Salı, 19 Ekim 2010 12:43

İ‘TİZÂR

 

Üstâd Hattı KÜÇÜK SÖZLER’in metni;

http://risaletashih.com/files/KucukSozlerSaidNursiElyazmasi.pdf   

m.serkan’dan te’min edilmiş,

B. Tunç, M. Özer ve Ö. Bayram tarafından yeniyazıya çevrilmiştir.

Tebyiz ve son tashihler B. Tunç'a âid olduğu için kusurlar da onundur.
 

ÖNEMLİ NOT: Diğer nüshalara göre göze çarpan bâzı farklılıklar kırmızı yazılmıştır. (B. T.)
 
*****


BİRİNCİ, İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ, DÖRDÜNCÜ, BEŞİNCİ, ALTINCI, YEDİNCİ, SEKİZİNCİ
SÖZLER
 
Ehemmiyetli bir maksad içün temsîlât, hikâyeler sûretinde yazılmışlar.
    
  
Ey kardaş! Benden birkaç nasîhat istedin.. Sen bir asker olduğun içün, askerlik temsîlâtiyle, yedi hikâyeciklerle birkaç haqîkati nefsim ile berâber dinle.. Çünki, ben nefsimi herkesten ziyâde nasîhate muhtâc görüyorum… Vaktiyle yedi âyetten istifâde ettiğim "Yedi Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demişdim.. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyle yine nefsime diyeceğim. Kim isterse berâber dinlesin..
***
 
      BİRİNCİ SÖZ
 
      
 بسم الله  her hayr şey’in başıdır.. Biz dahî başdan ona başlarız…
Bil ey nefsim!. Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâl’le vird-i zebânıdır..  بسم الله  ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyâhat eden adama gerekdir ki, bir kabîle reîsinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şaqîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyle, hadsiz düşman ve ihtiyâcâta karşı perîşân olacakdır.
İşte böyle bir seyâhat içün iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzı‘di; diğeri mağrurdu. Mütevâzı‘i, bir reîsin ismini aldı; mağrûru almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtı‘u’t-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reîsin ismiyle gezerim." Şaqî def‘ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm’la hürmet görür. Öteki mağrur ise, bütün seyâhatinde öyle belâlar çeker ki, ta‘rif edilmez. Dâim titrer, dâim dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünyâ ise bir çöldür. Aczin, fakrin hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdise karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihâyetsiz aczin, fakrın; [seni ]nihâyetsiz bir kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr ve Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kayd olur. Devlet nâmına hareket eder. Hiç kimseden pervâsı kalmaz. Kànûn nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şey’e karşı dayanır.
Başda demişdik: "Bütün mevcûdât lisân-ı hâl’le,بسم الله   der." Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün bir şehir ahâlîsini cebren bir yere sevq etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yaqînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, pâdişâh kuvvetine istinâd eder..
Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç,  بسم الله  der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Her bir bostan,  بسم الله  der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taâmlar, içinde berâber pişiriliyor.
Her bir inek, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar  بسم الله  der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi oluyor...  Bizlere Rahmân nâmına en latîf, nazîf, âb-ı hayât gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
Her nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök damarlarıبسم الله   der, sert taş, toprağı deler, geçer. "Allâh nâmına, Rezzâq nâmına" der; her şey ona musahhar olur.
Evet, havâda dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve toprakdaki köklerin kemâl-i sühûletle münteşir bulunması ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabî‘iyyûnun ağzına şiddetli bir tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve harâret dahî emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsâ [a.s.] gibi, فَااضْرِبْ بِعَصَاَكَ الْحَجَرَ  ”emrine imtisâlen taşları şakk eder. Ve o çıgara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer a‘zâ-yı İbrâhim [a.s.] gibi, ateş saçan harârete karşı, “يَانَارُ كُونِى بَردًا وَسَلَامًا ” âyetini okuyorlar."
Mâdem herşey ma‘nen, بسم الله   der, Allâh nâmına, Allâh'ın ni‘metlerini getirip bizlere verirler... Biz dahî,  بسم الله demeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gàfil insanlardan almamalıyız.
Tablacı hükmünde olan insanlara bir fîât veririz. Acabâ, asıl mal sâhibi olan Allâh ne fîât istiyor?
Elcevâb: O Mün‘im-i Haqîqî, bizden o kıymetdâr ni‘metlere, bedel istediği fiât ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başda,  بسم الله   zikirdir. Âhirde,  الحمدلله şükürdür. Ortada, bu kıymetdâr hârika-i san'at olan ni’metler Ehad, Samed'in (Ehad-i Samed'in) mu‘cize-i kudreti, hediyye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bir pâdişâhın kıymetdâr bir hediyyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp hediyye sâhibini tanımamak ne derece belâhet’se, öyle de, zâhirî mün‘imleri medih ve muhabbet edip Mün‘im-i Haqîqî’yi unutmak, ondan bin derece dahâ belâhetdir.
     Ey nefis! Böyle ebleh
ve ahmak olmamak istersen; Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al, Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle, vesselâm..
      ***
 
İKİNCİ SÖZ
 
Îmân’da ne kadar büyük bir saâdet ve ni‘met, ne büyük bir lezzet ve râhat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki adam, hem keyf, hem ticâret içün seyâhate giderler. Biri hodbîn, tali‘siz bir tarafa; diğeri Hudâbîn (hudâbîn), bahtiyâr diğer tarafa sülûk eder, giderler. 
Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hod-endîş, hem bedbîn olduğundan.. bedbînlik cezâsı olarak nazarında pek bed ve fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçâreler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbâtlarından vâveylâ ederler. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket, bir mâtemhâne-i umûmî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek içün serhoşlukdan başka çâre bul[a]maz. Çünki, herkes ona düşman ve ecnebî görünür. Ve ortalıkta dahî, müdhiş cenâzeler ve me'yûsâne ağlayan yetimleri görür. Vicdânı, azâb içinde kalır.
Diğeri Hudâbîn (hudâbîn), Hudâperest (hudâperest), halk-endîş, güzel ahlâklı idi ki.. nazarında pek güzel bir memlekete düşdü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî şenlik görüyor. Her tarafda bir sürûr, bir şehr-âyin, ve cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler.. Herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar, teşekkürler ile bir terhîsât-ı umûmiyye şenliği... Hem tekbîr ve tehlîl ile mesrûrâne ahz-ı asker içün bir davul ve mûzîka (muzika) sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmağa bedel; şu bahtiyâr, hem kendi, hem umum halkın sürûriyle mesrûr ve müferrah… Hem güzelce bir ticâret eline geçer, Allâh'a şükreder.
Sonra döner, öteki adama rastgelir. Hâlini anlar. Ona der: "Yâhû sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zâhire aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı soymak ve tâlân etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musîbetli perde senin nazarından kalksın, haqîkati görebilesin. Zîrâ nihâyet derecede âdil, merhâmetkâr, raiyyet-perver, muktedir, intizâm-perver, müşfiq bir melîkin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı teraqqiyyât ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehmin[in] gösterdiği sûrette olamaz."
Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedâmet eder. "Evet, evet, ben ‘işretten dîvâne olmuştum. Allah senden râzı olsun ki, beni cehennemî bir hâletten kurtardın!”
Ey nefsim! Bil ki: Evvelki adam kâfirdir veyâ fâsık-ı gàfildir (fâsık gàfildir). Şu dünyâ, onun nazarında bir mâtemhâne-i umûmîdir. Bütün zîhayat, firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise; ecel pençesiyle parçalanan kimsesizler, başıbozuklardır. Dağ ve deniz gibi büyük mevcûdât, ruhsuz, müdhiş cenâzeler hükmündedirler. Dahâ bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evhâm, küfründen, dalâletinden neş'et edip, onu ma‘nen ta‘zîb eder.
Diğer adam ise; mü'mindir. Cenâb-ı Hâlık'ı tanır, tasdîq eder. Onun nazarında şu dünyâ, bir zikirhâne-i Rahmân, bir ta’limgâh-ı beşer ve hayvân, bir meydân-ı imtihân-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvâniyye ve insâniyye ise; terhîsâtdır. Vazîfe-i hayâtını bitirenler, bu dâr-ı fânîden, ma‘nen mesrûrâne, dağdağasız bir âleme giderler. Tâ yeni vazîfedârlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvâniyye ve insâniyye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayât, birer muvazzaf mesrûr asker, birer müstaqîm memnun me’murdur. Bütün sadâlar ise, yâ vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydosdan gelen şükür ve tefrîh ya‘nî i‘lân-ı sürûr, veyâ işlemek neş’esinden neş’et eden nağamâtdır. Bütün mevcûdât, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost me’mûru, birer şirîn kitâbıdır. Dahâ bunun gibi pek çok latîf, ulvî ve leziz, tatlı hakîkatler, onun îmânından tecellî eder, tezâhür eder.
Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkùm-ı Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyyet, yalnız İslâmiyyet’de ve Îmân’dadır. Öyle ise, biz dâimâ اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَىدِينِ اْلاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ demeliyiz...
***
  
      
  ÜÇÜNCÜ SÖZ
 
İbâdet; ne kadar büyük bir kâr, bir ticâret, bir saâdet, ve fısk ve sefâhet; ne büyük bir hasâret, bir helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
 Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek içün emir alıyorlar. Berâber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orda bulunur, der onlara:
"Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla berâber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve râhat görür. Ve soldaki yol ise, menfaatı olmamakla berâber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlu(ğun)[k]da birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hıffet, yalancı bir râhatlık görür. İntizâm-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta, her adüvvü alt edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur...”
O muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyâr nefer, sağa [gider].. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve rûhu, binler batman minnetler ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakıp, nizâma tâbi‘ olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnet altında ve rûhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ, mahall-i maksûda yetişir. Orada, âsi, kaçak cezâsını görür.
Askerlik nizâmını seven ve çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağda giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek râhat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehre yetişir. Orada, vazîfesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsib bir mükâfat görür.
İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu; biri mutî‘-i kànûn-i İlâhî, birisi de âsi ve hevâya tâbi‘ insanlardır.
O yol ise, hayât yoludur ki; âlem-i ervahdan gelip kabirden geçer, âhirete gider.
O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır. İbâdet[in] çendân zâhirî bir ağırlığı var. Fakat ma‘nâsında öyle bir râhatlık, bir hafiflik var ki, ta‘rif edilmez. Çünki âbid, namâzında der:  اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  Ya‘nî: “Hâlık ve Râzık, O’ndan başka yok.. Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsânı, merhameti çoktur” (der)[diye] i‘tikàd ettiğinden, her şeyde bir hazîne-i rahmet kapısını bulur. Duâ ile çalar. Hem her şey’i kendi Rabbi(si)nin emrine müsahhar görür, Rabbi(si)ne ilticâ eder. Tevekkül'le istinad edip her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı, ona bir emniyyet-i tâmme verir.
Evet her haqîqî hasenât gibi cesâretin dahî menbaı, îmandır, ubûdiyyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahî menbaı, dalâlettir.
Evet tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bir bomba olup patlasa, ihtimâl, onu korkutmaz. Belki bir hârika-i kudret-i Samedâniyyeyi, lezzetli bir hayret'le seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acabâ bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der; evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)
Evet insan, nihâyetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde; sermâyesi hiç hükmünde... Hem nihâyetsiz musîbetlere ma‘ruz olduğu hâlde; iktidârı, hiç hükmünde bir şey... Âdetâ sermâye ve iktidârı[nın] dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzûları ve elemleri, belâlarının dâiresi ise; gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.
Bu derece âciz, zaîf ve faqîr, muhtaç olan rûh-i beşere; ibâdet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saâdet, bir ni‘met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Ma‘lûmdur ki: Zararsız yol, zararlı [yola] -velev on ihtimâlden bir ihtimâl'le olsa- tercih edilir. Hâlbûki mes’elemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla berâber -ondan dokuz ihtimâli(y)le- bir saâdet-i ebediyye hazînesi vardır. Ve fısk, sefâhetin yolu ise; -hattâ fâsıkın i‘tirâfiyle dahî- menfaatsiz olduğu hâlde ve -ondan dokuz ihtimâli(y)le- şekàvet-i ebediyye helâketi bulunduğu(nu); icmâ‘ ve tevâtür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisâsın ve müşâhedâtın şehâdetiyle sâbittir. Ve ehl-i zevq ve keşfin ihbârâtıyle muhakkaktır.
       Elhâsıl: Âhiret gibi, dünyâ saâdeti dahî, ibâdette ve Allâh'a asker olmaktadır. Öyle ise, biz
dâim  اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفِيقِ demeliyiz, müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
* * *
 
        
DÖRDÜNCÜ SÖZ
Namaz, ne kadar kıymetdâr, mühim, hem ne kadar ucuz, az bir masrafla kazanılır, hem namazsız adam ne kadar dîvâne zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat‘î anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, her birisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikàmet etmek içüngönderiyor. Ve onlara emr eder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım ba‘zı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer(*), hem tayyâre bulunur. Sermâyeye göre binilebilir.”
İki hizmetkâr, dersi aldıktan sonra giderler. Birisi, bahtiyâr ki, istasyona kadar bir parça masraf eder. Fakat, o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticâret elde eder ki, sermâyesi, birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr, bedbaht, serserî olduğundan, istasyona kadar yirmiüç altınını sarfeder. Kumara-mumara verip zâyi‘ eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der:
“Yâhû, şu kalan lirayı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusûru afveder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikàmetimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.” Acabâ, şu adam inad edip, o tek lirasını bir defîne anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip belki muvakkat bir lezzet içün sefâhete sarfetse; gàyet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu, en akılsız adam dahî anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
O hâkim ise; Rabbimiz, Hàlikımızdır.
O iki hizmetkâr yolcusu ise; biri mütedeyyin, namazını şevqile kılar; diğeri gàfil, namazsız insanlardır.
O yirmidört altın ise, yirmidört sâat her gündeki ömürdür.
O has çiftlik ise, Cennet’dir.
O istasyon ise, kabirdir.
O seyâhat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre, o uzun yol mütefâvit derecede kat‘ edilir. Bir kısım ehl-i takvâ, berq gibi bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da, hayâl gibi ellibin senelik bir mesâfeyi bir günde kat‘ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşân, şu haqîkate iki âyetiyle işâret eder.
O bilet  ise, namazdır. Bir tek sâat, beş namâza abdestile berâber kâfî gelir. Acabâ, yirmiüç sâatini şu kısacık hayât-ı dünyeviyyeye sarf eden ve o uzun hayât-ı ebediyyeye bir tek sâatini sarf etmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulm eder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder. Zîrâ, bin adam iştirâk etmiş bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabûl ederse; halbûki, kazanç ihtimâli binden birdir. Sonra yirmidörtten bir tek malını, yüzden doksandokuz ihtimâlile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyyeye vermemek; ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, o kendini àkıl zan eden adam anlamaz mı?
Hâlbûki, namazda rûhun, kalbin, aklın büyük bir râhatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namâzını kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü, âhirete mâl edebilir. Fânî ömrünü, bir cihetle ibkà eder.
 
 (*): chemin de fer / şömendöfer / / شمندوفر / şimendöfer
 
* * *
  
               BEŞİNCİ SÖZ
Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek ne derece haqîqî bir vazîfe-i insâniyye ve ne kadar fıtrî, münâsip bir netîce-i hilkat-i beşeriyye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Seferberlikde, bir taburda, biri muallem, vazîfeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker berâber bulunu(yo)rlardı. Vazîfeperver nefer ta‘lîme ve cihâda dikkat eder, erzak ve ta‘yînâtını hiç düşünmezdi. Çünki, anlamış ki, kendisini beslemek, cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvî etmek, hattâ ‘indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazîfesidir. Ve onun asıl vazîfesi, ta‘lim ve cihaddır. Fakat ba‘zı erzak ve cihâzât işlerinde işler ve işletdirir. Ya'nî kazanı kaynatır, karavanayı yıkar, getirir.
Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?". 
Der; "Devletin angaryasını çekiyorum". Demiyor; "Nafakam için çalışıyorum".
Diğer; şikemperver, acemî nefer ise, ta‘lîme ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir, bana ne?" derdi. Dâim nafakasını düşünür onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi.
Birgün, muallem arkadaşı ona dedi:
“Birâder, asıl vazîfen ta‘lim ve muhârebedir. Sen onun içün buraya getirilmişsin. Pâdişâha i‘timad et; o seni aç bırakmaz. O, onun vazîfesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamânıdır. Hem sana, ‘âsîdir’ der, cezâ verirler.
Evet, iki vazîfe peşimizde görünüyor. Biri pâdişâhın vazîfesidir; -ba‘zan biz onun angaryasını çekeriz- ki, 'bizi beslemektir'. Diğeri bizim vazîfemizdir; -pâdişah bize teshîlâtla yardım eder- ki, 'ta‘lim ve harbdir'.”
Acabâ o serserî nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın.
İşte, ey tenbel nefsim!
O dalgalı meydân-ı harb, bu dağdağalı dünyâ hayâtıdır.
O taburlara taksim edilen ordu ise, cem‘iyyet-i beşeriyyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemâat-i İslâmiyyesidir.
O iki nefer ise: Biri, ferâiz-i dîniyyesini bilen ve işleyen.. kebâiri terk ve günahları işlememek içün nefis ve şeytâna mücâhede eden müttaqî Müslümandır. Diğeri, Rezzâq-ı Haqîqîyi it(ti)ham etmek derecede derd-i maîşete dalıp, farzını terk [eden] ve maîşet yolunda rastgele günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir.
Ve o ta‘lim ve ta‘lîmât ise; başda namaz, ibâdâttır.
Ve o harb ise; nefis ve hevâ, ve cinnî, insî şeytanlara karşı mücâhede edip günahlardan, ahlâk-ı rezîleden kalb ve rûhunu helâket-i ebediyyeden kurtarmaktır.
Ve o iki vazîfe ise; birisi "hayâtı verip beslemektir"; diğeri hayâtı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır, O’na tevekkül edip emniyyet etmektir.
                Evet, evet, en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniyye ve hârika-i hikmet-i Rabbâniyye olan "hayâtı" kim vermiş, yapmışsa, rızkla o hayâtı besleyen ve idâme eden de/dahî O’dur, O’ndan başka olmaz.
Delil mi istersin? En za‘îf, en aptal hayvan, en iyi beslenir "meyve kurtları ve balıklar gibi". En âciz, en nâzik mahlûq, en iyi rızkı o yer "çocuklar, yavrular gibi".
Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl; iktidâr ve ihtiyâr olmadığını, belki acz ve zaaf olduğunu... [anlamak içün,] "balıkla tilki[yi]", "yavrularla canavarları", "ağaçlarla–... evet, ağaç dahî rızk ister- hayvanları" muvâzene etmek kâfîdir. Demek, derd-i maîşet içün namâzını terk eden, o nefere benzer ki, ta‘lîmi, siperi bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namâzını kıldıktan sonra Cenâb-ı Rezzâq-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden ta‘yînâtını kendisi aramak, başkalara bâr olmamak içün kendisi bizzat gitmek güzeldir, merdlikdir, o dahî bir ibâdetdir.
Hem insan ibâdet içün halk ol[un]duğunu, fıtratı, cihazât-ı ma‘neviyyesi gösteriyor. Zîrâ hayât-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidâr cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayât-ı ma‘neviyye ve uhreviyyesine lâzım olan "ilim ve iftikar" ile tazarru‘ ve ibâdet cihetinde hayvânâtın sultânı ve kumandânı hükmündedir.
Demek, ey nefsim, eğer hayât-ı dünyeviyyeyi gàye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayât-ı uhreviyyeyi gàye-i maksad yapıp ve şu hayâtı dahî ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvânâtın büyük bir kumandânı hükmünde ve şu dünyâda Cenâb-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdâr bir abdi ve mükerrem, muhterem bir misâfiri olursun.
İşte sana iki yol, istediğini intihâb edebilirsin. Hidâyet ve tevfîqi Erhamü’r‑Râhimîn’den iste. 
   ***                            
ALTINCI SÖZ
 
Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak, O’na abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir pâdişah, raiyyetinden iki adama, herbirisine emâneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamânı olduğundan hiçbir şey karârında kalmaz; yâ mahvolur, tebeddül eder giderdi.
Pâdişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yâver-i ekremini gönderdi. Gàyet merhametkârâne bir fermân ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emânetimi bana satınız; tâ sizin için muhâfaza edeyim, beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size dahâ güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem gûyâ o emânet malınızdır; pek büyük bir fiât size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler benim nâmımla ve benim dezgâhlarımda işlettirilecek; hem fiâtı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakîrsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârifâtı ve levâzımâtı, ben der‘uhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamânına kadar yine elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!”
 “Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhûde gidecek; hem o yüksek fiâttan mahrum kalacaksınız. Hem o nâzik ve kıymetdâr âletler, mîzanlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından(*), bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idâre ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânetde hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret!”
“Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esir, başıbozuğa bedel, àlî bir pâdişâhın has, serbest bir yâver-i askeri olursunuz.”
Onlar şu iltifât ve fermânı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: “Baş üstüne! Ben maal-iftihâr satarım, hem bin teşekkür ederim.”
Diğeri mağrur, nefsi fir‘avnlaşmış, hodbîn, ayyâş, gûyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünyânın zelzelelerinden ve dağdağalarından haberi yok, dedi:
“Yok , pâdişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam.”
Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıpta ederdi. Pâdişâhın lutfuna mazhar olmuş; has sarâyında saâdetle yaşıyor. Diğeri ise öyle bir hâle giriftâr olmuş ki, herkes ona acıyor, hem “Müstehak!” diyor. Çünki hatâsının (..x..**) netîcesi olarak, hem saâdeti ve mülkü gitmiş, hem cezâ ve azâb çekiyor.
İşte, ey nefs-i pürheves! Şu misâlin dûrbîn[i] ile haqîkatin yüzüne bak.
Ammâ, o pâdişah ise, Ezel-Ebed Sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır.
Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzanlar ise, senin dâire-i hayâtın içindeki mâmelekin.. ve o mâmelekin içindeki cisim ve rûh ve kalbin... ve onlar içindeki göz ve dil ve akıl ve hayâl gibi zâhirî, bâtınî hâsselerindir.
Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-i Kerîm’dir (asm). Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi şu âyetle i‘lân ediyor:
اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Ve o dalgalı muhârebe meydânı ise, şu fırtınalı dünyâ yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insânın aklına şu fikri veriyor: “Mâdem herşey elimizden çıkacak, fânî olup gayb olacak. Acabâ bâqîye tebdil edip ibkà etmek çâresi yok mu?” deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-i Kur’ân işitiliyor. Der:
“Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve râhat bir çâresi var.”
S: Nedir?
C: Emâneti sâhib-i haqîqîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünki Kayyûm-i Bâqî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve O’nun yolunda sarf edilen şu ömr-i zâil, bâqîye inkılâb eder, bâqî meyveler verir. O vakit ömür daqîkaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde, zâhiren fenâ bulur, çürür; fakat âlem-i bekàda saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler ve âlem-i berzahta; ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiât veriliyor.
Üçüncü kâr: Her bir a‘zâ ve hâsselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ akıl bir âlettir. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesâbına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz‘iç ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamânın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamânın ehvâl-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir âlet dereke(derece)sine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz’âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için, gàliben yâ sarhoşluğa veyâ eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Haqîqîsi’ne satılsa ve O’nun hesâbına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtda olan nihâyetsiz rahmet hazîneleri[ni] ve hikmet defîneleri[ni] açar. Ve bun[un]la sâhibini saâdet-i ebediyyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesâbına çalıştırsan, geçici, devamsız ba‘zı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, -gözün Sâni‘-i Basîr'ine satılsa ve- O’nun hesâbına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyye’nin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin bir mübârek arısı derecesine çıkar.
Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmi’ne satmazsan, belki nefis hesâbına, mi‘de nâmına çalıştırsan, o vakit mîdenin tavla ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukùt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiyye hazîneler[ini]n bir nâzır-ı mâhir[i] ve kudret-i Samedâniyye matbahlarının bir müfettiş-i şâkir[i] rütbesine çıkar.
İşte, ey akıl, dikkat et! Meş’ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede?
Ey göz, güzel bak! Âdî bir kavvâd nerede, kütüphane-i İlâhî’nin mütefennin bir nâzırı nerede?
Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?
Dahâ bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyas etsen anlarsın ki, haqîkaten mü’min Cennet’e lâyık ve kâfir Cehennem’e muvâfık bir mâhiyyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min îmânile Hâlık’ının emânetini O’nun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir hıyânet edip nefs-i emmâre hesâbına çalıştırmasıdır.
Dördüncü kâr: İnsan za‘îfdir; belâları çok. Fakîrdir; ihtiyacâtı pek ziyâde. Âcizdir; hayât yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timad edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Yâ sarhoş, veyâ canâvar eder.
Beşinci kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdâ ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâc olduğun bir zamanda Cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşf ve ehl-i ihtisas ve müşâhede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrûmiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftûn olduğun gençlik ve hayât zâyi‘ olup gaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boyununa yükletecekler.
İkinci hasâret: Emânetde hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünki, en kıymetdâr âletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.
Üçüncü hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insâniyyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyye’ye iftirâ ve zulmettin.
Dördüncü hasâret: Acz ve fakrın ile berâber, o pek ağır hayât yükü[nü] za‘îf beline yükleyip zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin.
Beşinci hasâret: Hayât-ı ebediyye esâsâtını ve saâdet-i uhreviyye levâzımâtını tedârik etmek içün verilen akıl, kalb, göz, dil gibi güzel hediyye-i Rahmâniyye’yi, Cehennem kapılarını sana açacak bir çirkin sûrete çevirmektir.
Şimdi satmağa bakacağız. Acabâ o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar?
Yok, kat‘â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfîdir. Harâma girmeğe hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiyye ise hafifdir, azdır. Ve Cenâb-ı Hakk'a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şerefdir ki, ta‘rif edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allah nâmına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesâbiyle vermeli, almalı. Ve izni ve kànûnu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.
“Yâ Rab, kusûrumuzu afvet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamânına kadar bizi emânetde emîn kıl. Âmin!..” demeli ve O’na yalvarmalı.
(*): Bolmak (bulmak): Çağatay lehçesinde “olmak” yerine yardımcı fiil gibi kullanılır. (Hayât Büyük Türk Sözlüğü.)
(**): İşâretli kelime silik çıkmış, okunamadı. "cirmi" veyâ "cürmü" olma ihtimâli var gibi.
 
     
          Üstâd Hattı El-Hüccetü'z-Zehrâ'da da şöyle bir yer var. Biraz ona da benziyor..
 
alt
(.. hatâsının cezâsı olarak ..)

          ***
 
        YEDİNCİSÖZ

Şu Kâinâtın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّهِ وَ بِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ  rûh-i beşer içün saâdet kapısını fetheden ne kadar kıymetdâr iki tılsım-ı müşkil-küşâ olduğunu ve sabırla Hlık’ına tevekkül ve ilticâ ve şükürle Rezzâk’ından suâl ve duâ; ne kadar nâfi‘ ve tiryâq gibi iki ‘ilâc olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek, namâzı kılmak, kebâiri terk etmek; ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnakdâr bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nûr-i kabir olduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir zaman bir asker, meydân-ı harb ve imtihânda, ve kâr ü zâr-i deverânda (*) pek müdhiş bir vaz‘iyyete düşer. Şöyle ki:
Sağ ve sol iki tarafında derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak içün emir bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir dâr-ağac[ı] dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, ve onu da bekliyor. Hem bu hâliyle berâber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor.
O bîçare, şu dehşet içinde, me’yûsâne düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi hayırhâh, nûrânî bir zât peydâ olur. Ona der:
“Me’yûs olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce isti‘mâl etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o dâr-ağac[ı], sana keyf ve tenezzüh içün hoş bir salıncağa döner. Hem, sana iki ‘ilâc vereceğim. Güzelce isti‘mâl etsen; o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül-i Muhammedî denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğumu anlayasın.”
Haqîqaten bir parça tecrübe edildi. Doğru olduğunu tasdîq etti. Evet, ben, ya‘nî şu bîçâre Saîd dahî bunu tasdîq ederim. Çünki; ben dahî biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.
Bundan sonra birden gördü ki: Sol cihetinde[n] şeytan gibi bir dessâs, ayyâş, aldatıcı bir adam, çok zînetler, süslü sûretler, fantâziyyeler, müskirler berâber olduğu hâlde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:
“Hey arkadaş! Gel gel, berâber ‘işret edip keyf edelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.”
S: “Hâ hâ, nedir, ağzında gizli okuyorsun?”
C: “Bir tılsım.”
— “Bırak şunu. Hâzır keyfimizi bozmayalım.”
S— Hâ, şu ellerinde[ki] nedir?
C— “Bir ‘ilâc.”
— “At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamânıdır.”
S— “Hâ, şu beş nişanlı kâğıd nedir?”
C—“ Bir bilet. Bir ta‘yînât senedi.”
— “Yırt bunları. Şu güzel bahâr mevsiminde yolculuk bize, nemize lâzım!” der. Herbir desîseyle onu iknâa çalışır. Hattâ o bîçâre de, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben dahî öyle bir dessâsa aldandım.
Birden sağ cihetinde[n] ra‘d gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma! Ve o dessâsa de ki: Arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki dârağacı[nı] kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları ref‘ edip, peşimdeki yolculuğu men‘ edecek bir çâresi varsa, ve bulursan; haydi yap, göster. Sonra, de; 'Gel keyf edelim.'. Yoksa sus hey sersem!.. Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin.”
İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil:
O bîçare asker ise, sensin ve insândır.
Ve o arslan ise, eceldir.
Ve o dâr ağac[ı] ise, zevâl ve firâqdır ki: Gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ eder, gayb olur.
Ve o iki yara ise, birisi müz‘ic ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri, elîm, nihâyetsiz bir fakr-ı insânîdir.
Ve o nefy ve yolculuk ise, Âlem-i Ervâh’dan, rahm-ı mâderden, hayâtdan, ihtiyârlıktan, dünyâdan, kabirden, berzahdan, Haşir’den, Sırât'dan geçer bir uzun sefer‑i imtihândır.
Ve iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakk'a îmân ve âhirete îmândır. Evet şu kudsî tılsımla ölüm; insân-ı mü'mini, zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna, ve huzûr-u Rahmân'a götüren bir musahhar at ve burak sûretini alır. Ânın içündür ki: Ölümün haqîqatini gören kâmil insânlar, ölümü sevmişler. Dahâ ölüm gelmeden ölmek istemişler.
Hem, zevâl ve firâq, memât ve vefâtın ve dârağacı, o îmân tılsımıyle, Sâni‘-i Zülcelâl'in tâze tâze, renk renk, çeşit çeşit mu‘cizât-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyât-ı Rahmetini, kemâl-i lezzetle seyr ve temâşâya bir vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nûrundaki renkleri gösteren âyînelerin tebeddül edip tâzelenmesi ve sinema perdelerin[in] değişmesi, dahâ hoş, dahâ güzel bir manzara teşkil eder.
Ve o iki ‘ilâc ise, biri, sabırla tevekküldür. Ve Hlık’ın kudretine istinâd, ve hikmetine i‘timâddır. Öyle mi? Evet, emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik bir Sultân-ı Cihân'a acz tezkeresiyle istinâd eden adam[ın], ne pervâsı olabilir? Zîrâ, en müdhiş bir musîbet karşısında; اِنَّا لِلهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itmi’nân-ı kalble Rabb-i Rahîm'ine i‘îtimâd eder.
Evet ârif-i billâh, aczden ve mehâfetullah’dan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet var. Şâyed, bir yaşındaki bir çocuk, aklı bulunsa ve ondan suâl edilse: “En lezzetli, en tatlı hâletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, za‘fımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâletdir.” Bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem‘a-i tecellî-i Rahmet’dir. Ânıniçündür ki: Kâmil insânlar, aczde ve havfullâh’da öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetinden şiddetle teberrî edip, Allâh'a acz ile sığınmışlar. Aczi şefâatçı yapmışlar.
Diğer ‘ilâc ise, şükür ve kanâat ile taleb ve duâ ve Râzık-ı Rahîm'inin rahmetine i‘timâddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni‘met eden ve bahâr mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan bir Cevvâd-ı Kerîm'in misâfirine fakr ve ihtiyâc, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki, fakr ve ihtiyâcı, hoş bir iştihâ sûretini alır. İştihâ gibi fakrın tezyîdine çalışır. Ânın içündür ki: Kâmil insânlar, fakr ile fahr etmişler. Yanlış anlama! Allâh'a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa, fakrını halka gösterip, dilencilik vaz‘iyyetini almak demek değildir.
Ve o bilet ve sened ise; başda namaz edâ-i ferâiz ve terk-i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisâs ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevq ve keşfin ittifakıyle; o uzun ve karanlıklı olan ebedü’l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ve ışık ve burak; ancak Kur'ân’ın evâmirini imtisâl ve nevâhîsini ictinâbla elde edilebilir. Yoksa, fen ve felsefe, ve san‘at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.
Şimdi ey tenbel nefsim! Namâzı kılmak, yedi kebâiri terk etmek; ne kadar az ve râhat ve hafîftir. Netîcesi, meyvesi, fâidesi ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamışsa anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvîq eden şeytâna ve  adama dersin:
Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyâdan izâle edip, aczi, fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çâresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Mescid-i Kebîr-i Kâinât’da Kur'ân okunuyor! Kur'ânı dinleyelim: O nûrla nurlanalım: Hidâyetiyle amel edelim, O’nu vird-i zebân edelim. Evet söz O’dur ve O’na derler. Ve Hak olup, ve Hak’dan gelip ve Hak diyen ve haqîqati gösteren ve nûrânî hikmeti neşreden O’dur. 
 
اَللّهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ اَللّهُمَّ اَغْنِنَا بِاْلاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَ لاَ تَفْقُرْنَا بِاْلاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَ قُوَّتِنَا وَ الْتَجَئْنَا اِلَى حَوْلِكَ وَ قُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلِينَ عَلَيْكَ وَ لاَتَكِلْنَا اِلَى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ بِرَحْمَتِكَ وَ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ صَفِيِّكَ وَ خَلِيلِكَ وَ جَمَالِ مُلْكِكَ وَ مَلِيكِ صُنْعِكَ وَ عَيْنِ عِنَايَتِكَ وَ شَمْسِ هِدَايَتِكَ وَ لِسَانِ حُجَّتِكَ وَ مِثَالِ رَحْمَتِكَ وَ نُورِ خَلْقِكَ وَ شَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَ دَلاَّلِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَ مُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَ مُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَ تَرْجُمَانِ آيَاتِكَ وَمِرْآتِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مَدَارِ شُهُودِكَ وَ اِشْهَادِكَ وَ حَبِيبِكَ وَ رَسُولِكَ الَّذِى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّنَ وَ الْمُرْسَلِينَ وَ عَلَى مَلئِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ وَ عَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ آمِين
(*):
* kâr-zâr: cenk yeri, harb meydânı.(Hayât Büyük Türk Sözlüğü)
* kâr: harb.(Y.Asya Lugat) 
* * *
   
SEKİZİNCİ SÖZ
 
Şu dünyâ ve dünyâ içindeki rûh-i insânî ve insanda dînin mâhiyyet ve kıymetlerini ve eğer Din olmasa/olmazsa, dünyâ bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûq olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, ve rûh-i beşerîyi zulümâttan kurtaran يَآ اَللّه  ve لآَاِلهَ اِلاَّ اللّهُ olduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda iki kardaş, uzun bir seyâhate gitdiler. Berâber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşdi. Ve iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular:
"Hangi yol iyidir?"
O dahî onlara dedi ki:
Sağ yolda kànûn ve nizâma teba‘iyyet mecbûriyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise, serbestiyyet ve hürriyyet vardır. Fakat o serbestiyyet içinde bir tehlike ve şekàvet vardır. Şimdi intihàbdaki ihtiyâr sizdedir.
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardaş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَىاللّهِ deyip gitti ve nizâm ve intizâma teba‘iyyeti kabûl etti. Ve ahlâksız ve serserî olan diğer kardaş, sırf serbestlik içün sol yolunu tercih etti. Ve zâhiren hafif, ma‘nen gàyet ağır bir vaz‘iyyette giden bu adamı hayâlen ta‘kîb ediyoruz:
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide tâ hâlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitdi. Baktı ki: Dehşetli bir arslan, meşe[lik]den çıkıp ona hücûm ediyor. O da kaçdı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Korkusundan kendini içine atdı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rastgeldi, yapıştı. Kuyunun dîvârında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. Ve iki fâre, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki: Arslan, nöbetçi gibi kuyu başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki: Dehşetli bir ejderhâ, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun dîvârına baktı gördü ki: Isırıcı muzır haşerât, etrâfını sarmışlar. Ağacın başına baktı gördü ki: Bir incir ağacıdır. Fakat hârikadan olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
İşte şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdî bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Ve bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikàl etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûhu ve aklı, şu elîm vaz‘iyyetten gizli feryâd ü figàn ettikleri hâlde; nefs-i emmâresi, gûyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, ve rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldadarak, bir bağçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbûki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzırdır.
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِىYa‘nî, "Kulum beni nasıl tanırsa, onun ile öyle muâmele ederim."
İşte şu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığıyle, gördüğünü, âdî ve ayn-i haqîqat telaqqî etti ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek! Ne ölüyor ki, kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azâb çekiyor. Biz dahî şu meş‘ûmu, bu azâbda bırakıp döneceğiz. Tâ, öteki kardâşın hâlini anlayacağız.
İşte şu mübârek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkılmıyor. Çünki güzel huylu olduğundan güzel hulyâlar düşünür. Kendi kendine ünsiyyet eder. Hem birâderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünki nizâmı bilir, teba‘iyyet eder, teshîlat görür. Âsâyiş ve emniyyet içinde serbest gidiyor.
İşte bir bağçeye rastgeldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler... Hem bakılmadığı içün murdâr şeyler dahî bulunur. Kardeşi dahî böyle birisine girmişti. Fakat murdâr şeylere dikkat edip meşgùl olmuş, mi‘desini bulandırmış, hiç istirâhat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "Her şey’in iyisine bak" kà‘idesine amel edip murdârlara hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirâhat ederek çıkıp gidiyor.
Sonra gitgide bu dahî evvelki birâderi gibi bir sahrâ-i azîme girdi. Birden hücûm eden bir arslanın sesini işitdi. Korkdu, fakat birâderi kadar korkmadı. Çünki hüsn-i zannıyle ve güzel fikriyle; "Şu sahrânın bir Hâkimi var. Ve bu arslan, o Hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkârı olması ihtimâl[i] var" [diye] düşünüp bir tesellî buldu. Fakat yine kaçdı. Tâ altmış arşınlık derinliğinde bir susuz kuyuya rastgeldi, kendini içine atdı. Birâderi gibi, ortasında bir ağaca eli yapıştı; havâda muallak kaldı. Baktı, iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı bir ejderhâ gördü. Aynı kardâşı gibi bir acîb vaz ‘iyyet gördü. Bu dahî tedehhüş etdi. Fakat kardâşının dehşetinden bin derece hafif. Çünki güzel ahlâq, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise, ona her şey’in güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebebden şöyle düşündü ki:
“Bu acîb işler, birbiriyle alâkadârdır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyorlar. Öyle ise, bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli Hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli Hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksad içün beni bir yere sevq edip da‘vet ediyor.”
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki: Acabâ beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yolile bir maksada sevq eden kimdir?
Sonra, tanımak merâkından tılsım sâhibinin muhabbeti neş'et etdi ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzûsu neş'et etdi ve o arzûdan, tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaz‘iyyet almak irâdesi neş'et etdi.
Sonra ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Fakat başında, binler ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünki kat‘î anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî Hâkim, bağ ve bostânındaki meyvelerin numûneleri[ni] bir tılsım ile ve bir mu‘cize ile o ağaca takmış ve kendi misâfirlerine ihzâr ettiği et‘imeye birer işâret sûretinde o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini veremez.
Sonra niyâza başladı. Tâ, tılsımın anahtârı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: "Ey bu yerler Hâkimi! Senin bahtına düşdüm. Sana dehâlet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızânı isterim ve seni arıyorum."
Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun dîvârı yarılıp, şâhâne, nezih ve güzel bir bağçeye bir kapı açıldı. Belki ejderhâ ağzı, o kapıya inkılâb etti ve arslan ve ejderhâ, iki hizmetkâr sûretini giydiler ve onu içeriye da‘vet ediyorlar. Hattâ arslan, kendisine müsahhar bir at şekline girdi.
İşte ey nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz! Bu iki kardâşın vaz‘iyyetlerini müvâzene edelim. Tâ, iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık, nasıl fenâlık getirir; görelim, bilelim.
Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhânın ağzına girmeğe muntazırdır; titriyor ve şu bahtiyâr ise, meyvedâr, revneqdâr bir bağçeye da‘vet edilir.
Hem o bedbaht, elîm bir dehşetde ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor ve şu bahtiyâr ise lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir ma‘rifet içinde, garîb şeyleri seyr ve temâşâ ediyor.
Hem o bedbaht, vahşet ve me'yûsiyyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyâr ise, ünsiyyet ve ümîd ve iştiyâq içinde telezzüz ediyor.
Hem o bedbaht, kendini vahşi canâvarların hücûmuna ma‘rûz bir mahbûs hükmünde görüyor ve şu bahtiyâr ise, bir aziz misâfirdir ki, misafir olduğu Mihmandâr-ı Kerîm'in acîb hizmetkârlarıyle ünsiyyet edip eğleniyor.
Hem o bedbaht zâhiren leziz, ma‘nen zehirli yemişleri yemekle azâbını ta‘cil ediyor. Zîrâ o meyveler, numûnelerdir. Tatmağa izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyâr ise tadar, işi anlar. Yemeği te'hir, ve intizâr ile telezzüz eder.
Hem o bedbaht, kendi kendisine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir haqîqati, bir vaz‘iyyeti, basîretsizliğiyle kendisine muzlim,  zulumâtlı bir evhâm, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.Meselâ: Bir adam, güzel bir bağçede, ahbâblarının ortasında, yaz mevsiminde hoş bir ziyâfetde  kendini pis bir müskirle sarhoş edip; kendini kış ortasında, canâvarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor.. İşte bu bedbaht dahi öyledir ve şu bahtiyâr ise, haqîqati görür. Haqîqat ise güzeldir. Haqîqatin hüsnünü derk etmekle, haqîqat sâhibinin kemâline hürmet eder. Ve Rahmetine müstehak olur. İşte "Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah'dan bil" olan hükm-i Kur'ânînin sırrı zâhir oluyor.
Dahâ bunlar gibi sâir farkları müvâzene etsen anlayacaksın ki: Evvelkisinin nefs-i emmâresi, ona bir ma‘nevî cehennem ihzâr etmiş. Ve ötekinin hüsn-i niyyeti ve hüsn-i zannı ve hüsn-i hasleti ve hüsn-i fikri, onu büyük bir ihsâna, bir saâdete, bir fazl'a, bir feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim ve ey nefsimle berâber bu hikâyeyi dinleyen adam!Eğer bedbaht kardaş olmak istemezsen ve bahtiyâr kardaş olmak istersen, Kur'ân'ı dinle ve hükmüne mutî‘ ol ve ona yapış ve ahkâmıyle amel et.
Şu hikâye-i temsiliyyede olan haqîqatleri eğer fehm ettin'se; haqîqat-i dîni ve dünyâ ve insân ve îmânı ona tatbîq edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini sen kendin istihrâc et.
İşte bak! O iki kardaş ise, biri rûh-i mü'min ve kalb-i sâlihdir. Diğeri, rûh-i kâfir ve kalb-i fâsıkdır ve o iki tarîq ise, sağ.., tarîq-i Kur'ân ve îman'dır. Vesol ise, tarîq‑ı ‘isyân ve küfrândır.
Ve o yoldaki bağçe ise, cem‘iyyet-i beşeriyye ve medeniyyet-i insâniyye içinde muvakkat hayât-ı ictimâ‘iyyedir ki; içinde şerr ve hayr, iyi ve fenâ, pis ve temiz şeyler berâber bulunur. Âkıl odur ki خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَر kà‘idesine amel eder, selâmet-i kalb'le gider.
Ve o sahrâ ise, şu arz ve dünyâdır.
Ve o arslan ise, ölüm ve eceldir.
Ve o kuyu ise, beden-i insan ve zamân-ı hayâtdır.
Ve o altmış arşın derinlik ise, ömr-i vasatî ve ömr-i gàlibî olan altmış seneye işâretdir.
Ve o ağaç ise, müddet-i ömür ve madde-i hayâtdır.
Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise, gece ve gündüzdür.
Ve o ejderhâ ise, ağzı kabir olan tarîq-ı Berzahîdir ve revâq-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü'min içün, zindandan bir bağçeye açılan bir kapıdır.
Ve o haşerât-ı muzırra ise, musîbât-ı dünyeviyyedir. Fakat mü'min içün, gaflet uykusuna dalmamak içün tatlı îkàzât-ı İlâhiyye ve iltifâtât-ı Rahmâniyye hükmündedir.
Ve o ağaçdaki yemişler ise, dünyevî ni‘metlerdir ki; Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak, onları âhiret ni‘metlerine hem bir liste, hem ihtâr edici, hem müşâbihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri da‘vet eden numûneleri sûretinde yapmış.
Ve o ağacın birliğiyle berâber başka başka muhtelif meyveler vermesi ise, Kudret-i Samedâniyyenin sikkesine ve rubûbiyyet-i İlâhiyyenin hâtemine ve Saltanat-ı Ulûhiyyetin turrasına işârettir. Çünki "Bir tek şeyden her şey’i yapmak" ya‘nî bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvânâtı halk etmek; hem bir basit yemekten bütün cihâzât-ı hayvâniyyeyi îcâd etmek; bunla berâber "Her şey’i bir tek şey yapmak" Ya ‘nî zîhayâtın yediği gàyet muhtelifü’l-cins taâmlardan o zîhayâta bir lâhm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi san‘atlar; Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultân-ı Ezel ve Ebed'in sikke-i hassasıdır, hâtem-i mahsûsudur, taklid edilmez bir turrasıdır.
Evet, bir şey’i her şey ve her şey’i bir şey yapmak; her şey’in Hàliq’ına has ve Kàdir‑i Külli‑Şey'e mahsus bir nîşandır, bir âyetdir.
Ve o tılsım ise, sırr-ı îman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir.
Ve o miftah ise,  يَا اَللّهُ  ve  اَللّهُ لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اْلحَىُّ الْقَيُّوم  *  لآَ اِلهَ اِلاَّ اللّهْ  'dur. 
         Ve o ejderhâ
nın ağzı bağçe kapısına inkılâb etmesi ise, işâretdir ki: Kabir ehl-i dalâlet ve tuğyan içün vahşet-i nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderhâ batnı gibi dar bir mezâra açılan bir kapı olduğu hâlde, ehl-i Kur'ân ve îman içün, zindân-ı dünyâdan bostan-ı bekàya ve meydân-ı imtihândan ravza-i  Cinâna ve zahmet-i hayâttan rahmet-i Rahmân'a açılan bir kapıdır.
Ve o vahşî arslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve müsahhar bir at olması ise, işâretdir ki: Mevt, ehl-i dalâlet içün bütün mahbûbâtından elîm bir firàk-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyyesinden ihrâc ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân-ı mezâra idhâlolduğu hâlde, ehl-i hidâyet ve Kur'ân içün, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbâblarına kavuşmağa vesîledir. Hem haqîqî vatanlarına ve ebedî makàm-ı saâdetlerine girmeğe vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyâdan bostân-ı Cinâna bir da‘vettir. Hem Rahmân-ı Rahîm'in fazlından kendi hizmetine mukàbil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazîfe-i hayât külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyyet ve imtihânın, ta‘lim ve tâlimatından bir paydostur.
Elhâsıl: Her kim hayât-ı fâniyyeyi esâs maksad yapsa, zâhiren bir Cennet içinde olsa da ma‘nen Cehennemdedir ve hayât-ı bâqiyyeye ciddî müteveccih ise, saâdet-i dâreyne mazhardır. Dünyâsı ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da; dünyâsını, Cennet'in intizar salonu hükmünde gördüğü içün hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder...
اَللّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلاَمَةِ وَ الْقُرْاَنِ وَ اْلاِيمَانِ آمِينْ
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ بِعَدَدِ جَمِيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى جَمِيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَآءِ عِنْدَ قِرَآئَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاَنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى اَخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
* * *
 
Şu Küçük Sözleri bidâyette müsvedde olarak kendim ve kendi müşevveş hattımla yazmaya mecbûr oldum. Çünki o vakit herkes benden çekinirlerdi. [Said Nursî]