'la muârazaya ve Kur'ân'a bir nazîre yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techîl ve terzîl ediyordu. O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücûmlara karşı, o umerâ-i belâgat ve hükkâm-ı fesâhat unvânıyle anılan Arab edîbleri, bir kelime ile dahî mukbelede bulunamadılar. Hâlbuki kibir ve azametleri, enâniyetleri ve göklere kadar çıkan gurûrları iktizâsınca, gece gündüz çalışıp Kur'ân'a bir nazîre yapmalıydılar ki, âleme karşı rezîl ve rüsvây olmasınlar.

Demek bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden, yanî Kur'ân'ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından sükûta mecbûr olmuşlardır. İşte onların bu ıztırârî sükûtları aczlerini meydâna çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i'câz-ı Kur'ân'ın güneşi tulû’ etmiştir.

İkinci tarîk: Kelâmların hâsiyyetlerini, kıymetlerini, meziyyetlerini bilip altûnlarını bakırından tefrîk eden bütün ehl-i tahkîkten, tetkîkten, tenkîdten, dost ve düşmânlar tarafından Kur'ân-ı Kerîm sûre sûre, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altûndan mâadâ bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihândan sonra, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ihtivâ ettiği mezâyâ, letâif, hakikın hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehâdet etmişlerdir. Onların sıdk-ı şehâdetleri şöylece ist edilebilir: Kur'ân'ın insan âleminde yaptığı büyük inkılâb ve tebeddül ve şark ve garbı içine alan tesîs ettiği din, diyânet ve zamânın geçmesiyle gençlik ve şebâbiyyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhâfaza etmesi gibi hârika hâlleri,  âyetini okuyup ilân ediyorlar.

Üçüncü tarîk: Belâgat imâmlarından meşhûr Câhız'ın tahkîktına göre, Arab edîb ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissâlatü Vesselâmın davâsını kalemle ibtâl etmeye tarîfe gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o Hazrete karşı olan kîn, adâvet ve inâdlarıyle berâber, en kolay, en yakın, en selîm olan kalem ve yazı ile muârazayı terk ve en uzun, en müşkil, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukbeleye mecbûren ilticâ ettiler. Sûret-i kat'iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur'ân'ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zîrâ, her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Binâenaleyh, birinci yol ibtâl-i davâün dahâ müsaid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden, yâ sefîhtir -hâlbuki Müslüman olduktan sonra siyâset-i âlemi eline alanlara sefîh denilemez- veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe mürâcaat etmişlerdir.

Suâl: Kur'ân'a bir nazîre yapmak mümkinâttan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?

Cevâb: Mümkinâttan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemahâl muârazayı arzû ederlerdi. Ve muâraza arzûsunda bulunmuş olsaydılar, muâraza yapacaklardı. Çünki, ibtâl-i davâün muârazaya ihtiyâcları pek şedîd idi. Muâraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezâhür ederdi. Çünki tezâhürüne rağbet çok olduğu gibi, esbâb dahî çok idi. Tezâhür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime'nin hezeyânları gibi behemahâl târîhte bulunacaktı. Mâdem ki târîhte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Mâdem yapılmamıştır, demek Kur'ân mucizedir.

Suâl: Müseylime, füsehâ-i Arabdan olduğu hâlde sözleri niçin âleme maskara olmuştur?

Cevâb: Çünki onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukbeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet, güzel bir adam, Hazret-i Yûsuf (a.s.) ile berâber güzellik imtihânına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.

Suâl: Kur'ân-ı Kerîm hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur'ân'ın bazı terkîb ve kelimeleri gûyâ nahiv ilminin kidelerine muhâlefet etmiş gibi şübhe îkà’ etmişlerdir?

Cevâb: Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kidelerinden haberleri yoktur. Sekkâkî'nin dediği gibi, efsah-ı füsehâ olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân-ı Kerîmi uzun uzun zamânlarda tekrâr tekrâr okuduğu hâlde o hatâların farkında olmamış da bu câhil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkâkî, Miftâh'ının sonunda, bu gibi câhilleri iyi taşlamıştır.
Evet, bir ş
âirin dediği gibi, "Her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyâda taş kalmaz."

Not: Tashihte müsvedde olarak kullanılan metin, http://www.risaleara.com/ 'dan alınmıştır.