Salı, 25 Ekim 2011 09:24

MÜNÂZARÂT-1329
  
        
İ’TİZÂR
 
İlk baskı Münâzarât’ın üzerindeki 1329’un Hicrî olma ihtimâli kuvvetli.. Yânî, Mîlâdî 1911.. Rûmî olursa, 1913-14 olur. 
Eser; 1950’li yıllarda Müellif-i Muhteremce gözden geçirildikten (*) sonra talebeleri tarafından elle ve teksir makinesi ile istinsah edilmiş, bil’âhare yeniyazı ile de neşredilmiştir.. 
Bu çalışmada; 1329 aslına olabildiğince sâdık kalınarak yeniyazıya aktarma hedeflenmiştir. 
         A’zamî titizlik gösterilmesine rağmen, şahsımın veyâ yeniyazının kifâyetsizliğinden kaynaklanan sehivler bulunabilir.. Katkılar, maalmemnûniye dikkate alınacaktır.. 
         Bilvesîle samîmî himmetlerini hep yakınımda hissetiğim kıymetli gönül dostlarıma, hassaten genç ve gayûr Özcan BAYRAM kardeşime şükranlar sunuyorum.
                                                      
                                                                    Bilâl Tunç
                                                                           25 Ekim 2011
 (*): Bir değişiklik örneği çalışmanın sonuna eklenmiştir..
 
 NOT:
1) 1329 baskısındaki 35 adet hâşiye işâretleri numaralanarak paranteze alınmış, ayni numara ile, âid oldukları paragrafın altında gösterilmiştir.
2) Dikkat çekilmesi uygun görülen ba’zı kelime ve ibâreler köşeli parantezle işâretlenmiş ve ilgili paragraf altına eklenmiştir. Ba'zan da kırmızı yazı ile yetinilmiştir..
  
 

 

 
 
A Z A M E T L İ   B  A H T S I Z   B İ R   K I T’ A N I N,
Ş A N L I   T Â L İ’ S İ Z   B İ R   D E V L E T İ N,
D E Ğ E R L İ   S Â H İ P S İ Z   B İ R   K A V M İ N   R E Ç E T E S İ
 
                                               V E Y Â H U D
 
B E D Î Ü Z ZA M Â N’ I N   M Ü N Â Z A R Â T I
 
KOSTANTINİYYE
MATBAA-İ EBU’ZZİYÂ
1329

 

 
 
İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Ma’zeret
 
Yâ eyyühe'n-nâzır!
Hasenâtı seyyiâtına, savâbı hatâsına tereccuh edenler, mağfiret ve afva müstehaktırlar.
İşte, iki inkılâb, beni iki te’lîf-i müşevveşe mecbûr etti; iki rıhlet dahî, iki kitâbı ilhâm ettirdi. Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi, ayni hâlde Türk, ayni vakitte Arab’dır. Gûyâ herbir eser Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külâhlı bir Kürd’dür. Böyle acîbü'ş-şekl bir te’lif, te’lif kànûnuna muhâlefetle muâheze olunmamak gerektir.
Evet, benim hakkım sükût idi; zîrâ âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyân değildir. Fakat, Sa’dî'nin,  
غَرَضْ نَقْشِيستْ كِه اَ زْمَا بِاَزْمَاَندْ *  هَسْتِيرَانَمِى  يَابَمْ بقايى
olan mâtem-âlûd ve hikmet-âmiz kelâmının verdiği himmet, hem de benim gibi iktidârsızların mahcûbiyetlerini izâle ile meydân-ı hamiyete çıkmağa cesâret vermek içün nümûne-i imtisâl olmağa olan arzû, hem de - eserin bizzat rağbete şâyan olmasa da - benim gibi me'mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahî bir nevi’ antikalık rağbetine şâyân olmasına olan ümid, beni eser yazmağa cesâret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki, eserlerim ba’zan hem hakîkatşiken, hem nazmşiken, hem üslûbşiken, hem hayâlşiken, hem hisşiken, hem ifrât-âlûddur. Lâkin, ne yapayım, başka türlü de olamazdı. Zîrâ, tam bir asrı bir seneye sıkıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn-i vustâ adamlarının hayâlini yuvarlandırmakla; herbir asır bir his ve bir te’sîri karıştırıp birinci eserimi ilhâm eden Temmûz'un inkılâb-ı mes’ûdunun teşvîkıyle; hem de bütün devâir ve tabakàt-ı mütedâhile-i mütesâfileyi karıştıran ve istibdâdın tazyîk-ı mecnûnânesiyle vücûda atılan ve doktorların tokatiyle ademden tımarhâne kapısı ile dışarıya fırlayan cinnet hâtırâtı olan eserimi tekmil edip, İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi'ni ibrâza beni mecbûr eden Mart ve Mayıs, meş'um ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbın verdiği heyecân ile; hem de gàyet mütenevvia ve muhtelife tabâyi' ve hissiyâtı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücûda getiren üssü'l-esâs-ı mesleğim, elmas-misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlük’le memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intâc etti. Demek, herbir eserim birkaç asrın fezlekesi ve Kürd tâifelerinin tabîatlarının enmûzeci ve gàyet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakîkî intizam onda aramak abestir.
Evet, edebin değil, belki edebiyâtın kànûnuna karşı âsârımı muhâlefete sevk eden yedi esbâbdır: 
         *Evvelâ: Sabâvetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minâre başında gibi fehmen isti’dâdlarda bulunuyorum. Kâh gàyet dakîk bir hakîkat da’vetsiz elime geliyor; kâh g̀àyet tanışım, dostum olmuş bir hakîkat ecnebî olup tanımıyorum. Hattâ bir günde kâh gàyet câhil, kâh tecrübeli bir siyâsî gibi işe karışmak isterim. 
         *Sâniyen: Meşrûtiyet’in fecr-i sâdıkına kadar inşâ ve kitâbette tamâmen hem ümmî, hem acemî idim. Her ne ki inşâ ettim ise, üstâdımız olan Meşrûtiyet’ten öğrendim. Cinân-ı cenânda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelir ise, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.
        *Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh-i âmmeden neş'et eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmîl ettiği vazîfe-i mühimme ile aczden neş'et eden atlamakla nümâyişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şey’e girişmeğe mecbûr oldum.
        *Râbian: Fıtraten bendeki gurûr, milliyeten bendeki fahriyye, mesleken bendeki tahdîs-i ni'met, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümâyiş, şâş adama eserlerimde hakîkatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet, enâniyet var; benim değil, milletimin enâniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medârisin izzetidir.
        *Hâmisen: Ben Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum. Matbaa-i hayâldeki mütercim acemî; yâ kalbin sözünü iyi anlamıyor veyâ lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçe’nin sarf-nahvini bilmediğimden, ma’nâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu, .." tekerrürleri[1], sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de kat’iyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
 
[1]:[tekrarları / diğer nüshalar]
 
        *Sâdisen: Tabîatimdeki ifrat cihetiyle düşündüğümden, mütercim-i hayâlînin tercümesinde, hattâtın imlâsında, tàbi’in tab’ında, mütâliin fehminde ba’zan yanlış düşmekle, güzel bir hakîkat çirkinleşiyor.
        *Sâbian: Şu “Saykal-ı İslâmiyet” ve “Ekrâd Reçetesi” olan iki eser; o dehşetli dağ ve dere ve sahrâların kuvve-i münbitesi fevkal’âde neşvünemâ vererek, kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi. Evet, öyle bir vakitte vücûda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşînine fırlatıyordu. Onlar da, beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra, hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye, şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve ba’zan rüzgâr vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç içün toplayıp, medîne-i medeniyetin çarşısına getirdiler[1]. Hattâ bir kısmı Bâşid Dağı'nın yemişidir, bir tâifesi Ferrâşin Ovası'nın meyvesidir, bir mikdârı Beytüşşebâb Deresi'nde kırmızılanmış semeresidir.
 
[1]:[götürdüler / İ. Reçeteler]
 
         İşte, şu iki eseri yazdığım vakit, zaman kısa, mekân vahşî, ben seyyah, zihin müşevveş, vücûd yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
         Ey ehl-i insâf, ma’zeretim bu!. Kabûl ederseniz, insâfın şânıdır[1]; etmezseniz, emîn olunuz, size minnet etmem. Hiç de kabûl etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek içün değil, belki hakka hizmet içün yazdım, vesselâm…
 
[1]:[şe’nidir / diğer nüshalar]
 
        Şu eserin nağamâtını dinlemek içün, bir Kürd cesedini giymek, bir vahşî hayâlini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâ’ helâl, ne semâ’ tatlı olur.
 
                                                             Ebû Lâ-şey'
                                                                 SAÎD
 
 
        alt

       والصّلاةعلى سيّدالعالم
 
Emmâ ba'd, ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
 
Vaktâ, Meşrûtiyet’in ikinci yaşında; İstanbul temsil ettiği asırdan târihvârî bir nazar ile göçüp, kurûn-i vustâya karşı aşağıya inmekle, aşâir-i Ekrâd'ın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye, güzden bahâra bilâd-ı Arabiye'den bir rıhlet-i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek Meşrûtiyet’i ders verdim.
Birden bana göründü ki, Meşrûtiyet’i gàyet garib bir sûrette telakkî etmişler. Her tarafın şüphe ve suâlleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte, teşhîs-i maraz içün miftâh-ı kelâmı onlara verdim.
Dedim: "Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim."
Onlar istihsan ettiler. Zîrâ Kürdler'in tabîat-i meşrûtiyetperverânelerine binâen, dersi, münâzara ve münâkaşa sûretinde okuyorlar. Onun içündür ki, medreseleri küçük bir meclis-i meb’ûsân-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte, ta’mîmenlilfâide, suâllerini cevablarımla musâfaha ettirerek şu kitâbı yazdım; tâ birbirine muâvenette bulunsun. Hem de, görmediğim Ekrâd ve emsâline, şu kitab, bana bilvekâle onlarla konuşarak cevab versin; hem de, lisânları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen suâl etsin.
Elhâsıl, şu kitab, tarafımdan cevab, onların cânibinden suâl etmek vazîfesiyle mükelleftir. Hem de siyâset tabiblerine, teşhîs-i illete dâir hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl-i hamiyet, anlayınız! Kürd ve emsâli, fikren meşrûtiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin, ba’zı me’mûrun fi’len meşrûtiyetperver olması müşkildir. Hâlbuki, akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir.
İmdi, suâle ve cevâba başlıyorum:
S - Ey Seydâ! İstanbul'a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?
C - Müjde getirdim.
S - Müjde ne demek? Ba’zılar, bize, 'Sizin içün fenâlık var' diyorlar.
         C - Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî’ kuvvetimle, yalnız Kürdistân’a değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâm'ın, lâsiyyemâ Osmânîler'in, bâhusus Ekrâd'ın saâdetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum. 
alt
Farazâ, şu devletin yarı milleti, bahâsında verilse idi gene erzân ve zulmetle berâber yansa idi gene ucuz..
S - Biz öyle işitmedik.
C - Şeytân’ın arkadaşları çoktur...
S - Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve suâlleri hall et.
C - Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.
S - "İstibdâd nedir? Meşrûtiyet nedir?" Diğeri: "Ermeniler ağà oldular. Biz sefil kaldık." Başkası: "Dînimize zarar yok mu?" Dahâ başkası: "Jön-Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler." Diğeri: "Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?" İlâ âhir...
C - Yâhû, şu gürültülü, karmakarışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevab vereceğim?
S - Kàide-i suâli sen göster?
C - Meşrûtiyet kànûniyle suâl ediniz. Ya’nî içinizde bir-iki zekî adamı intihâb ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz.
Onlar: "Peki, peki..."
S - İstibdâd nedir; meşrûtiyet nedir?
C - İstibdâd; tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinâd ile cebrdir, re’y-i vâhiddir, sû-i isti’mâlâta gàyet müsâid bir zemîndir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhîsidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyet'i zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağraz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyet’i zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’l-İslâm îkà’ edip, Mu’tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdâddır.
Evet, taklîdin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıza, Mu’tezile gibi İslâmiyet’i müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.
S - İstibdâd bu derece bir semm-i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehü'l-hamd, parçalandı. Onu esâsiyle tedâvî edecek olan tiryâk-ı meşrûtiyeti bize ta’rif et.
C - Ba’zı me’murların ef'âli, adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl-i hâzırdan fehm ettiğiniz meşrûtiyeti tefsîr etmeyeceğim. Belki hükûmetin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûayı beyân edeceğim.
İşte, meşrûtiyet; 
 alt 
 alt  âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i şer’iyyedir. O vücûd-i nurânînin kuvvete bedel, hayâtı hakdır, kalbi ma’rifettir, lisânı muhabbettir, aklı kànundur, şahıs değildir.
Evet, meşrûtiyet; hâkimiyet-i millettir; siz dahî hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb-i saâdetidir, siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvak ve hissiyât-ı âliyyeyi uyandırır; uyku bes, siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyet'in bahtını, Asya'nın tâli’ini açacaktır. Size müjde!. Bizim devleti, ömr-i ebedîye mazhar eder. Milletin bekàsıyla ibkà edecek. Siz dahâ me'yus olmayınız. Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeye müstaid olan re’y-i vâhid-i istibdâdı, lâyetezelzel bir demir direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdîl eder; siz de, sefîne-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor; siz de hürriyetperverlikle pâdişah olmaya gayret ediniz. Esâs-ı insâniyet olan cüz'-i ihtiyârı te’mîn eder, âzâd eder; siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyâde ehl-i İslâm'ı bir aşîret gibi birbirine rapteder, siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz. Zîrâ, meşveret perdeyi attı; milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîrâ, milliyetimizin rûhu İslâmiyet'tir; hakîkî ve nisbî ve izâfîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyoruz.
S - İstibdâdın çirkinliğine, meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delîlin nedir?
C - Siz avâm olduğunuzdan, hayâlinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil size bürhân-ı nazarîden dahâ ziyâde mukni’dir. İşte, ikisinin mâhiyetlerini misâl ile tasvir edip göstereceğim.
İşte, biliniz:
Hükûmet, hekim gibidir; millet hastadır. Farz ediniz, ben şu çadırda oturmuş bir hekîmim. Şu etraftaki herbir köyde, Allah etmesin, birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim. Hem de ta’cîzimi istemeyen müdâhenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu hâlde; şu köylere, tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mîzansız bir ilâcı isti’mâl eden, acabâ şifâ mı bulur, veyâhud ölür?
Evet, 
 alt
 sırrına, şunun sâye-i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâülcû’ ile karın ağrısına mübtelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak, yâhud eşkiyâlık ve husûmet derdiyle mültehib[1] bulunan o vücûda, iltihâbı tezyid eden Hamîdîlik icrâ etmek ve ilâ âhire.. Acabâ tedâvî mi, yoksa tesmim midir? Melekü'l-mevte yardım etmektir.[2] [1]:[mülteheb, mültehab, mültehap / diğer nüshalar]
[2]:[etmek midir? / bâzı nüshalar]
 
İşte mâhiyet-i istibdâdın timsâli budur. Zîrâ, sâbıkta, pâdişah; kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu, bîçâre milletin hâlini anlamıyordu, yâhud za’f-ı kalb ve kuvvet-i vehm ile anlamak istemiyordu, yâhud mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabîatı, anlattırmağa müsâid değildi. İşte hükûmetteki istibdâda, herşeydeki istibdâdı kıyâs ediniz. Hattâ, taklîdi tevlid eden ilmin istibdâdı dahî böyledir.
Ammâ, bizzarûre hükûmet-i İslâmiye'nin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûanın timsâlini isterseniz... Farz ediniz ben bir hekîmim. Şu çadır dahî eczâhânedir; içindeyim. Umum köylerde veyâhud evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis etmiş, reçetesini yazmış bir müntehab adam, yanıma geliyor, reçetesini ibraz ediyor ki; "dâü'l-cehl ile baş ağrısı var" yazılıdır. Ben dahî, fen afyonunu iptidâ onların lisânlarının zarfında, sonra da lisân-ı resmiyeye ifrâğ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; “kalb hastalığı olan za’f-ı diyânet” var. Ben de, fünûnu, maârif-i İslâmiye ile mezc ederek bir ma’cun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde, “dâü'l-husûmet ile ihtilâl sıtması” var. Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryâk-misâl adâlet ve muhabbeti o nur ile mezc ettirerek, sulfato-misâl bir ilâç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahânesinde, bîçare etfâli helâkten halâs eder. Hâ, hükûmet-i meşrûtanın timsâl-i nûrânîsi;
 alt sırrınca, herbir büyük adam, bu düstûru nazarına almak gerektir.
S - Derman, dermandır; neden zehir olsun?
C - Bir derdin dermânı başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçse, derd getirir.
S - Ne diyorsun?  alt  Hâl-i hâzırın eskisi gibi çok fenâlığı var, bize zulm eder. Hem de za'fta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek, ta’rif ettiğin meşrûtiyet dahâ bize selâm etmemiş; tâ ki, biz de ‘ehlen ve sehlen’ desek? 
          C –
 alt
Fakat, sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Kûdân[1] ve Mâmehûrân[2] aşîretleri, dahâ asker gelmeden, alâküllihâl vermeğe mecbûr olan emvâl-i emîriyeyi hâzır etse idiler, şu kadar zulm olmayacaktı. Evet, bir millet cehâletle hukùkunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahî müstebid eder.

[1]:[Gevedân, Gevdân / okuma farklılıkları]
[2]:[Mâmuhûrân, Mâmhûrân / okuma farklılıkları]
 
Siz diyorsunuz: "Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir."
Evet; kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyâra benzer. Fakat, o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer. Şu ise, doğrulur, şebâbe doğru yükselir.
S - Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?
C - Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı[1], çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş.. Sonra da onu tasfiye içün o pislikler içinden çıkarılırsa ve bir havz gibi yapılırsa, acabâ pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır.[1]:[bülağbaşı, belağbaşı / okuma farklılıkları]
 
S -  Ta’rif ettiğin meşrûtiyetin ne mikdârı bize gelmiş ve niçün bütün gelmiyor?
C - Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşet-engîz, cehâletperver, husûmet-efzâ olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhâsından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeğe cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamâmen cemâlini göreceksiniz. Zîrâ sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîrâ eski zamânın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet, İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müdhiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kırraçları[1], husûmet gibi gàyet keyşer dağları kat’ etmekle berâber, eşkiyâya rast gelecektir.[1]:[kıraçları / nüsha farklılıkları]
 
           
Ezcümle, ba’zı cezâ-yi sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve ba’zı bir meşhur Bektâşî gibi ma’nâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasb ve gàret ediyorlar. Dahâ onların öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır; ba’zı bahâne ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise, ona bir yol veyâhud bir balon yapınız.
S - Biz me'yus olduk; dahâ ne vakit bize gelecektir?
C - Ye’s, aczden gelir. Ye’s, mâni’-i her-kemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevânia karşı şiddetle metânet etmektir. Hâlbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkin derecesine indiriyor. Çabuk ye’se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben, sizi tenbellikden kurtarmak içün kabâhatlerinizi gösteririm. Onu çabuk gelmek istiyorsanız, işte ma’rifet ve fazîletten demiryolunu yapınız, tâ ki, meşrûtiyet; medeniyet denilen şimendüfer-i kemâlâta binip ve terakkıyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mâni’lerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da, o derece acele ile gelecektir. 
S - İnşâallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfî değil midir?
C - Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdad tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahânesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinâtı tanzim eden meşiyyete[1] karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakz eder.[1]:[meşîete / diğer nüshalar]
 
S - Şimdi fenâlığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?
C - Ne kadar iyilik var, meşrûtiyetin ziyâsındandır; ne kadar fenâlık var, yâ eski istibdâdın zulmetinden, yâhud meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir. Geri kaldı; tâ ta’ziyeden sonra vedâ’ edip, pederini ta’kib etsin.. Fakat, emîn olunuz, ziyâ galebe çalacaktır. 
          S - Meşrûtiyeti pek çok i'zam ediyorsun. Eskide re’y-i vâhid idi, milletten suâl yok idi; şimdi meşverettir, milletten suâl edilir. Millet, 'Ne içün?' der; ona, 'Ne istersin?' denilir, işte bu kadar.. Dahâ nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?
C - Zâten şu nokta bütün cevablarımı tazammun etmiş. Zîrâ, meşrûtiyet hükûmete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet, meşrûtiyeti her vecihle uyandırır. Her nev’de, her tâifede onun san’atına âid bir nevi’ meşrûtiyeti tevlid eder. Hattâ ulemâda, medâriste, talebede bir nevi’ meşrûtiyeti intâc eder. Evet, her tâifeye ona mahsus bir meşrûtiyet, bir teceddüd ilhâm olunuyor. İşte, şu arkasında şems-i saâdeti telvih eden ve temâyül ve incizâb ve imtizâca yüz tutan lemeât-ı meşverettir ki, bana meşrûtiyet-i hükûmeti bu kadar sevdirmiştir. Bence taklîdin temelini atıp, ihtilâfâtı çıkarmakla, Mu’tezile, Cebrî[1], Mürcie, Mücessime gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyet'ten intâc eden mesâil-i dîniyedeki istibdâd-ı ilmîdir ve nefsü'l-emirde mukayyed olan şeyde ıtlaktır.(1) Meşrûtiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharrî-i hakîkatin imdâdıyla, fünûn-i sâdıkanın muâvenetiyle, insâfın yardımıyla şu fırak-ı dâlle, Ehl-i Sünnet ve Cemâat'e dâhil olacakları kaviyyen me'mûldür. Şu fırkalar, eğer, çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimâğında onların meylettiği mesleğe meyelân bulunabilir. Hattâ, eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsim edilir ise, şu fırak, sinematografvârî(2) o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa, uzundur, makàmı değil; siz suâllerinizi ediniz.. [1]:[Cebriye / diğer nüshalar]
 
(1): Dikkat lâzım.
 
(2): Kürdlere medeniyetin garâbetini zikrettiğim sırada sinematografı ta’rîf etmiştim.
 
S - Şu meşrûtiyet, büyüklerimizi, beylerimizi kırdı; fakat ba’zıları da müstehak idi. Hem de, maddeten bir şey görmeden yalnız meşrûtiyetin nâmını işitmekle, kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?
           
C - Ma’nen her bir zamânın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılâhınızca, o zamânın makinesini çeviren bir ağà lâzımdır. İşte, zamân-ı istibdâdın hâkim-i ma’nevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kàsî olsa idi, yükselirdi. Fakat, zamân-ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağàsı haktır, akıldır, ma’rifettir, kànundur, efkâr-ı âmmedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinâd eden Kurûn-i vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinâd ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.
İşte ey Kürdler! Sizin bey ve ağà, hattâ şeyhleriniz dahî, eğer kuvvete istinâd ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinâd ile, cebr yerine muhabbeti isti’mâl, ve hissiyâtı efkâra tâbi’ ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.
S - Neden, şu inkılâb-ı hükûmet, herşeyde bir inkılâb getirdi?
C -
 altsırrınca, istibdâd herkesin damarlarına sirâyet etmiş idi, çok nâm ve sûretlerde kendini gösteriyordu, çok dâm ve planlar isti’mâl ediyor idi. Hattâ benim gibi bir adam, ilmi vâsıta edip, tahakküm ediyor idi veyâhud sehâvet-i milliyeyi sû-i isti’mâl eder idi. Veyâhud şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hâtırını tutarak - tutmakla mükellef bildiğinden - tahakküm ve istibdâd ediyordu.
S - Demek, öldürmemize[1], hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdâdlar da varmış? [1]:[öldürülmemize / ba’zı nüshalar]
 
C - Evet, cehâletimizin silâhıyla, asıl bizi mahveden, içimizdeki, garib nâmlar ile hüküm süren parça parça istibdâdlar idi ki, hayâtımızı tesmim etmiş idi. Fakat, yine kabâhat, o küçük küçük istibdâdların pederi olan istibdâd-ı hükûmete âiddir. 
         
S - Beyler, ağàlar, müteşeyyihler iki kısımdır; farkları nedir? 
         C - İstibdâd ile meşrûtiyet kadar farkları vardır. Ben dahî meşrûtiyet ve istibdâdı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsâl olarak beyan ediyorum.
S - Nasıl? 
C - Eğer, büyük adam, istibdâd ile kuvvete veyâ hîleye veyâ kendisinde olmayan, tasannûan kuvve-i ma’neviyeye istinâden, halkı isti'bâd ederek havf ve cebrin tazyîkı ile tutup, insanı hayvanlığa indirmiş; dâimâ o milletin şevkıni kırar, neş’elerini kaçırır. Eğer, bir nâmus olursa, yalnız o şahs-ı müstebidde görünür; denir ki, "Filân[1] adam şöyle yaptı." Eğer bir seyyie olursa, kabâhat bîçare etbâa taksim olunur. İşte şu mâhiyetteki büyük, hakîkaten büyük değildir, küçüktür; milletini küçüklettiriyor. Zîrâ, milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hâtır içün gibi yapıyor, iyilik etse de riyâ karıştırıyor, müdâhene ve yalana alışıyor, dâimâ aşağıya iniyor.[1]:[Falan / diğer nüshalar]
 
Zîrâ, sa'y-i insânînin buhârı hükmünde olan şevk, müntafî oluyor. Ağàları ve büyükleri, omuzlarına biner, tâ yalnız görünsün, onların etlerinden yer, tâ büyüsün. O milletin gonca-misâl isti’dâdâtı üzerine o reis perde olup ziyâyı göstermiyor. Belki, yalnız o neşvünemâ bulur, inkişaf eder, açılır. Eğer müşahhas istibdâdı görmek arzu ediyorsanız, işte size şu... 
S - Aman, bu kadar istibdâdın fenâ bir zehri varken, acîbdir ki, biz bu kadar kalmışız!
C - Acîb değildir. İhtilâftan ba’zan istifâde olunur. O pis istibdâdın taaddüdü içün, birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta’dil ederdi; yoksa işiniz fenâ idi.
S - İkinci kısım nasıldır? 
C - Bir büyük adam, hakka isnâd ile aklı isti’mâl edip muhabbetle milletini kendisine rabt, zîrdestânının[1] omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır, bir iyilik olursa ma’nen millete tevzî’ eder, herkese bir parça nâmus düşmekle şevkı artırır, hak yerini bulmak içün milletini ziyâ-i ma’rifete karşı tutar, gonca-misâl olan o milletin hissiyâtına zülâl-i muhabbet ve aklı gönderir, neşvünemâ verirse,  
alt
  hadîs-i şerîfte meşrûtiyetli reîse misâl-i müşahhas olur.
 Meşrûtiyeti gözle görmek istiyorsanız, işte şu âyîneye bakınız.. [1]:[zîrdestânın, zîr-i destânının, zîrdostânının zîr-i dostânının / nüsha farklılıkları]
 
S - Demek 'büyük' o değil ki, kılıncı keskin olsun, milleti kendine fedâ etsin; belki odur ki, aklı keskin olsun, kalbi millet içün fedâkâr olsun. 
C - Hâ, şimdi bir ışık buldunuz. Elbette bir doğru şeyhin müridleri, yâhud eski âdil beylerin mensublariyle, müstebid bir ağà hizmetkârlarının cihet-i irtibâtta farklarını bulursunuz.
Maatteessüf, büyüklerdeki meziyet, sebeb-i tevâzu’ iken, vâsıta-i tahakküm oluyor; avâmdaki zaîf bir damar, câlib-i şefkat iken, vesîle-i esâret oluyor.
S - Şu pis istibdâd ne vakitten beri başlamış, geliyor?
C - İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da berâber getirmiştir. 
S - Demek şu[1]istibdâd hayvâniyetten gelmedir?[1]:[“şu”, ba’zı nüshalarda atlanmış]
 
C - Evet... Müstebid bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek, dâimâ kavî, zaîfi ezmek, hayvanların birinci düstûr ve kavânîn-i esâsiyesindendir.
S - Sonra?.
C - Şerîat-i Garrâ zemîne nüzûl etti; tâ ki; zemînin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin, şu insâniyetin siyah lekesini izâle etsin.. Hem de, izâle etti. Fakat, vâ-esefâ ki, muhît-i zamânî ve mekânînin te’sîriyle, hilâfet saltanata inkılâb edip, istibdâd bir parça hayâtlandı. Tâ, Yezid zamânında, bir derece kuvvet bularak, başını kaldırdığından, İmâm Huseyn Hazretleri hürriyet-i Şer’iye kılıncını çekti, başına havâle eyledi. Fakat, ne çâre ki, istibdâdın kuvveti olan cehl ve vahşet, cevânib-i âlemde zeyn-âb gibi Yezîd'in istibdâdına kuvvet verdi.
S - Şimdiki meşrûtiyet, istibdâd nerede? Onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun? Yekdiğerine musâfaha ve temas ettiriyorsun, aralarında karnlar ve asırlar var?
C - Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kànundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kànûnu kendi keyfine tâbi’ edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat, bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamânın modası böyle giydiriyor. Zann olunmasın, istibdâd galebe ettiği zaman tamâmen hükmünü icrâ etmiş, meşrûtiyet mağlûb olduğu vakit mahvolmuş.. Kellâ! Kâinatta gàlib-i mutlak hayır olduğundan, pek çok envâ’ ve şuubât-ı hey’et-i ictimâiyede meşrûtiyet hükümfermâ olmuştur. Cidâl berdevâm, harb ise seccâldir.
S - Ba’zı adam, 'Şerîat’e muhâliftir' diyor?
C - Rûh-i Meşrûtiyet, Şerîat’tendir; hayâtı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruât, olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrûtiyet zamânında vücûda gelir, meşrûtiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de, hangi şey vardır ki, her cihetle Şerîat'e muvâfık olsun.. Hangi adam var ki, bütün ahvâli Şerîat'e mutâbık olsun? Öyle ise şahs-ı ma’nevî olan hükûmet dahî ma’sum olamaz. Ancak Eflâtûn-i İlâhî’nin medîne-i fâzıla-i hayâliyesinde ma’sum olabilir. Lâkin, meşrûtiyet ile sû-i isti’mâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdâdda ise açıktır.
S - İ’tiraz ettiğin şey’e nasıl cevab veriyorsun?
C - Ben libâsa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır. Pislerin libâsını giymişti. Biz o libâsı yırtmak ve yıkamak ister idik, olamadı.. Zamâna bıraktık; tâ yavaş yavaş yırtılsın. Evet, namâzı kılıyordu, kıbleyi tanımıyordu; sonra tanıdı veyâ tanıyacaktır. Ehvenüşşerreyn, bir adâlet-i izâfiyedir. Fakat kemâl-i telehhüf ile bağırıyorum ki, şiddete inkılâb eden fikr-i intikàmın tedâhülü ve heyecânâtı intâc eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi, bahâlaştırdı. Muvakkaten, bir nevi’ karanlık çöktü. Emîn olunuz ki, çekilecektir.
S - Neden makine-i ahvâl güzelce işlemiyor?
C - Zîrâ tecrübe, hamiyet, nûr-i kalb ve nûr-i fikri cem' edenler vazâife kifâyet etmezler. Ba’zı ehl-i gayret ve hamiyette, meylü't-tahrib meleke olmuş; ta’mîre pek alışık değildir. Ba’zı ehl-i tecrübe ve ta’mir ise, eskisine bir derece meyil ile, isti’dâdları pek müsâid değildir. Demek, bize bir nesl-i cedid lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer, meşveret Şerîat'ten bir parmak müfârakat ederse, eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.
S - Neden?
C - Bir ince teli, rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat içtimâ’ ve ittihâd ile hâsıl olan hablü'l-metîn ve urvetü'l-vüskà değme şeylerle tezelzül etmez. İcmâ’-i ümmet, Şerîat’te bir delîl-i yakînîdir. Re’y-i cumhur, Şerîat’te bir esastır. Meyelân-ı âmme, Şerîat'te mu’teber ve muhteremdir.
İşte, bakınız: Eski pâdişahların irâdesini, Ermeni rüzgârı ve ecnebî havası veyâ vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da, sükûta rüşvet-i ma’neviye olarak, birçok ahkâm-ı Şerîat'i fedâ ediyordu. Şimdi kapı açıldı; fakat, tamâmı ileride. Üçyüz ârâ-yi mütekàbile ve efkâr-ı mütehâlife hak ve maslahattan başka birşey ile musâlaha etmez veyâ sükût etmezler. Hakk ve maslahat ise, Şerîat’te esastır.  Fakat,  
alt
 kàide-i Şer’iyesince ba’zan haram bildiğimiz şey, ilcâ-yi zarûretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir; tâ el kesilmesin. Selâmet-i millet, cevher-i hayâta tevakkuf etse, vermekten tevakkuf edilmez; nasıl ki, edilmedi. Dünyâda en acîb, en garîbi, rûhunu iftiharla selâmet-i millete fedâ edenlerden, ba’zan garazında menfaat-i cüz'iye-i gurûriyesinde buhl eder, vermiyor.
Demek, Şerîat'i isteyenler iki kısımdır: Biri, muvâzene ile zarûreti nazara alarak, müdakkikâne, meşrûtiyeti Şerîat'e tatbik etmek istiyor. Diğeri de, muvâzenesiz, zâhirperestâne, çıkılmaz bir yola sapıyor.
S - Meclis-i Meb’ûsan'da Hristiyanlar, Yahûdîler vardır; onların re’ylerinin Şerîat'te ne kıymeti vardır?
C - Evvelâ, meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise müslümandır, altmıştan fazla ulemâdır. Meb’us hürdür, hiçbir te’sir altında olmamak gerektir. Demek, hâkim İslâm’dır.
Sâniyen: Sâati yapmakta veyâhud makineyi işletmekte, san’atkâr bir Haço veyâ Berhâm'ın re’yi mu’teberdir; Şerîat reddetmediği gibi, Meclis-i Meb’ûsandaki mesâlih-i siyâsiye ve menâfi’-i iktisâdiye dahî ekserî bu kabîlden olduğundan, reddetmemek lâzımgelir. Ammâ ahkâm ve hukùk ise, zâten tebeddül etmez. Tatbîkat ve tercîhattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir. Meb’usların vazîfesi, o ahkâm ve hukùku sû-i isti’mâl etmemek ve ba’zı kadı ve müftîlerin hîlelerine meydan vermemek içün ba’zı kànunları yapmak, etrâfına sur etmektir. Aslın tebdîline gitmek olamaz; gidilse, intihardır.
S - 'Adâlettir' diyorsun. Neden tekâlif-i devlet, fukarâ üstünde hafifleşmedi?
C - Bir fark vardır: Eskide vâridat zâyi’ olur giderdi, şimdi millet rakîbdir. Demek, evvel suya ve şûristâna atılır idi, şimdi tarlaya atılıyor veyâ atılacaktır. İşte, bir nevi’ hafiflik...
S - Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz râhat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temâşâ etmek ve ellerimizi onlarla berâber sâfî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zîrâ hükûmet ve İstanbul dahâ bulanıktır.
C - Meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir. Ya’nî efkâr-ı âmmenizin misâl-i mücessemi olan meb’ûsan hâkimdir; hükûmet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz; her kabâhati hükûmet ve Türkler’e atmakla çok aldanırsınız.
Size bir misâl söyleyeceğim:
Her tarafa şu’beler salmış bir büyük çeşme başında bir tagayyürât olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbi’dir. Farazâ, o havuz tamâmen tegayyür ederse veyâhud Allah etmesin bozulursa da, çeşmelere te’sir etmez - eğer pınar, pınar olursa.
İşte, bakınız: İstibdâdın hükmünce, İstanbul ve hükûmet bulagbaşı[1] idi; şikâyette hakkınız var idi. Şimdi ise hakîkat i’tibâriyle bilkuvve, İstanbul göldür, hükûmet havuzdur, Türk zeyn-âbdır veyâ öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir veyâ bizde olmak gerektir. [1]:[bülağbaşı, belağbaşı / nüsha farklılıkları]
 
Ey Kürdler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun içün, uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdâdı görüyoruz. Öyle ise, gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saâdetimiz olan meşrûtiyeti takviye içün, fikr-i milliyeti haffar[1] yapıp, ma’rifet ve fazîleti eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngân atınız; tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa dâimâ dilenci olacaksınız, yâ susuzluktan öleceksiniz. Hem de, dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa, nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri yâ haksız veyâ tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenâlıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir. [1]:[huffar / İ. Reçeteler] 
 
S - Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin; ikisi arkadaştır?.
C - Yâhû! Dedik: Şimdi, hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veyâ öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenâlık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz - cehâletle cezb etmemek şartıyla. İyilik nurdur, yukarıya akseder.
S - Dîn’e zarar olmasın, ne olursa olsun?
C - İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, acabâ bîçâre bir pâdişâh, yâhud müdâhin me’mûrlar, veyâhud mantıksız polislere i’timâd edilir, Dîn’in himâyesi onlara bırakılırsa dahâ iyi midir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyât-ı İslâmiye'nin ma’deni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan envâr-ı İlâhî'nin lemeâtının içtimâ’larından ve hamiyet-i İslâmiye'nin şerârât-ı neyyirânesinin imtizâcından hâsıl olan amûd-i nûrânînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa dahâ iyi midir? Siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd-i nûrânî, dînin himâyetini , şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemeât-ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizâb ile imtizâc edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dînî, lâsiyyemâ Dîn-i Hakk-ı Fıtrî’nin sözü dahâ nâfiz, hükmü dahâ âlî, te’sîri dahâ şedîddir.
Elhâsıl: Başkasına i’timad etmeyen nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misâl söyleyeceğim:
Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, ba’zı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Hâlbûki çoban tenbel ve muâvini kayıdsız, köpekleri değersiz.. Tamâmiyle ona i’timâd etseniz, râhatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebid kurdlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız dahâ iyi midir[1]? Yoksa; onun adem-i kifâyetini bilmek ile nevm-i gafleti terk edip, hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup, bir çobana bedel bin muhâfız olmakla, hiçbir kurd ve hırsız cesâret etmesin, dahâ iyi midir[1]? Acabâ Mâmehûran[2] hırsızlarını tevbekâr ve sôfî eden şu sır değil midir? Evet, rûhları ağlamak istedi, biri bahâne oldu, ağladılar.[1]:[daha mı iyidir? / bâzı nüshalar]
[2]:[Mâmuhûrân, Mâmhûrân / nüsha farklılıkları]
 
Evet, evet.. neam, neam.. Sivrisinek tantanasını kesse, arı[1]demdemesini bozsa, şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zîrâ, kâinâtı nağamâtiyle raksa getiren, hakàikın esrârını ihtizâza veren mûsîka-i İlâhiye hiç durmuyor; sermeden zırm zırm [2](3) eder.[1]:[balarısı / çoğu nüshalar]
[2]:[zurm zurm / nüsha farklılıkları]
 
(3) Kürdçedir.
 
Pâdişahların Pâdişâhı olan Sultân-ı Ezel’in, Kur'ân denilen mûsîka-i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumânda zırmin[1] getirmekle, [sadef, mağâra (kehf)]-misâl olan, ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aksü’s-sadâ onların lisânlarından çıkıp seyrüseyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyâyı zırme zırm [2] ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intıbâıyle; umum kütüb-i İslâmiye'yi bir tanbur ve kànûnun birer teli ve şerîdi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev'iyle onu i’lân eden o sadâ-yı semavî ve rûhânîyikalbin kulağıyla işitmeyen veyâ dinlemeyen; acabâ nasıl ona nisbet, sivrisinek bir emîrin demdemelerini veyâ pîş-i reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızalarını işitecek midir?[1]:[zirmîn, zîrmin / nüsha farklılıkları]
[2]:[zirme zirm / nüsha farklılıkları]
 
Elhâsıl: İnkılâb-ı siyâsî cihetiyle dîninden havf eden adamın dinden hissesi; beytü'l-ankebût gibi zaîf düşmüş cehâlettir, onu korkutur, takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zîrâ, i’timâd-ı nefsin fıkdânı ve aczin vücûdu cihetiyle, saâdetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
S - Ba’zı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki, "Mehdî gelmek lâzımdır" der. Zîrâ; dünyâ, şeyhûhet i’tibâriyle müşevveşedir; İslâmiyet, ağrâzın teneffüsiyle mütezelziledir.
C - Eğer Mehdî acele edip gelse, baş göz üstüne, hemen gelmeli. Zîrâ, güzel bir zemîn müheyyâ ve mümehhed oldu. Zann ettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler, bahârda vücûdpezîr olur. Rahmet-i İlâhî şânındandır[1]ki, şu milletin sefâleti, nihâyetpezîr olsun. Bununla berâber, kim dese, "Zaman bütün berbâd oldu," eskisine temâyül gösterse, bilmediği hâlde İslâmiyet’in muhâlefetinden neş'et eden eski seyyiâtı, ba’zı ecnebîlerin zannı gibi İslâmiyet’e isnâd etmektir. [1]:[şe’nindendir / nüsha farklılıkları]
 
S - Efkârı teşviş eden, ve meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C - Cehâlet ağànın, inad efendinin, garaz beyin, intikàm paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyâsetlerinde insan milletinden menba’-ı saâdetimiz olan meşvereti inciten bir cem’iyettir. Benîbeşerde ona intisâb eden, bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen, hem de menfaatini ızrâr-ı nâsta gören, hem de muvâzenesiz, muhâkemesiz ma’nâ veren, hem de meyl-i intikàm ve garaz-ı şahsîsini fedâ etmediği hâlde mağrûrâne millete rûhunu fedâ etmek da’vâsında
bulunan, hem de beylik veyâ tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtâriyet veyâ cumhûriyet gibi gayr-i ma’kùl fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrûtiyetin birinci ihsânı olan afv ve istirâhat-i umûmiyeyi fikr-i intikàmına yediremediğinden, herkesin a’sâbına dokundurmakla, tâ heyecâna gelip terbiye görmekle teşeffî isteyenlerdir.
S - Neden bunların umûmuna fenâ diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar. 
C - Hiçbir müfsid, “ben müfsidim” demez. Dâimâ sûret-i haktan görünür. Yâhud bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım terştir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticârette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim içün hüsn-i zan edip tamâmını kabûl etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veyâ bilmediğim hâlde ifsâd ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
S - Neden hüsn-i zannımıza sû-i zan edersin? Eski pâdişah seni haktan çeviremedi. Jön-Türkler sizi kendilerine râm ve müdâheneci edemediler. Zîrâ seni hapsettiler, asacaktılar; sen tezellül etmedin. Merdâne çıktın. Hem sana büyük maaş verecektiler, kabûl etmedin. Demek sen onların tarafdarlığı içün demiyorsun. Demek hak tarafdârısın.
C - Evet, hakkı tanıyan, hakkın hâtırını hiçbir hâtıra fedâ etmez. Zîrâ, hakkın hâtırı âlîdir; hiçbir hâtıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-i zannınızı kabûl etmem. Zîrâ bir müfside, bir dessâsa da edebilirsiniz. Delîl ve âkıbete bakınız.
S - Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
C - Çendan câhilsiniz, fakat âkılsiniz. Hanginizle zebib, ya’nî üzümü paylaşsam, bana hîle edecektir. Demek cehliniz özür değil... İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin netîcelerine bakınız. İşte birisinde istirâhat ve itâattir. Ve ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misâl dahâ söyleyeceğim: Şu sahrâda bir nâr görünür. Ben derim nurdur; nâr olsa da, eski nârdan kalma zaîf, yukarı tabakasıdır. Geliniz, etrâfına halka tutup temâşâ edelim. İstifâza edip, tâ tabaka-i nâriye yırtılsın, istifâde eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise, zâten istifâde edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nâr olsa, karıştırmadık ki bizi yandırsın. Onlar diyorlar ki: "Ateş sûzandır." Eğer, nur olur ise kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nâr olur ise cisim ve libaslarını yandırır. Zîrâ şu nâr dedikleri nûr-i saâdet dünyânın hangi tarafına çıkmışsa, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hattâ bu iki senedir mülkümüzde iki-üç def’a söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.
S - Sen dedin ateş değil; şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
C - Evet, nur, fenâlara nârdır.
S - O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
C - Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenâlık yapıyorlar.
S - Nasıl iyilikten fenâlık gelir?
C - Muhâli talep etmek, kendine fenâlık etmektir. Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran parça parça olur. Zîrâ onların istedikleri şey, yâ bir hükûmet-i ma’sûmedir.. Hâlbûki, şimdi şahs-ı vâhid bile ma’sum olamaz. Nerede kaldı, zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet tamâmiyle ma’sum olsun!. Demek, nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı, seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükûmet, muhâl-i âdîdir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zîrâ onlardan birisi - Allah etmesin - bin sene yaşayacak olsa, âdetâ mümkin hükûmetin hangi sûretini görse, hülyâ ile yine râzı olmayacak; şu hülyânın neticesi olan meylü't-tahrib ile, o sûreti bozmaya çalışacak Şu hâlde, böyleler, fenâ zannettikleri Jön Türkler nazarlarında dahî, mel'un, anarşist ve iğtişaşcı fırkasından add olunurlar. Zîrâ istedikleri şey muhâl olduğu içün netîcesi ihtilâl ve fesaddır..
S - Belki onlar eski hâli istiyorlar?
C - Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hâl muhâl; yâ yeni hâl veyâ izmihlâl...
S - Acabâ dahâ Sultan Hamîd gibi Pâdişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?
C - Acabâ sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa, külü havaya savulursa[1], o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kàbil midir? [1]: [savrulursa / diğer nüshalar]
 
S - Neden?
C - Zîrâ eskiden bin adamdan yalnız on’u mütenebbih iken, istibdâd o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi, istibdâdın kuvveti binden bire indi; tenebbüh ve iltihâb-ı ezhan birden bine çıktı.
S - İstibdad o kadar fenâ birşey iken, niçün herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?
C - İçinde tefer'unun lezzet-i menhûsesi var idi. Tahakküm ve tehevvüs-i nemrûdâne vardır..[1][1]:[nüsha farklılıkları]
 
S - Şimdi çok hilâf-ı şerîat şeyler yapılıyor.
C - Bence, muhâlif-i hakîkat-i Şerîat olan şeyler Meşrûtiyet’e dahî muhâliftir, yâ günahlarıdır veyâ ilcâ-i zarûrettir. Farzediniz, şu siyâset muhâlif olsun, yine telâşa mahal yoktur. Zîrâ, Şerîat-i Garrâ’nın bin kısmından bir kısmıdır ki, siyâsete taalluk eder. O kısmın ihmâliyle, Şerîat ihmâl olunmaz.
Evet, imtisâl etmemek, inkâr etmek demek değildir. Hem de, Devlet-i Osmâniye’ye tâbi’ olan islâmların onbeş misli islâmlar, sırf siyâset-i ecânib altındadırlar. Onların dinlerine zarar gelmez; nerede kaldı ki; bir hükûmette - ki; kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm; üssü'l-esâs-ı siyâseti de şu düstûrdur:
Bu devletin dîni, Dîn-i İslâm’dır; şu esâsı vikàye etmek vazîfemizdir. Çünki, milletimizin mâye-i hayâtiyesidir.
S - Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve Din içün hizmet edecek midir?
C - Hay hay! Ba’zı akılsız dinsizler müstesnâ olmak şartıyle, hükûmetin hedef-i maksadı - velev gizli ve uzak olsa bile - uhuvvet-i îmâniye sırrıyla üçyüz milyonu bir vücûd eden, nurânî olan İslâmiyet’in silsilesini takviye ve muhâfaza etmektir. Zîrâ , nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâd yalnız odur. Yağmurun katarâtı, nûrun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek, mahv olmamak içün, Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak bizealt  ve  alt ile ezel cânibinden nidâ ediyor. Evet, şeş cihetten nağme-ialt eyler hurûş.
Evet, zarûret ve incizâb ve temâyül ve tecârüb ve tecâvüb ve tevâtür, o katarât ve lemeâtı musâfaha ettirerek, ortalarındaki mesâfeyi tayy edip bir havz-ı âb-ı hayâtı ve dünyâyı ışıklandıracak bir elektrik-i nevvâreyi teşkil edecektir. Zîrâ, kemâlin cemâli dindir.  Saâdetin ziyâsıdır, hüsnün ulviyyetidir, vicdânın selâmetidir.(4)
 
(4): Yine oku..
 
S - Şimdi hürriyet bahsini suâl edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar te’vîlât onda birbiriyle çekişiyorlar? Ve hakkında acîb, garîb rü’yâlar görülür?
C - Yirmi seneden beri onu, hattâ rü’yâlarda ta’kib eden ve o sevdâ ile herşeyi terk eden birisi, size güzel cevab verebilir.
S - Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ, âdetâ hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlese, başkasına zarâr etmemek şartıyla birşey denilmez.. Acabâ böyle midir?
C - Öyleleri hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini i’lân ile çocuk bahânesi gibi bir hezeyân ediyorlar. Zîrâ, nâzenin hürriyet, âdâb-ı Şerîat’le müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytânın istibdâdıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet-i umûmî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrine[1] zararı dokunmasın.alt(5)[1]:[gayriye / diğer nüshalar]
 
(5): Acele etme!.
 
S - Ba’zı nâs, senin gibi ma’nâ vermiyorlar. Hem de ba’zı Jön-Türklerin a'mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zîrâ ba’zı Ramazân'ı yer, rakı içer, namâzı terk eder. Böyle, Allâh'ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?
C - Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîkî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu içün, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi sâat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahâreti, ta’bîr-i âherle fazîleti ve hamiyeti, nûr-i kalb ve nûr-i fikri cem’ edenler vezâife kifâyet etmezler. Öyle ise, yâ mahârettir veyâ salâhattir. Mahâret ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön-Türk değil, belki şön[1]-Türkler'dir[2]. Genç-Türkler’in râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.[1]:[şon, şûn  / nüsha farklılıkları]
[2]:
[Türktürler / nüsha farklılıkları]        Ey Kürdler! İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadîse yanlış ma’nâ verse veyâ yanlış amel etse, acabâ hadîsi inkâr etmek mi, yoksa o râfızîyi tahtie ile nâmûs-i hadîsi muhâfaza etmek mi lâzımgelir? Belki hürriyet budur ki: Kànûn-i adâlet ve te’dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukùku mahfûz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun; alt   nehyinin sırrına mazhar olsun.
S - (6) Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle berâber doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?
 
(6): Hayme-nişînler tarafından..   
 
C - Evet, zâten o sevdâ-yı hürriyettir ki, sizi tahammülsûz meşakkatlere mütehammil kılmış. Ve bu kadar medeniyetin muşa’şa’ mehâsininden, sizi ankà-meşrebâne müstağnî etmiştir. Fakat, ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kùt-i lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her rûhun ma’şûkası ve cevher-i insâniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet-sarây-ı medeniyette oturuyor, ma’rifet ve fazîlet hulleleriyle mütezeyyinedir.
S - Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir: alt 
C - O bîçâre şâir, hürriyeti ibâhe mezhebi zann etmiş. Hâşâ!. Belki insana karşı hürriyet, Allâh'a karşı ubûdiyeti intâc eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamîd'e Ahrâr’dan ziyâde hücum ederdi ve derdi: "Hürriyeti ve Kànûn-i Esâsı otuz sene evvel kabûl ettiği içün fenâdır." İşte, yâhû, Hamîd Ağa’nın istibdâdını hürriyet zann eden ve Kànûn-i Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur?
Hem de, yirmi senelik, İslâmiyet’in bir fedâîsi de demiştir:alt        
S - Nasıl hürriyet îmânın hassasıdır?
C - Zîrâ, râbıta-i îmân ile Sultân-ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeğe ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeğe şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukùkuna tecâvüzü dahî, şefkat-i îmâniye bırakmaz. Evet, bir pâdişâhın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahî tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa, o derece dehürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet... 
S - Bir büyük adama, bir velîye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onların meziyetleri içün bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların fazîletlerinin esîriyiz.
C - Velâyet, şeyhlik, büyüklük şânı[1]; tevâzu’ ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız. [1]:[şe’ni / diğer nüshalar]
 
S - Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
C - Zîrâ , herbir insan içün, içinde görünerek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte, o mertebe eğer kàmet-i isti’dâdından dahâ yüksek ise; o, o seviyede görünmek içün tekebbür ile ona uzanıp tetâvül edecektir. Şâyet kıymet ve istihkàkı dahâ bülend ise, tevâzu’ ile tekavvüs edip ona eğilecektir.
S - Pek a’lâ, kabûl ettik ki, hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir?
Evvelâ: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve râhat bırakmaktır. Bu ise, Şer'îdir. Bundan fazlası, sizin fenâlığınıza, dîvâneliğinize karşı bir tecâvüzleridir, cehâletinizden bir istifâdeleridir.
Sâniyen: Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fenâ olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünki, içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-i müslimler dahî on milyon yoktur. Hâlbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üçyüz milyondan ziyâde iken, üç müdhiş kayd ile mukayyed olup, ecnebîlerin istibdâd-ı ma’neviyelerinin taht-ı esâretlerinde ezilirler. İşte hürriyetimizin bir şu’besi olan gayr-i müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdâd-ı ma’nevînin dâfiîdir. Ve o kayıdların anahtârıdır. Ve ecnebîlerin, bizim dûşümüze çöktürdüklerimüdhiş istibdâd-ı ma’nevînin râfiîdir.
Evet, Osmanlılar’ın hürriyeti, koca Asya tâliinin keşşâfıdır. İslâmiyet’in bahtının miftâhıdır, ittihâd-ı İslâm sûrunun temelidir.
S - Nedir o üç kayıd ki, istibdâd-ı ma’nevî onunla âlem-i İslâmiyet’i kayd etmiştir?
C - Meselâ, Rus hükûmetinin istibdâdı, bir kayıddır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıddır. Âdât-ı küfriye ve zâlimânelerinin tegallübü de üçüncü bir kayıddır. İngiliz hükûmeti, gerçi müstebid değil ise de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahî mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bir bürhandır. Binâenaleyh, milletimiz yâ üç veyâ birbuçuk kayd ile mukayyeddir. Buna mukàbil, bizim gayr-i müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyâdeleştiler; biz, bir nevi’ hizmetkârlık olan me’mûriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hür idiler, zîrâ fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Gene esir, Ekrâd ve Etrâk idi. İşte o yalancı kaydı, üç veyâ on milyonun ayağında açıyoruz. Tâ ki, üç kayd ile mukayyed üçyüz milyon islâmın hürriyetine meydan açılsın. Elbette àcilen (alt) üçü veren ve âcilen (alt) üçyüzünü kazanan, hasâret etmiyor.
alt 
alt
    
                       
 alt(7)

(7): Yine bak..
 
S - Heyhât! Nasıl, hürriyetimiz umum Âlem-i İslâmiyet’in hürriyetinin mukaddemesi ve fecr-i sâdıkı oluyor?
C - İki cihet ile:
Birinci: Bizde olan istibdâd, Asya'nın hürriyetine zulmânî bir sed çekmiş idi. Ziyâ-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddintahrîbi ile, fikr-i hürriyet Çin'e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Âlemdeki terâzînin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birden bire terâzînin öteki gözünde olan vahşet ve istibdâdı kaldırdı, git gide kalkacak.
Eğer siz sahîfe-i efkârı okusanız, tarîk-ı siyâseti görseniz, hutebâ-i umûmî olan, cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki: Hind, Mısır, Kafkas ve emsâllerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyânıyle, âlem-i İslâm’ın efkârında öyle bir tahavvül-i azîm ve inkılâb-ı acîb ve terakkî-i fikrî ve teyakkuz-ı tâm intâc etmiştir ki, bahâsına yüz sene verseydik yine ucuzdu. Zîrâ hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyet’in cevher-i nûrânîsi tecellîye başladı. İslâmiyet’in ihtizâzını ihbar etti ki, herbir müslim, cüz-i ferd gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebât-ı mütedâhile-i mütesâideden bir cüzdür. Sâir eczâlar ile câzibe-i umûmiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sıla-i rahim vardır.
Şu ihbar bir kavî ümid verir ki, nokta-i istinad, nokta-i istimdâd gàyet kavî ve metindir. Şu ümid, ye’s ile öldürülen kuvve-i ma’neviyemizi ihyâ etti. Şu hayât, âlem-i İslâmiye’deki galeyân-ı fikr-i hürriyetten istimdâd ederek, umum Âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdâd-ı ma’nevî-i umûmînin perdelerini parça parça edecektir.
alt  
İkinci cihet: Şimdiye kadar ecnebîler bahâne-mahâne tutarlardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise, ellerinde urûk-ı insâniyetkârânelerine veyâ damar-ı mutaassıbânelerine veyâ a’sâb-ı dessâsânelerine dokunduracak, ellerinde serr-i rişte-ibahâne olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusus medeniyet, hubb-i insâniyeti tevlid eder.
S - Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli ye'se inkılâb ettiren, etrâfımızda hayâtımızı zehirlendirmek ve devletimizi parçaparça etmek içün ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C - Korkmayınız. Medeniyet, fazîlet, hürriyet âlem-i insâniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzînin öteki yüzü şey'en-feşey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhâl olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler, emîn olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîkî münevver, müttehid olarak kervân-ı benîbeşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedîd, en kavî, en bâkî hayâtı intâc eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır.alt   
S - Gayr-i müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C - Müsâvât ise, fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acabâ bir Şerîat, karıncaya ayak basmayınız dese, ta’zîbinden men’ eder ise, nasıl benî-Âdem'in hukùkunu ihmâl eder? Kellâ... Biz imtisâl etmedik. Evet, İmâm Alî'nin[radiyallâhü anh] âdî bir yahûdî ile muhâkemesi ve fahriniz olan Salâhaddîn-i Eyyûbî'nin miskin bir hristiyan ile mürâfaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
S - Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmetdârlarıyla nasıl müsâvî olur?
C - Kendimizi dev âyinesinde görmemeliyiz. Kabâhat bizde. Tamâmen zimmetimize alamadık, bihakkın adâlet-i Şerîat’i gösteremedik. Şerîat dâiresinde, hukuklarını istibdâdın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik. Sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi, Ermeniler’e bir nevi’ zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum.
S - Ermeniler bize düşmanlık edip, hîle ve hıyânet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C - Düşmanlığın sebebi olan istibdâd öldü. İstibdâdın zevâliyle dostluk hayât bulacak. Size bunu kat’iyen söylüyorum ki, şu memleketin saâdeti ve selâmeti Ermeniler’le ittifak ve dost olmaya vâbestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhâfaza ederek, musâlaha elini uzatmaktır.
Birşey söyleyeceğim: Eğer mümkindir, Ermeniler birden sahîfe-i vücûddan silinsin.. Olabilir, yalnız, size husûmetin bir fâidesi olsun. Yoksa, mutlakà husûmet zarardır. Hâlbuki, Âdem zamanından yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevâli değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahî alt 'dir. Ömer Dilân Kabîlesi bin senedir yine Ömer Dilân’dır. Hem de, onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rü’yâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler; siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlûb ettiği silâh ile, ya’nî akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî ile, temâyül-i adâlet ile mağlûb edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıcın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyâya yayıldılar, terakkıyât tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbûr, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyâr ediyorlar.
İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmânımız ve bizi mahveden, cehâlet ağà, oğlu zarûret efendi ve hafîdi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
S – Ermeniler’in hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kerre tecâvüze başlıyorlar, bir kerre 'Hürriyet ve Meşrûtiyet bizimdir, biz yaptık' diyorlar. Bizi me'yûs ediyorlar?
C - Zannediyorum, tecâvüzleri eskiden sizden tahayyül ettikleri tecâvüze karşı bir teşeffî-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecâvüze karşı bir nümâyiş gibidir. Eğer tamâmiyle îman etseler ki; tecâvüz sizden olmaz, adâlete kanâat edeceklerdir. Şâyet adâlete kanâat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ’ ettirecektir. Hem de, "Meşrûtiyet’i biz istihsâl ettik" olan sözleri yalandır. Hürriyet ve Meşrûtiyet, askerimizin süngüsüyle, cem’iyet-i milliyenin kalemiyle sahîfe-i vücûda geldi. Öyle herzegûlerin arzûları, beylik ve muhtâriyetin ammizâdesi olan adem-i merkeziyet-i siyâsiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittibâ’ ettiler. Beşi geveze, birkaç tânesi de zevzeklik edip eski hülyâlarından vazgeçmek istemiyorlar.
S - Yahûdî, Nasârâ ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır. alt Bununla berâber, nasıl “dost olunuz” dersiniz?
C - Evvelâ: Delil, kat'iyyü'l-metin olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki te’vil ve ihtimâlin mecâli vardır. Zîrâ, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhâr etse, i’tirâz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikàkı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahûdî ve Nasârâ ile Yahûdiyet ve Nasrâniyet olan âyîneleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı içün sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veyâ san'atı içündür. Öyleyse herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfîrin dahî bütün sıfat ve san'atları kâfîr olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh, Müslüman olan sıfat veyâ bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i Kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin!
Sâniyen: Zamân-ı Saâdet’te bir inkılâb-ı azîm-i dînî vücûda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dîne çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adâveti o noktada toplayıp muhabbet ve adâvet ederlerdi. Onun içün, gayr-i müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemde bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukùlü meşgûl eden nokta-i medeniyet, terakkî ve dünyâdır. Zâten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binâenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saâdet-i dünyeviyenin esâsı olan âsâyişi muhâfazadır. İşte şu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'ânî’de dâhil değildir.
S - Bir kısım Jön-Türk, der: "Demeyiniz Hristiyanlar’a, ‘hey kâfîr!’. Zîrâ Ehl-i Kitab’dırlar." Neden kâfîr olana kâfîr demeyeceğiz?
C - Kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünki eziyettir. Eziyetten nehiy var: alt    
Sâniyen: Kâfîrin iki ma’nâsı vardır:
Birisi ve en mütebâdiri dinsiz ve münkir-i Sâni’ demektir. Şu ma’nâ ile Ehl-i Kitâb’a ıtlak etmeğe hakkımız yoktur. 
           İkincisi: Peygamberimiz’i ve İslâmiyet’i münkir demektir. Şu ma’nâ ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahî râzıdırlar. Lâkin örfen evvelki ma’nânın tebâdüründen, bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur.
Hem de dâire-i i’tikàdı, dâire-i muâmelâta karıştırmağa mecbûriyet yoktur. Kàbildir, o kısım Jön-Türklerin murâdı bu olsun.
S - Çok fenâ şeyleri işitiyoruz. Bâhusus; gayr-i müslimler de gûyâ bir islâm kızını almışlar, filân yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhire...
C - Evet, maatteessüf, dahâ yeni ve bulanık bir devlette ve câhil ve perîşan bir millette, şöyle fenâ ve pis şeylerin vukùu zarûrî gibidir. Eskide dahâ berbâdı vardı; fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünür ise, devâsı âsandır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları görmek, cerbezelik ile aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe’ni, bir seyyieyi sünbülletdirerek hasenâta gàlib etmektir.
Meselâ, şu aşîretin herbir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile, vehmen tayy-i mekân ederek, birden bir şahısta tahayyül edip, başka efrâdı ona kıyâs ederek, o nazar ile baksa veyâhud bir sene zarfında birisinden gelen râiha[1]-i  kerîheyi, cerbeze ile, tayy-i zaman tevehhümüyle, birden dakîka-i vâhidede o şahıstan sudûrunu tasavvur etse, acabâ ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur? Hattâ, hayâl gözünü kapasa, vehim dahî burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir.[1]:[râyiha / diğer nüshalar]
 
İşte şu cerbezenin tavr-ı acîbi, zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşey’i temâşâ eder. Hakîkaten cerbeze, envâıyle garâibin makinesidir. Görülmüyor muki, cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında umum kâinât birbirine muhabbetle müncezib ve rakkàsâne hareket ediyor, gülüşüyor.. çocuğunun vefâtıyle mâtem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinât hüzn-engizâne ağlaşıyor?
Herkes istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır. Bu makàmda size bir temsil îrad edeceğim:
Meselâ, sizden bir adam yalnız bir sâat tenezzüh etmek üzere gàyet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse, nekàisten müberrâ olmak cinân-ı Cennetin mahsûsâtından ve her kemâle bir noksânı karıştırmak şu âlem-i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla, şu bahçenin müteferrik köşelerinde de ba’zı pis ve murdar şeyler bulunduğu içün, inhirâf-ı mizâc sevki ve emriyle, yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme-i nazar eder. Gûyâ onda yalnız o var! Hülyânın hükmüyle fenâ hayâl tevessü’ ederek o bostânı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden, mi’desi bulanır ve istifrâğ eder, kemâl-i nefretle kaçar. Acabâ beşerin lezzet-i hayâtını gussedâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû-yi rızâ gösterebilecek midir ?
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rü’yâ(8) görür. Güzel rü’yâ  gören hayâtından lezzet alır.
 
(8): Mevt bir nevmdir.
 
S - Ermeni fedâileri o kadar fenâlık ettikleri hâlde, şimdi en mu’teber onlar oldular. Zehirlerine tiryak nazarıyla bakıldı.
C - Zîrâ, fenâlıkları iyiliğe yardım etti. Eğer meylü't-tahribden vazgeçmezlerse, müfsidlikten çıktılar deriz. Yoksa, maraz muzmer olsa, dahâ muzırdır. Buhar, menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan ba’zan şer tevellüd ettiği gibi, şerden de ba’zan hayır doğar. Çok şerir var ki, şerleri ahyârın maksadına hizmet ettiğiçün, ahyâr sûretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini ta’mir içün tahrib eylediğin vakit, başkası sirkat içün delerse, bir cihetten sana muâvenet etmiş olur. Fakat, ta’mirde ihtiyatlı bulun! 
          
S - Gayr-i müslimin askerliği nasıl câiz olur? 
           C - Dört vecihle:
Evvelâ: Askerlik kavga içündür. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıp mı oldu?
Sâniyen: Peygamber’in [a.s.m] Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri var idi. Berâber kavgaya gider idiler. Bunlar ise, Ehl-i Kitab’dır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Sâlisen: Düvel-i İslâmiye’de velev nâdiren olsun gayr-i müslim, askerlikte istihdâm olunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şâhiddir.
Râbian: Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-i müslimlerin terakkîsine sebeb, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîrâ bundan kaç asır evvel şu devletin nüfûs-i İslâmiye’si kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-i müslimler, o vakitte yalnız beş-altı milyon idi. Servet ve ticâret elimizde idi. Hâlbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük; onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ, senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler, me’mûriyet ilcâsiyle kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek, mahsûl-i hayâtını zâyi’ edecektir. Delil istersen Van'a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâm’ın evi iki zaîf bürhânı nazar-ı ibrete arz edecektir.
S - Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakîr.. Şimdi her yerde kaziye bil’akistir. Hikmeti nedir?
C - İki sebebi biliyorum:
Birincisi:  alt olan fermân-ı Rabbanî'den müstefâd olan meyelân-ı sa'y ve   alt olan fermân-ı Nebevî’den müstefâd olan şevk-i kesb.. Ba’zı telkînât ile o meyelân kırıldı ve o şevk de söndü. Zîrâ i’lâ-i kelimetullah şu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünyâ  alt cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn-i vüstâ ve kurûn-i uhrânın ilcââtını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gàyet uzak, biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kisbde olan kanâatiyle, mahsûl ve ücretteki kanâati temyiz etmeyen; ve birbirinden nihâyet derecede baîd, hattâ biri tenbelliğin unvânı, diğeri hakîkî ihlâsın sadefi olan iki tevekkülü ki; biri, meşîetin muktezâsı olan esbab arasındaki nizâma karşı temerrüd hükmünde olan, tertîb-i mukaddemattaki bir tevekkül-i tenbelâne; diğeri, İslâmiyet’in muktezâsı olan, netîce i’tibârıyla gerdendâde-i tevfik olarak vazîfe-i İlâhiyeye karışmamakla terettüb-i netîcede mü'minâne tevekküldür. İkisini birbiriyle iltibas eden ve "Ümmetî! Ümmetî!" sırrını teferrüs etmeyen ve alt hikmetini anlamayan ba’zı vâizlerdir ki, o meyelânı kırdılar, o şevki de söndürdüler.
İkinci sebeb: Biz, gayr-i tabîî ve tenbelliğe müsâid ve gurûru okşayan emâret[1] maîşetine el atıp belâmızı bulduk.
S - Nasıl?
C - Maîşet içün tarîk-ı tabîî ve meşrû’ ve zîhayât; san'attır, zirâattir, ticârettir. Gayr-i tabîî ise, me’mûriyet ve her nev'iyle emârettir[1]. Bence emâreti[1], ne nâm ile olursa olsun, medâr-ı maîşet edenler bir nevi’ cerrar ve aceze ve seeledir - fakat hîlebaz kısmında... Bence me’mûriyete veyâ emârete[1] giren, yalnız hamiyet ve hizmet içün girmelidir. Yoksa, yalnız maîşet ve menfaat içün girse, bir nevi’ çingenelik eder.[1]:[imâret / diğer nüshalar]
 
İşte, me’mûriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu içün, servetimizi israf eline verip neslimizi etrâfa saçıp zâyi’ ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarûrete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecbûruz. Mesâlîh-i mürsele ise, İmâm Mâlik mezhebinde bir illet-i Şer’iye olabilir.
S - Şimdi Ermeniler kaymakam ve vâlî oluyorlar. Nasıl olur?
C - Sâatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zîrâ, meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâlî; reis değiller, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr-i müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, me’mûriyet bir riyâset, bir ağàlıktır… Gayr-i müslimlerden üçbin adamı ağàlığımıza ve riyâsetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiye’den aktâr-ı âlemde üçyüzbin adamın riyâsetine yol açılır. Biri zâyi’ edip bini kazanan, zarar etmez.
S - Şerîatin bâzı ahkâmı, meselâ vâlîlerin vazîfelerine taalluku var.
C - Bundan sonra bizzarûre hilâfeti temsil eden Meşîhat-ı İslâmiye, hem âlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim, şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu içün, onun nev'inden bir fetvâ emîni ister. İşte şu hâkimin fetvâ emîni, Meşîhat’tir. Mezâhib-i erbaadan kırk-elli ulemâ-i muhakkik bir meclis-i meb’ûsân-ı ilmiye teşkîliyle şahs-ı ma’nevîleri, öteki şahs-ı ma’nevîye fetvâ-emînlik edecektir. Yoksa, hâkim ve müftî bir cinsten olmazsa, birbirinin lisânını anlamaz. Zîrâ şahs-ı vâhid, şahs-ı ma’nevîyi kandıramaz ve tenvir edemez.
S - Eskiden beri işitiyoruz ki: "Ba’zı-Jön Türkler masondurlar, Dîn’e zarar ediyorlar."
C - İstibdâd, kendini ibkà etmek içün şu telkînâtı vermiştir. Ba’zı lâübâlîlik dahî şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emîn olunuz ki, onların maksadı Dîn’e zarar değildir. Belki, milletin selâmetini te’mîn etmektir. Fakat ba’zıları, Dîn’e lâyık olmayan bârid taassuba müfritâne ilişiyorlar. Demek, meşrûtiyete hizmetleri sebkat eden veyâhud kabûl eyleyenleri Jön-Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte onların bir kısmı, İslâmiyet fedâîleridir. Bir kısmı da, selâmet-i millet fedâîleridir. Onların ukde-i hayâtiyelerini teşkil eden, İttihâd ve Terakkîdir. Ve sizin şu aşâiriniz kadar ulemâ ve meşâyih, Jön-Türkler meyânında mevcûddur. Vâkıâ onlarda birtakım edepsiz, çok sefih ba’zı[1] masonlar dahî bulunur; lâkin yüzde on.. Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid müslimlerdir.  alt
alt
alt
 alt
  alt (9)
Hüsn-i zan ediniz. Sû-i zan hem size, hem onlara zarar verir. [1]:[“ba’zı” diğer nüshalarda atlanmış]
 
(9): Tekrar temâşâ et..
 
S - Neden sû-i zannımız onlara zarar versin?
C - Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklid ile İslâmiyet’in zevâhirini bilirler. Taklid ise, teşkîkat ile yırtılır. O hâlde ba’zılarına - bâhusus Din’de sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa - dinsiz dediğiniz vakit, ihtimâl ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyet’ten hâriçmiş gibi vesveselerle "Herçi-bâd-âbâd" diyerek, me’yûsâne, belki muannidâne İslâmiyet’e münâfi harekâta başlar. İşte, ey bî-insaflar, gördünüz, nasıl ba’zı bîçârelerin dalâletine sebeb oluyorsunuz!. Fenâ adama iyisin, iyisin denilse iyileşmesi ve iyi adama fenâsın fenâsın denildikde fenâlaşması çok vukù’ bulmuştur.
S - Neden?
C - Farazâ, ba’zılarının altında büyük bir fenâlıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zîrâ, çok fenâlık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegàfül edildikçe mahdûd ve mahsur kaldığı gibi, sâhibi perde-i hicab ve hayâ altında kendisinin ıslâhına çalışır. Lâkin, vaktâ ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenâlık, fenâ tevessü’ eder. Ben, Mart hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîrâ İslâmiyet’in meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedâîleri, cevher-i hayât makàmında bildikleri ni’met-i meşrûtiyeti Şerîat’e tatbîk ile ehl-i hükûmeti adâlet namâzında kıbleye irşâd ve nâm-ı mukaddes-i Şerîat’i, Meşrûtiyet kuvvetiyle i’lâ; ve Meşrûtiyeti, Şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı muhâlefet-i Şerîat üzerine ilkà etmek içün ba’zı telkînâtta ve teferruâtın tatbîkàtında bulundular. Sonra, sağını solundan fark etmeyen, -hâşâ!- Şerîat’i, istibdâda müsâid zannederek tûtî taklîdi gibi "Şerîat isteriz" demekle, maksad ortadaanlaşılmaz oldu. Zâten planlar serilmiş idi. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan ba’zı herifler, o ism-i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây-i ibret bir nokta-i siyâh!    
alt        
  
 alt
 alt 
alt(10) 
 
(10): Gitme, dikkat et.  
    
S - Neden ba’zıları dinsiz zann ettiğimizden bize zarar gelsin?
C - Hayâl perdesi üstünde size bir timsâl manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte, şu sahrâda gàyet muhteşem bir bostan içinde bir kasır..  Kasrın bir köşesinde sizin Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz, dışarıda burûdetin tazyîkıyle, kar’ın tokatiyle, rüzgârın sillesiyle, ihtiyâren veyâ ıztırâren saray içine girmeğe mecbûrsunuz. Lâkin, kapıda bir iki kör ve havuz içinde ba’zı çıplak adamları görmüş veyâ işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki, o saray, körhâne veyâ çıplakhânedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak içün tâat libâsını çıkarıyorsunuz; ve onların avretini görmemek içün, akîde denilen hakîkat gözünü kapatıyorsunuz. Hâlbuki, onlar muhteşem odalarda gözleri açık ve avretleri mestur olarak mütefekkirâne meşveret ve ba’zı köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedâvîsine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu sûret-i vahşiyâne ve eblehânede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen, acabâ bundan dahâ büyük maskaralık ve zarar olabilir mi?
 Hakîkaten, bence, bir müslüman neslinden gelen adam, akıl ve fikri İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakitde İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır – lâsiyyemâ siyâsetten haberdâr olanlar...
Zamân-ı Saâdet’ten şimdiye kadar hiç bir târih bize bildirmiyor ki, bir müslüman muhâkeme-i akliyesiyle başka bir dîni, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun delil ile dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes’ele. Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân-ı sâire müntesibleri mutlakà  fevc fevc, muhâkeme-i akliye ile, bürhan ile dâire-i İslâmiyet’e dâhil olmuş ve olmaktadırlar. Eğer doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikàmeti göstersek, bundan sonra efvâcen efvâcen dâhil olacaklardır.
Hem de târih bize bildiriyor ki, ehl-i İslâm’ın temeddünü, hakîkat-i İslâmiyet’e ittibâ’ları nisbetindedir. Başkaların temeddünü, dinleriyle ma’kûsen mütenâsibdir.
Hem de hakîkat bize bildiriyor ki, mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ, uyanmış, insâniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz.. Zîrâ uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinad edecek ve gayr-i mahdud âmâline neşvünemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı, ya’nî Dîn-i Hak olan dâne-i hakîkati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki, herkeste Dîn-i Hakk’a bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev’-i beşerin dîn-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâat-i istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak   isti’dâdında olan hakîkat-i İslâmiyet’i, nasıl dar buldunuz ki, fukarâya tahsis edip, yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz? Hem de, umum kemâlâtı câmi’, bütün nev’-i beşerin hissiyât-ı âliyyesini besleyecek mevaddı muhît olan o kasr-ı nurânî-i İslâmiyet’i, ne cür'et ile mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukarâ ve bedevîlere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyînesinin müşâhedâtına tâbi’dir. Demek sizin siyah ve yalancı âyîneniz size öyle göstermiştir.
S - İfrat ediyorsun, hayâli hakîkat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe dahâ fenâlaşacak
C - Herkese dünyâ terakkî dünyâsı olsun, yalnız bizim içün tedennî dünyâsıdır, öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey, üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bana temâşâ eden (Saîd, Hamza, Ömer, Osman, Yûsuf, Ahmed) size hitâb ediyorum! Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve demek size borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzî derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiztelgraf ile sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir bahardasınız. Şimdi ekilen tohumlar, zemîninizde çiçek açacaktır. Benim, hizmetimin ücretini sizden şunu beklerim ki: Mâzî kıt'asına geçmek içün geldiğiniz vakit, mezârıma uğrayınız; o çiçeklerden birkaç tânesini mezartaşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına ya tenbîh edeceğiz; bizi çağırınız. alt sadâsını işiteceksiniz. alt (11)
 
(11): Gitme, seni çağırır.
 
Şu zamânın memesinden bizimle süt emmeyen ve gözleri arkadan mâzîye bakan ve tasavvurâtları kendileri gibi hakîkatsiz ve ilerileşmiş[1][*] çocuklar, şu kitâbın hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîrâ benim vüsûkum var ki, şu kitâbın mesâili hakîkat olarak sizde tahakkuk edecektir. [1]: [ayrılmış / diğer nüshalar]
 
Ey muhâtab, ben çok bağırıyorum! Zîrâ asr-ı sâlîs-i aşrin minâresinin tepesinde durup; fikren mâzînin en derin derelerinde olanları câmiaya da’vet ediyorum.
İşte ey, iki ayaklı mezâr-ı müteharrik, mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezâr sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakîkat-i İslâmiye’yi hakkıyla kâinât üzerine temevvücsâz eden nesl-i cedîd gelsin!
S - Eskiler bizden a’lâ veyâ bizim gibi. Gelenler bizden dahâ fenâ gelecekler.
C –Ey, Kürdler!. Acabâ şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonradaki evlâdınızı şu gürültühâne olan asr-ı hâzır meclisine da’vet etsem; acabâ eski ecdâdınız demeyecekler mi ki: "Hey, mîrasyedi yaramaz çocuklar! Netîce-i hayâtımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyas ettiniz!" Hem de sol safında duran, şehristân-ı istikbâlden gelen evlâdınız, sağdakileri tasdik ederek demeyecekler mi ki: "Ey tenbel
pederler! Siz misiniz hayâtımızın sugrâ ve kübrâsı? Siz misiniz şu şanlı ecdâdımızla bizi rapt eden hadd-i evsâtı? Heyhât, ne müşağabeli bir kıyâs oldunuz!"
İşte, ey Kürdler! Manzara-i hayâl(12) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingte iki tarafı da sizi protesto ettiler.
 
(12): Hayâl dahî bir sinematoğraftır.
 
S - Şu kadar tahkîre müstehak değildik. Biz eslâfın ezyâlini tutmakla berâber, ahlâfın teşebbüsâtından dahî geri kalmamağa söz veriyoruz.  alt    
C - Nedâmet ettiğinizden, vazîfeniz olan suâle avdet edebilirsiniz.  
S - Ulemâ-i eslâf istibdâdın fenâlığından bahsetmişler mi?
C - Bin kerre evet!. Zîrâ ağleb-i şuarâ kasîdelerinde, çok müellifler kitablarının dîbâcelerinde zamandan şikâyet ve dehre i’tirâz ve feleğe hücum etmiş ve dünyâyı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün i’tirâzât okları, mâzînin muzlim perdesine sarılan istibdâdın bağrına gider. Ve işiteceksiniz ki, bütün vâveylâlar istibdâd pençesinin te’sîrinden gelir. Gerçi istibdâd görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin rûhu istibdâdın ma’nâsiyle tesemmüm ederdi. Ve bir zehir atanı bilirdi. Ba’zı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir feryâd koparırlardı. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünki karanlıkta ve toplanmamış idi.
Vaktâ ki o ma’nâ-yı istibdâdı, def'i muhâl bir belâ-yı semâvî zann ettiler; zamâna hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünki bir kàide-i mukarreredir: Bir şey cüz-i ihtiyarînin dâiresinden ve cüz'iyetten çıkıp külliyet dâiresine girse, veyâhud bihasebil'âde def'i muhâl olsa; zamâna isnâd edilir ve kabâhat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temâşâ etsen göreceksin ki, feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir ye’s olarak kalbde tahaccür eder.
alt
(13)
 
(13): Dur, geçme, anla!  
 
S - Acabâ şu zaman ve dehrin şikâyetinden Sâni’-i Zülcelâl’in san’at-ı bedîine i’tirâz çıkmaz mı?
C -Hayır, aslâ!.. Belki ma’nâsı şudur: Gûyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzû ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl, hikmet-i ezeliyenin düstûriyle tanzim olunan âlemîn mâhiyeti müstaid ve inâyet-i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kànûnu müsâid ve meşîet-i ezeliyyenin matbaasında tab’ olunan zamânın tabîatı muvâfık ve mesâlîh-i umûmiyeyi te’sis eden hikmet-i İlâhî râzı değillerdir ki, şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsiyle istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.. Evet, bir şahsın tehevvüsü içün büyük bir dâire-i muhîtayı hareket-i mühimmesinden durdurmaz.
S - Çok âlim ve şâir, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile senâ etmişler.
Hâlbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun? Demek iyi etmemişler.
C - altkàidesince, onların niyetleri ümerâyı seyyiâttan latîf bir hîle ile vazgeçirmek ve onlara hasenât arkasında müsâbaka içün garib bir bahşîş-i şâirâneyi ortaya koymak... Lâkin
o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından, istibdâdkârâne hareket etmişlerdir. Demek
eğer çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
S - Neden?
C - Zîrâ, kasîde ve ba’zı te’liflerinde büyük bir kavmin mehâsinini ma’nen gàrât edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiğinden şu noktadan bilmeyerek istibdâdı alkışlamışlar.
S - Biz Kürdler, bizde kalbinin dolusu, belki cesede mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kal’amız olan bir şecâat vardır. Ve başın dolusu zekâvet var. Ve sîneyi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve beden ve a’zâyı dolduracak itâat vardır. Ve dereleri hayâtlandıracak, dağları müzeyyen edecek efrâdımız var.(14)
 
(14): Demek kuvve-i mâneviyeleri kırılmamış.
 
Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık ki; yol üstünde kaldık, terakkîye binenler bizi çiğneyip, istikbâle doğru koşup gidiyorlar?.. Komşumuz olan millet bizden az iken, kuvvetleri çok; bizden kısa, üzerimize tetâvül ediyorlar?alt (15)
 
(15): İstersen dikkat et.  
 
          C - Hînâ-i meşrûtiyette tevbenin kapısı açıktır ve tevbe edenler çoktur. Şimdiki rüesâya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sâbıka atıyorum. Ba’zılarının hâtırı kırılsa da ma’zûr tutulsun. Yalnız hakkın hâtırı kırılmasın. Zîrâ, milletin hâtırı, onların hâtırından dahâ âlî, dahâ gàlîdir.
İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Ba’zı rüesâ ile haksız olarak velâyeti da’vâ eden ehliyetsiz ba’zı müteşeyyihlerdir. Fakat, sünnet-i seniyyeye muhâlif olan bu sünnet-i seyyie, yine istibdâdın seyyiâtındandır.
S - Nasıl?
C - Zîrâ , herbir millet içün, onun cesâret-i milliyeyi teşkil eden ve nâmûs-i milliyeyi muhâfaza eden kuvveti onda toplanacak bir ma’nevî havuz vardır. Ve sehâvet-i milliyesini teşkil eden ve menâfi’-i umûmiyesini te’mîn eden fazla kalan malları onda tahazzün edecek bir hazîne-i ma’neviye vardır. İşte o iki kısım reisler, bilerek veyâ bilmeyerek, o havzın ve o hazînenin etrâfında delik-melik açtılar. Mâye-i bekàyı madde-i hayâtı çektiler. Havzı kurutup hazîneyi boş bıraktılar. Nasıl bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan câzibesi olmazsa, ölmüş olmuş olur veyâ hayy iken meyyittir. Hem de, bir şimendüferin buhâr kazanı delik-melik olsa, perîşan, hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbîhin ipi kırılsa dağılır. Öyle de, bir şahs-ı ma’nevî olan bir milletin kuvvet ve malının havz ve hazînesini boşaltan başlar, o milleti serserî ve perîşan ve mevcûdiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça eder.
Evet, alt   “Ba’zı avâmın hâtırı içün hakîkatin hâtırını kırmayacağım.”
S - Şu makàm, nihâyet derecede tafsîle değer bir makàmdır. Mücmel ve mübhem bırakma.
C - Zamân-ı sâbık, vahşet ve cehâletinizi istihdâm ederek pis bir tarîk ve müheyyâ ettiği planlar ile, bir kısım ehliyetsiz müteşeyyıhler hîle kuvvetiyle, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba’ ve o ma’deni delip, zülâl-i hayâtı kumistan ve şûristan sahrâsına akıttılar. Ba’zı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hattâ onlar servet-i dünyâdan tenfir yolunda, pençesini küçük bir sayd'a atan bîçârelerin hassas ve zaîf damarlarını tutarlardı, tâ pençeleri o sayddan açılsın, onlar o avı kaçırsınlar. Evet, her milletin, - o milletin menfaati içün bir mikdar malıyla fedâkârlık edip - bir sehâveti vardır. İşte, bizdeki sehâvet-i milliye sû-i isti’mâl edildi. Başka milletin sehâvet-i millîsi zeyn-âb gibi içine girer, milletin cevfinde hazîne tutar. Ulûm ve maârif, altına su verir. Hem de zamân-ı sâbıkta bir kısım büyükler nâmûs-i milleti muhâfaza eden cesâret-i milliyeyi sû-i isti’mâl edip, zemîn-i ihtilâf olan kumistâna atıp gàib ettiler.
Herbiri o kuvvetin bir tarafını[1] başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Hattâ beşyüz bin kahraman ile nâmûs-i milleti muhâfaza etmeğe müstaid olan bir kuvvet-i azîmeyi mâbeynlerinde sarf edip ihtilâfât zemîninde mahvettiklerinde, kendilerini terbiyeye müstahak ederlerdi. Eğer meşrûtiyetten istifâde edip, o delikleri kapatıp veyâ zeyn-âb sûretine çevirseniz, o kıymetdâr kuvveti hârice sarf etmek içün devletimizin eline verseniz, bahâsında merhamet ve adâlet ve medeniyeti kazanacaksınız. [1]:[zarfını / nüsha farklılıkları]
 
Eğer isterseniz sizinle becâyiş olacağım. Ben sorayım siz cevab veriniz.
C - alt 
S - Ermeni milleti sizden dahâ cesur olabilir mi?(16)
 
(16):  Kürd, şecâat fenninde allâme olduğundan ben sâil, onlar mucîb olabilir.
 
C - Hayır, aslâ!. Âlem şâhiddir olmamış ve olamaz.
S - Neden onların bir fedâîsi, yandırıp parça parça ederlerdi, esrârını ve arkadaşını izhâr etmezdi. Hâlbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrârını kanıyle berâber fışkırtarak döker. Şecâatçe bu büyük bir tefâvüttür. Sebebi nedir?
C - Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki, zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye bend ettirir bir nokta vardır. Senin vazîfeni kaldıramıyoruz. Vücûdunu bildik, mâhiyetini sen şerh et..           
C - Öyle ise dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte:
Fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeni’nin himmeti, mecmû-i milliyetdir. Gûyâ onun milleti küçülmüş, o olmuş. Veyâ onun kalbinde yerleşmiş. Onun rûhu ne kadar tatlı ve kıymetdâr olsa da, milletini dahâ ziyâde tatlı ve büyük bilir. Bin rûhu da olsa fedâ etmekle iftihar eder. Çünki kendince yüksek düşünür.
Hâlbuki, sizin – şimdi demem lâkin eskiden - bir yiğidiniz uyanmamış, milletinin nâmûsunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veyâ bir garaz veyâ bir adamın veyâ bir aşîretin nâmûsunu mülâhaza eder, kısa düşünür idi.. Elbette tatlı hayâtını öyle küçük şeylere herkes fedâ etmez. Farazâ, fikr-i milliyetle(17) onlar gibi temâşâ etse idiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacak idiniz. Eğer Ermenîler sizin gibi sathî ve kısa düşünse idiler nihâyetde korkak ve sefil olacaklar idi.
 
(17): Milliyet, bir vücûdtur; rûhu İslâmiyet, aklı Osmâniyet, cismi sizde Kürdlüktür.
 
Hakîkaten sizde harikul’âde şecâate isti’dâdınız vardır. Zîrâ beş kuruş gibi bir menfaat veyâ cüz'î bir haysiyet veyâ i’tibârî bir şeref veyâ "Filân yiğittir" sözünü işitmek gibi küçük emirlere hayâtını istihfaf eden veyâ ağàsının nâmûsunu isti'zâm içün kendini fedâ eden.. acabâ eğer uyansa, hazînelere değer olan milliyetine, binlerce rûhu da olsa, istihfâf-ı hayât etmez mi? Elbette hayâtını on paraya satan, on liraya binlerce şevkle verir.
Maatteessüf, güzel şeylerimiz, gayr-i müslimler eline geçtiği gibi, güzel ahlâklarımızı da çalmışlar. Gûyâ ahlâk-ı âliyyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara ilticâ etdi. Ve onların rezâili, kendileri içinde revaç bulmadığından cehâletimizin pazarına getirildi. Acabâ  görmüyor musunuz, terakkiyât-ı hâzıranın üssü'l-esâsı, belki Dîn-i Hakk’ın muktezâsı olan "Ben ölürsem milletim sağdır" gibi kelime-i beyzâ veyâ haslet-i hamrâyı onlar çalmışlar? Onların bir fedâisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayât-ı ma’neviyye-i ebediyyem vardır." Ve bütün sefâletin ve şahsiyyâtın esâsı olan "Ben öldükten sonra dünyâ ne olursaolsun. İsterse tûfan olsun" veyâhud  alt olan kelime-i humekà ve seciyye-i avrâ, himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor.
  İşte, en iyi haslet ki, Dînimiz’in muktezâsıdır: Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle, bütün kuvvetimizle demeliyiz: "Biz ölsek, milliyyetimiz olan İslâmiyyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayâtındaki hayât-ı ma’neviyem beni yaşattırır; âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.  alt     
S - Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp nâmûs-i milliyyeyi muhâfaza edeceğiz?
C - Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde havz-ı kevser gibi bir havz-ı ma’rifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delik-meliği maârif ile kapayınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecrâları fazîlet-i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var, şimdiye kadar sû-i isti’mâl ile şûristâna dağılıp ba’zı seele ve acezeye neşvünemâ verirdi. Bu çeşmeye güzel bir mecrâ yapınız, mesâî-i Şer’î ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostân-ı kemâlâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez ve tükenmez br menba’dır. 
          
S - Nedir o çeşme? 
          C - Zekât.. Siz, Şâfiîsiniz.
S -
 alt

C - 
alt
(18)
 
(18): Darılma, şu kelâm zekâtın postunu giymiş.
 
S - Nasıl?
C - Eğer, ezkiyâ zekâvetlerinin zekâtını ve ağniyâ, velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletiniz de başka milletlere yolda karışabilir.
S - Dahâ başka?
C - İânât-ı milliye-i İslâmiye denilen nüzûr ve sadakàt, zekâtın ammizâdeleridir, asabiyetini çekerler. Hizmette yardım edecekler.
S - Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?(19)
 
(19): Ba’zı suâller komşu görünüyor; lâkin ortalarına büyük bir dere düşmüş. Hayâl bir balona binse ve eline bir dûrbîn alsa, ancak vatanlarını bulabilir.
 
C - Herbir zamânın bir hükmü vardır. Şu zaman, ba’zı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratları menfaatlerine olan tereccuhu, i’dâmına fetvâ veriyor.
S - Herşeyden evvel bize lâzım nedir?
C - Doğruluk.
S - Dahâ?
C - Yalan söylememek.
S - Sonra?
C – Sıdk..  
S - Yalnız..?
C - Evet..!
S - Neden..?
C - Küfür, yalandır. Îmân, sıdktır. Şu bürhan kâfî değil midir
ki, hayâtımızın bekàsı sıdkın devâmiyledir?
S - Evvel rüesâmız ıslah olunmalı.
C - Evet, rüûsunuz malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da yâ ceplerine almışlar veyâ dimağınızda hapsetmişler. Öyleyse, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r-rüûs ve'r-rüesâ! Tekâsülî olan tevâkülden sakınınız. Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünki, şu mesâkini istihdâm ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir. 
alt    
S - Bir-iki senedir herkeste bir arzû-yi diyânet ve meyelân-ı hakk uyanmıştır. Hattâ bizim Gevedân, Mâmehûrân hırsızları da Şeyh Ahmed'in bir nasîhatiyle sôfî olmuşlar. 
alt 
C - Reşâdet-penâh şeyh-i meşrûtiyet sâyesindedir. Zîrâ, meşrûtiyet taht-ı efkâra çıktı, hablü'l-metîn-i milliyeti ihtizâza getirdi. Nûrânî urvetü'l-vüskà olan İslâmiyet ihtizâza geldi. Herbir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat-i müştereke ile ve hiss-i mücerred ile başkalariyle bağlıdır. Umum İslâm bir aşîret gibi birbiriyle merbuttur. Nasıl bir aşîretten bir adam bir iyilik etse, umum aşîret bu nâmus ile iftihâr eder, hissedâr olur. O nâmus bir olarak kalmaz. Binlerce âyînede görünen bir mum gibi, bin olur. O aşîretin râbıta-i hayâtiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinâyet işlese, bütün efrâd-ı aşîret onunla bir derece müttehem sayılır. Meselâ, şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olursa, birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını yâ berâber düşürecek veyâ tahrik ile ta’ciz edecekdir. Binâenaleyh, şimdi bir günah “bir”likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır,   alt hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, yâ fikren veyâ rûhen uyanmışlara, ağlamağa hâhiş vermiştir. Bir bahâne ile ağlar, tevbekâr olur. Lâkin, minâre başında olan akıl, kalîb-i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. Pisliği, pis; iyiliği, iyi olarak gördüler. Hâ, şu dereler aşâirini tevbekâr eden, şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti’dâdı almakta ve kesb etmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduklarınızdan ve fıtrat-ı asliyyeniz, oldukça bozulmamıştır, milliyyete dahâ yakınsınız.
S - (20) Misâfirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misâfir olmuyorsun? Talebelerinizi de, ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men’ ediyorsun. Hâlbuki size iyilik etmek borcumuzdur. Ve hakkınızdır. İşte şu âdetimiz, alt neden şu âdet-i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
 
(20): Şu birbirinden uzak suâllerden senin hayâlin atlamakla cimnastiğe alışır. Lâkin dikkat et; bir şey ayağına dolaşıp düşürttürüp ayağı[1] kırılmasın.   

[1]: [ayağın / diğer nüshalar]
C - Evvelâ: İlim azizdir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl-i ilm vardır ki, dünyâya tenezzül etmez ve san'at-ı ilmi medâr-ı maîşet etmez. Talebe ise, cerrâr ve seeleden ayrıdır.
Sâniyen: Vazîfelerinde ihmâl ile kanâat gösteren ve maaşlariyle kanâat etmeyen, harcırahları ellerini misâfirlikten çekmemiş olan ba’zı me’murlara fi’len nasîhat etmek isterim.
Sâlisen: Vâridât-ı zulmiyeleri kesilmiş olan ba’zı büyüklere, zulümât-ı zulme sapıp pek geniş açtığı masârifin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Râbian: Millet içinde seyâhat edenler, acabâ millet içün mü, veyâhud keyif içün? Bir mîzan göstermek, hîle ve hamiyete bir mihenk gösteriyorum.
S - Sen halkın ihsânına mâni’ oluyorsun. Acabâ bundan sehâvetin tezyîfi çıkmaz mı?
C - İhsan, ihsandır. Eğer nev'e olsa.. Ferd muztar olmazsa hiçdir.. Sehâvet ol vakit tam sehâvettir.. Eğer millet içün olsa, yâhud milleti tazammun eden bir ferde.. Şâyet şahsa ola, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır.
Elhâsıl, millet bâkîdir, ferd fânî... alt
  
S –
alt
(21)
 
(21): Şu ibâre, kendine hediye olunan ve mevzûun fabrikasından çıkan yerli bir üslûbu giymiştir.
 
C -
alt
 
S – Mütegallib ve başlar, kendi kendine düştüler. Zulmün kapısı, onların yüzüne karşı kapanıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekerâtta olanları bırak sekerâtını tamam etsin.
C – İsterim, meşrûtiyetin sünnetini onlara ezber ettireceğim. ölmedilerse temessül etsinler. Evet, yalnız istibdâdın kuvvetiyle terbiye olan başlar, bil'istihkàk düştüler. Lâkin, içlerinde gàyet hamiyetli adamlar var; onlara teşekkür ederiz. Ba’zı mütekâsil var; onlardan şikâyet ederiz. Ba’zı mütehayyir, mütereddid var; onları irşâd etmek isteriz. Ba’zı ölmüşler var; mîraslarını muhâfaza etmek isteriz. Tâ yeni çıkmalar almasınlar. alt 
S - "Ne demek?"
C - Korkuyorum; ehliyetsizlikle berâber, teşeyyuh veyâ necâbeti da’vâ edenler, aşâir içinde o rüesâlara kardeşlik da’vâ ederek mîraslarını alsınlar, iki başlı bir
belâ kesilsinler. Zîrâ sizdeki cehâlet-i avrâ ve itâat-i amyâ, ağàiyet ve tahakküme tenâsuh hükmünü verir. Gûyâ ağàiyet sûretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyâhût teşeyyuh cismiyle veyâ asilzâdelik şekliyle hayâtlanacaktır. İşte, benim maksadım; o meylü'l-ağàlık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyâseti öyle öldüreceğim, kıyâmete kadar haşrolmasın..
S - Sen eskiden umum mürşid şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn-i zanederdin. Neden şimdi müteşeyyihlere hücum ediyorsun?C - Ba'zan adâvet, şiddet-i muhabbetten gelir. Evet, nefsim içün onları ne kadar sever idim; nefs-i İslâmiyet içün bin derece dahâ ziyâde onlara âşık idim. 
alt(22)

alt
 alt
(22): Şu üslûb, bir silsilenin mübârek hırkalarının parçalarından dikilmiştir.
      
Lâkin, onların asl-ı esâs-ı mesleği, kulûbun tenvîri ve raptı, ya’nî fazîlet-i İslâmiye üzerine sülûk, ya’nî hamiyet-i İslâmiye ile tehattüm, ya’nî İslâmiyet içün hayâtta zühd ve ravhı terk, ya’nî ihlâs içün terk-i menâfi’-i şahsî, ya’nî, te’sîs-i muhabbet-i umûmiyeye teveccüh, ya’nî ittihâd-ı İslâm'a hizmet ve irşâd... 
alt  
S - Dâimâ İttihâd-ı İslâm'dan bahsedersin. Sen bize ta’rif et.
C - İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi olan eserimde ta’rif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşı, bir nakşını göstereceğim: İşte, kâ’be-i saâdetimiz olan İttihâd-ı Münevver-i İslâm’ın Hacerül-Esved'i, Kâ’be-i Mükerreme’dir; ve dürre-i beyzâsı, Ravza-i Mutahhara’dır; Mekke-i Mükerreme’si, Cezîretü'l-Arab’dır; Medîne-i Medeniyet-i Münevvere’si, Devlet-i Osmâniye’dir.
Eğer taşı ve nakşı ister isen, işte bak: Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden ma’sûmâne tebessüm; fesâhat ve melâhattan hâsıl olan rûhânî hâlâvet; aşk-ı şebâbîden, şevk-i bahârîden neş'et eden semâvî neş’e; hüzn-i gurûbîden, ferah-ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; hüsn-i mücerredden, cemâl-i mücellâdan tecellî eden mukaddes ziynet; (23) birbiriyle imtizâc edip, ondan çıkan levn-i nuranî ancak o, şark garbın kàb-ı kavseyni olan kâ’be-i saâdetinin tâk-ı muallâsının kavs-ı kuzahının, elvân-ı seb'anın lâcivert levninin timsâli, belki şu levnin manzarası bir derece irâe edilebilir. Lâkin; ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizâc-ı efkârdır. İmtizâc-ı efkâr, ma’rifetin şuâ’-ı elektrikıyle olur.
 
(23): Şu müselsel üslûptaki fıkralar, herbiri İslâmiyetin bir şuâına, bir hüsnüne, bir seciyyesine, bir râbıtasına, bir temeline işârettir.
 
S - Neden eskide sükût ettin?
C - (24)
alt
(24): Lisân-ı Arabînin elzemiyyetini düşündüğüm vakitte söylemişim.

             S - Şeyhlere hücum hatardır. İçlerinde Evliyâ bulunur.
alt 
C - 
alt
(25)
 
(25): Mürşidler şu tekyâde, ya’nî bu ibârtde toplanmışlar. Ziyâret etmeden geçme.  
 
Evet, benim hücûmum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ ki onların sûretiyle kendini gösteren ba’zı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzil etmesin.
Beni tehdid ile vazgeçiremezsiniz. Azm-i kat'î ile, maksadımın yoluna tesâdüf eden herbir mehâlike gireceğim. Şu hayât-ı dünyevîyi, ednâ bir Ermeni, milleti içün fedâ ettiği hâlde; ben ki, şu hayât ile alâkam pek zaîf; bâhusus yedi def’adır şu hayât elimden uçacak idi, emâneten elimde bırakılmış; bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak, akıl re'sten ye’se  kaçmak istedikleri hâlde, ileride fedâ içün ibkà edildi. Bu hayât ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayât-ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh, olsun, onların bedduâsıyle Cehennemde yansın! O teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdan, maksaddan bir Firdevs tazammun ettiği gibi, hayâl dahî emelden bir Cenneti teşkil edecektir. Umûmun ma’lûmu olsun ki: İki elimde iki hayâtımı tutmuşum, iki hasım içün iki meydân-ı mübârezede iki harb ile meşgûlüm. Tek hayâtlı olan adam meydânıma çıkmasın!..
S - Şimdiki şeyhlerden ne istersin?
C - Dâimâ onların demdemelerinin mevzûu olan ihlâsı.. Hem de tekye denilen ma’nevîleşmiş kışlalarda, tarîkat denilen rûhânîleşmiş askerlikte ona murâbıt oldukları olan cihâd-ı ekber ve terk-i iltizâm-ı nefs.. Hem de onların şiârı olan, zühdün ma’nâsı olan terk-i menâfi’-i şahsiye.. Hem de dâima iddiâsında bulundukları ve mizâc-ı İslâmiyet’in mâyesi olan muhabbet isterim. Zîrâ onlar, bizi istihdâm ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır.
S - Nasıl olsunlar?
C - Ya başlarımızdan kalksınlar, yâhud inad, gıybet ve tarafdârlığı mabeynlerinden kaldırsınlar. Zîrâ, çok dalâlet ve bid'at fırkalarının teşekkülüne ba’zı müteşeyyihler sebebiyet vermiştir.
S - Nasıl birbiriyle ittihâd ve ittifak edecekler? Hâlbuki ba’zıları ba’zılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki, münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahî haramdır. İnkâr mes’elesi mühimdir.
C - Öyle ise size şöyle bir hitâb etmek hakkımdır:
Ey eblehler, ey hayvanlar! İşitmediniz mi? Anlamamış mısınız ki,  alt  bir nâmûs-i İlâhîdir?. Veyâ körleşmiş misiniz, görmüyor musunuz ki,  alt  bir düstûr-i Nebevîdir?.. Acabâ şu sıdk kizb mâbeyninde mütereddid olan inkâr mes’elesi, nasıl oldu şu iki esâs-ı azîm ve metîne nâsih olabildi? Olsun, inkâr mes’elesi doğru olsun, Allâh'ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın.
İşte zaman onu nesheder. Zararı fâidesine galebesi, fetvâ verir. Mensuh ile amel câiz değildir.
S - Belki birbirleriyle adâvetleri, birbirinden gördükleri nâmeşrû’ ba’zı ef'âl içündür?
C - Acabâ ne cihetle, ne insafla, ne sûretle, Sübhan Dağı kadar ağır ve büyük olan Îmân ve İslâmiyet ve insâniyet ve cinsiyet sebebiyle hâsıl olan muhabbet, şöyle çocuğun bahânesiyle ba’zı nâmeşrû’ harekât vesîlesinden mütehassıl olan adâvete karşı hafif ve mağlûb olmuştur? Evet, muhabbeti iktizâ eden İslâmiyet ve insâniyet, Cebel-i Uhud gibidir. Adâveti intâc eden esbab, ba’zı küçük çakıltaşları gibidir. Muhabbeti adâvete mağlûb ettiren adam, nazar-ı hakîkatte Cebel-i Uhud’u bir çakıltaşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakàne harekettir. Adâvetle muhabbet, ziyâ ile zulmet gibi, ictimâ’ edemez. Adâvet galebe çalsa, muhabbet mümâşâta inkılâb eder. Muhabbet galebe çalsa, adâvet; terahhum ve acımağa inkılâb eder. Benim mezhebim, muhabbete muhabbet etmektir, husûmete husûmettir. Ya’nî dünyâda en sevdiğim şey muhabbet; ve en darıldığım şey de husûmet ve adâvettir.
S - Velî olan şeyhin, müddeî olan müteşeyyihle farkları nedir?
C - Eğer hedef-i maksadı, İslâm’ın ziyâ-i kalb ve nûr-i fikriyle ittihâd; ve mesleği, muhabbet; ve şiârı, terk-i iltizâm-ı nefs; ve meşrebi, mahviyet; ve tarîkati, hamiyet-i İslâmiye olsa; kàbildir ki, bir mürşid ve hakîkî şeyh olsun. Lâkin, eğer mesleği, tenkîs-i gayr ile meziyetini izhar ve husûmet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikàk-ı asâyı istilzâm eden hiss-i tarafdârlık ve meyelân-ı gıybeti intâc eden kendine muhabbeti başkasına olan husûmete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdir, bir zi'b-i mütegannimdir. Davula bedel tarîkate veyâ kitâba el vurur ki, bahşiş ve şâbahş alsın. Din ile dünyânın saydına gider. Yâ bir lezzet-i menhûse, veyâ bir tehevvüs-i süflî, veyâ bir ictihâd-ı hatâ onu aldatmış; o da kendisini iyi zannedip büyük meşâyihe ve zevât-ı mübârekeye sû-i zan yolunu açmıştır.
S - Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Mesleğin âlî, ittibâ’ edenler aşağıdır.
C - 
 alt
S - Âlem-i İslâm’ın  ulemâsının ortalarındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin? Re’yin nedir?
C - Ben âlem-i İslâmiyet’e gayr-i muntazam veyâ intizâmı bozulmuş bir meclis-i meb'ûsân ve bir encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîat’ten işitiyoruz ki, re’y-i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki re’y-i ekseriyetin nazîresidir. Re’y-i cumhûrdan mâadâ olan akvâl, eğer hakîkat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa isti’dâdâtın re’ylerine bırakılır. Tâ, herbir isti’dad, terbiyesine münâsib gördüğünü intihab etsin. Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır:(26)
 
(26): Şu iki noktaya dikkatle bak; kıymet versen fenâ olmaz.
 
Birincisi: Şu isti’dâdın meyelâniyle intihab olunan ve bir derece hakîkati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsülemirde mukayyed ve o isti’dad ile mahsus olduğu hâlde, sâhibi ihmâl edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizam edip ta’mim etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı içün muhâliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki, ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve ba’zan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyet’in tecellîsine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziyâ-i şemsten tefeyyüz etmesine isti’dad bahşedenrahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahî men’ etmektedir.
İkinci nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakîkat ve mağz, onu intihab eden isti’dâdlardaki heves ve hevâ ve mevrûs âyîneye ve mizâcına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zîrâ, isti’dad onunla insibağ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken; o, onu kendine çevirir ve telkih eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül ve mezheb mizâctan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer, zehir döker.
          S - Acabâ kâinatta, şu meclis-i âlî, şu sergerdân küre şehrinde bir intizâmı dahâ bulamayacak mıdır?
C - Îmân ederim ki, umum âlem-i İslâmî, millet-i insâniyede ve Âdem kavminde bir meclis-i meb'ûsân-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef, asırlar üzerinde birbirine bakıp mabeynlerinde bir encümen-i şûrâ teşkil edeceklerdir. Fakat, birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitâne ve sitâyişkârâne dinleyeceklerdir.
S - (27) Taaddüd-i zevcât ve esir ve köle gibi ba’zı mesâili, ba’zı ecnebîler serr-i rişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında Şerîat’e ba’zı evhâm ve şübehâtı îrad ediyorlar?
 
(27): Bir Arnavud tarafından vukù’ bulan suâldir.
 
C - Şimdilik mücmelen bir kàide söyleyeceğim. Tafsîli müstakil bir risâle ile beyan etmek fikrindeyim.
İşte, İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir, bu ise hüsn-i hakikî ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi: Şerîat, muaddildir. Ya’nî, gàyet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp, ehvenü’ş-şer ve muaddel ve tabîat-i beşere tatbîkı mümkin ve tamâmen hüsn-i hakîkîye geçebilmek içün zaman ve zemînden alınmış bir sûrete ifrağ etmiştir. Çünki, birden, tabîat-i beşerde umûmen hükümfermâ olan bir emri birden ref’ etmek, birden tabîat-i beşeri birden kalb etmek iktizâ eder.
Binâenaleyh, Şerîat; vâzı’-ı esâret değildir, belki en vahşî sûretten böyle tamâmen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta’dil etmiştir. Hem de, dörde kadar taaddüd-i zevcât; tabîata, akla, hikmete muvâfıkıyetle berâber; Şerîat bir tâneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki, ona mürâat etmekle hiçbir mazarratı müeddî olmaz. Ba’zı noktada şer olsa da ehvenü’ş-şerdir. Ehvenü’ş-şer ise bir adâlet-i izâfiyedir. Heyhât! Âlemîn her hâlinde hayr-ı mahz olamaz..
S - (28) İnkılâbtan on sene dahâ evvel, hükûmete nihâyet derecede mu’teriz olduğun hâlde, hükûmete hücum edenlere dahî i’tirâz ederdin. Hattâ selâtin-i Osmâniye’yi ifrat ile senâ ederdin. Hattâ der idin: 'Muhtemeldir, Abdülhamîd, muktedir değildir ki dizgini gevşetsin, milletin saâdetine yol versin. Veyâhud hatâ bir içtihâd ile olabilir, bir gayr-i makbûl özrü kendine bulsun. Veyâhud avanelerinin ve vehminin elinde mahbus gibidir.' Sonra birden bütün kabâhati ona attın. Neden hem i’tirâz, hem hücum ederdin; hem de ba’zılara karşı müdâfaa ederdin?
 
(28): Şu suâl maalcevab, ehemmiyyetsizlikle berâber, cevabta bir-iki nokta-i mühimme vardır.
 
C - İnkılâbtan onaltı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zâta rast geldim. Siyâsetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl'in "Rü’yâ"siyle uyandım. Lâkin, maatteessüf, sû-i tesadüfle hükûmete i’tirâz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrîte rast geldim. Ehl-i ifrâtın bir kısmı, Arab’tan sonra İslâmiyet’in kıvâmı olan Etrâk’i tadlîl ediyorlar idi. Hattâ bir kısmı o derece tecâvüz etti ki, ehl-i kànûnu tekfir ederdi. Otuz sene evvel Kànûn-i Esâsî ve Hürriyetin i’lânını tekfîre delil gösterirdi,   alt ilâ âhir.. hüccet ederdi. Bîçâre bilmezdi ki:  alt bima’nâ    alt 'dır. Acabâ sâbık istibdâdı hürriyet zanneden ve Kànûn-i Esâsîye i’tirâz eden adamlara nasıl i’tirâz etmeyeceğim? Elbette.. Eğer, çendan hükûmete i’tirâz  ederdiler. Lâkin onlar, istibdâdın dahâ dehşetlisini istediler. Bunun içün onları redd ederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır. 
             İkinci kısım olan ehl-i tefrîti gördüm; Dîni bilmiyorlar, ehl-i İslâm’a insafsızca i’tirâz
ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlar idi. İşte şimdi Osmanlılık’tan tecerrüd edip, tamâmı tamâmına Avrupa'ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır.
Bununla berâber, istibdâd kendini muhâfaza etmek içün herkese vesvese verdiği gibi, beni de İnkılâbtan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihti’lâlin ekseri masondur. Lillâhilhâmd, o vesvese bir-iki sene zarfında zâil oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrârımız mu’tekid müslümanlardır.
Elhâsıl: Hükümete hücum edenler, ba’zıları "Haydo, Haydo" derlerdi, ba’zıları "Haydar Ağà, Haydar Ağà" derlerdi; ben "Haydar" derdim, şimdi de "Haydar" derim vesselâm...
Eyyühe'l-avâm! Şimdi Allâhaısmarladık, siz durunuz; havas ile konuşulacak bir da’vam var. Hükûmet ve eşraf ve İttihad Terakkî’ye karşı bir mühim mes’elem var.
Ey tabaka-i havass! Biz, avâm ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S - Ne istersin? 
          C - Sözünüzü, fi’liniz tasdik etmek. Başkasının kusûrunu kendinize özür göstermemek. İşi birbirine atmamak. Üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek. Vâsıtanızla zâyi’ olan mâfâtı telâfî etmek. Ahvâlimizi dinlemek, hâcetimizle istişâre etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz.
Elhâsıl: Ekrâd ve [**] ulemâsının istikbâlini te’mîn etmek istiyoruz. İttihad ve Terakkî ma’nâsındaki hissemizi isteriz. Üzerinizde hafif, yanımızda çok azîm bir şey isteriz.
S - Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?
C - Câmiü'l-Ezher'in kızkardâşı olan, Medresetü'z-Zehrâ nâmıyle dârülfünûnu mutazammın pek âlî bir medresenin Kürdistân’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refîkasıyla Bitlis'in iki cenâhı olan Van ve Diyarbekir'de te’sîsi.. Emîn olunuz, biz Kürdler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliriz, içtimaî hayâtımız Türklerin hayât ve saâdetinden neş'et eder.
S - Nasıl? Ne gibi? Ne içün?
C - Ona ba’zı şerâit ve vâridât ve semerât vardır.
S - Şerâiti nedir?
C - Sekizdir.
Birincisi: Medrese nâm, me’lûf ve me’nûs ve câzibedâr ve şevk-engîz i’tibârı olduğu hâlde büyük bir hakîkati tazammun ettiğinden, rağabâtı uyandıran o mübârek medrese ismiyle tesmiye.
İkincisi: Fünûn-i cedîdeyi, ulûm-i medâris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcib, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.
S - Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdârsın, dâimâ söylüyorsun?
C - Dört kıyâs-ı fâsid(29) ile hâsıl olan safsatanın zulmetinden muhâkeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofâne, taklîd-i tıflâneye[1] ettiği mugàlatayı izâle etmek..[1]: [tufeylâneye / diğer nüshalar]
 
(29): İşte o kıyâslar: Ma’neviyyâtı maddiyyâta kıyâs edip Avrupa sözünü onda dahî hüccet tutmak. Hem de ba’zı fünûnda meşhur olanların başkasında da sözünü hüccet tutmak.. Hem de fünûn-i cedîdeyi bilmeyen ulemânın sözünü ulûm-i dîniyyede dahî kabûl etmemek. Hem de fünûn-i cedîdede mahâreti içün gurûra gelip, dînde de nefsine i’timâd etmek. Hem de, selefi halefe, mâzîyi hâle kıyâs edip haksız i’tirâzda bulunmak gibi fâsid kıyâslardır. (Birâder-i Ebû Lâşey’ Abdülmecîd)
 
S - Ne gibi?
C - Vicdânın ziyâsı, ulûm-i Dîniyedir. Aklın nûru, fünûn-i medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakîkat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitde, birincisinde taassub, ikincisinde hîle tevellüd eder.
 Üçüncü şart: Zülcenâheyn… Kürdler’in mu’temedi olan Ekrâd ulemâsından veyâ istînas etmek içün lisân-ı mahâllîye âşinâ olanları müderris olarak intihab etmektir.  
           Dördüncüsü: Ekrâd’ın isti’dâdlariyle istişâre etmek, onların sabâvet ve besâtatlerini nazara almaktır. Zîrâ çok libas var; bir kàmete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların ta’lîmi, yâ cebr ile, yâ hevesatlarını okşamakla olur.
Beşinci şart: Taksîmü'l-a'mâl kàidesini bitamâmihâ tatbik etmek.. - tâ şu’beler birbirine medhal ve mahrec olmakla berâber, herbir şu’bede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı şart: Bir mahrec bulmak ve müdâvimlerin tefeyyüzünü te’mîn etmek; hem de mekâtib-i âliyye-i resmiyeye müsâvî tutmak ve imtihanları, imtihanları gibi müntic kılmak, akim bırakmamaktır.
Yedinci şart: Dârulmuallimîni muvakkaten şu Dârülfünun dâiresinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazîlet ve diyânet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenâheyn olsun.
Sekizinci şart: Kürdistan'da âdet-i müstemirre olan ta’lîm-i infirâdîyi halka ve dâireye tebdîl etmek. 
alt  
S - Vâridâtı nedir?
C - Hamiyet ve gayret.
S - Sonra?
C - Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayret ile yeşillense, tabîatiyle maddî hayâtını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna edecektir.
S - Ne cihetle?
C - Çok cihetle.
Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizâma girse, şu havz’a tevhîd-i medâris tarîkıyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
İkincisi: Zekâttır. Zîrâ biz Şâfiîyiz. Bir zamandan sonra o Medresetü'z-Zehrâ, İslâmiyet’e ve insâniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz zekâtı bil'istihkàk kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfîdir.
Üçüncüsü: Şu Medrese neşredeceği semerâtla, ta’mim edeceği ziyâ ile, İslâmiyet’e edeceği hizmetle ukùl yanında en a’lâ bir mekteb olduğu gibi, kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zâviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mekteb, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyet’in iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakàt ona teveccüh edecektir.
Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül içün Dârülmuallimîn ile imtizâc ettiğinden, Dârülmuallimînin vâridâtı bir derece tevsî’ ile muvakkaten ve âriyeten - eğer mümkin ise - verilse, bir zaman sonra istiğnâ edecek, o âriyeyi iâde edecektir.
S - Bunun semerâtı nedir ki, on  seneden beri bağırıyorsun?
C - İcmâli: (30) Ekrâd ulemâsının istikbâlini te’mîn ve maârifi, Kürdistân'a medrese kapısıyla sokmak. Ve meşrûtiyetin mehâsinini göstermek ve ondan istifâde ettirmektir.
 
(30): Şu Medresetü’z-Zehrâ’ya dâir mebâhisi, nutuk sûretiyle Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de, dahâ birçok yerlerde ahâliye ders verdim. Umûmen dediler: “Hakîkattir, hem mümkündür.” Demek diyebilirim ki, ben onların tercümânıyım bu mes’elede.
 
S - Îzah etsen fenâ olmaz.
C -
Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslâhı.
İkincisi: İslâmiyet’i, onu paslandıran hikâyât ve İsrâiliyyât ve taassubât-ı bârideden kurtarmak. Evet, İslâmiyet’in şe’ni; metânet, sebât, iltizâm-ı hakk olan salâbet-i Dîniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhâkemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, ba’zı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şânı değildir.
Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrûtiyeti neşr içün bir kapı açmaktır. Evet, Ekrâd’da meşrûtiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifâde edilmez; o dahâ
zarardır. Hasta tiryâkı zehr-âlûd zannetse, elbette isti’mâl etmez.
Dördüncüsü : Maârif-i cedîdeyi medârise sokmak içün bir tarîk ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba’-ı fünûn açmaktır. Zîrâ , mükerreren söylemişim: Fenâ bir tefehhüm, meş'um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.
Beşincisi: Yüz def’a söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin musâlahalarıdır. Tâ, temâyül ve tebâdül-i efkâr ile lâakal maksadda ittihâd eylesinler. Teessüf ile görülüyor ki, onların tebâyün-i efkârı, ittihâdı tefrik ettiği gibi; tehâlüf-i meşâribi de terakkîyi tevkif etmiştir. Zîrâ herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti i’tibâriyle tefrit ve ifrat ederek, biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.
Elhâsıl: İslâmiyet hariçte temessül etse, bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zâviye, salonu dahî mecmaü'l-küll, biri diğerinin noksanını tekmil içün bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı meşeyyed-i nurânî timsâlinde arz-ı dîdâr edecektir. Âyîne kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü'z-Zehrâ dahî o kasr-ı İlâhiyye’yi hâricen temsil edecektir.
Eyyühe'l-eşrâf, size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz! Yoksa.. Ey, bizevesâyete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet, size itâat ettiğimiz gibi, saâdetimizi te’mîn ediniz! Ve illâ.. Ey, Kürd cem’iyet-i milliye vazîfesini bil'istihkak omuzunuza alan İttihâd ve Terakkî, iyi ettiniz mezc ettiniz! İyi etseniz, iyi.. Ve illâ  alt   (31)
 
(31): İhtâr: Ey kendini havâss zanneden ehl-i siyâset ve ehl-i hükûmet! Ye'si kırmak içün avâma ders ve hitâb olan şu kitâbı sened tutup tesellî etmeyiniz. Zîrâ sizin sû-i isti’mâlîniz onların sû-i tefehhümünden dahâ ziyâde sû-i t’esîr eder. Size bir ders vermek içün zamânı tevkil eyledim.
 
S - Ulemâya pek çok itab edilir, hattâ...
C - Büyük, pek büyük bir insafsızlık!
S - Neden?
C - Ademin kabâhatini vücûda vermek kadar ahmaklık..
S - Ne demek?
C - Bir zâtta ilm, adem-i hilm ile iktirânı cihetiyle, adem-i hilmden neş’et eden kabâhatiyle ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir, öyle de, İslâm’ın kudsiyetini dâimâ telkin eden ve ahkâm-ı Dîniyeyi iktidarlarınca teblîğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyâde hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçâre ulemâyı, zamana yakışacak ulemânın adem-i vücûdundan neş'et eden kabâhati ve günâhı ile mahkûm etmek, o bîçârelere haml etmek ahmaklık değildir de yâ nedir?
Evet, vücûdlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemânın ademînden gelmiştir. Zîrâ zekîler gàliben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maîşetine tenezzül etmediler. Medresede - intizam ve tefeyyüz ve mahrec bulunmadığından - zamâna göre ulemâyı yetiştiremedi.
Sakın!.. Ulemâya buğz etmek büyük bir hatardır!(32)
 
(32): Ey, ehl-i medâris, me’yûs olmayınız! Şimdi ilim hâkimdir. Her nev'iyle teâlî edilecek, en a’lâsı en âlî tabakaya çıkacak.
 
S - Niyeti hâlis olanlar azdır. Senin niyetin hâlis olsa muvaffak olacaksın. Niyetine bak? 
C - Lillâhilhamd (33) ve lâ fahr.. İhlâs-ı niyeti ihlâl eden ve anâsır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veyâ tanımak istemiyorum. Zîrâ, meşhur bir nesebim yok ki, mâzîsini muhâfaya çalışayım.. Ben, ebû lâşey’ olduğumdan bir neslim de yok ki, istikbâlini te’mîn edeyim... Öyle bir cünûnum var ki, Dîvân-ı Harb, dehşet ve tahvîfiyle tedâvîsine muktedir olamadı. Öyle bir cehâletim var ki, beni ümmî edip, dinâr ve dirhemîn nakşını okuyamıyorum.
Kaldı, ticâret-i uhrevî.. Öyle bir ahd etmişim, re'sü’l-mâli de gayb etsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasâret ediyorum, çok günâha düşüyorum.
Birşey kaldı: O da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zîrâ uhdesinden gelemediğim çok vazîfeyi bana yükletiyor.
 
(33): Şeyhin kermeti şeyhten rivâyet; lâkin tahdîs-i ni’met dahî bir şükürdür.
 
S - Neden hükûmete, Jön-Türklere mümkin olduğu kadar hüsn-i zan ediyorsun?
C - Mümkin olduğu derecede sû-i zan ettiğiniz içün, ben hüsn-i zan ederim. Eğer öyle ise zâten iyi; yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.
S - İttihad ve Terakkî hakkında re’yin nedir?
C - Kıymetlerini takdir ile berâber, siyâsiyyunlarındaki şiddete mu’terizim.(34) Me’mûldür ki, o şiddet nedâmete ve şefkate inkılâb etsin.. Lâkin onların iktisâdî ve maârifî olan - bâhusûs vilâyâttaki - şu’belerini bir derece istihsan ve tebrik ederim.
 
(34): Adâletin tevzîinde adâlet olmazsa zulüm görünür. Bir hâtır içün bin hâtır kırılmaz. Şiddet ayrı, hamiyet ayrıdır. Bir hod-pesend hakkı iltizâm etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbûr eder.
 
S - Zindân-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
C - Hayât, cidâldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte, himmetiniz şevke binip mübâreze-i hayât meydânına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan ye’s rastgelir. Kuvve-i ma’neviyesini kırar. Siz o düşmana karşı alt  kılıcını isti’mâl ediniz.
Sonra, müzâhemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylüttefevvuk istibdâdı hücûma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz  alt hakîkatini o düşmana gönderiniz.
Sonra da, ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz,  alt 'yu siper ediniz.
Sonra da, medeniyy-i bittab’ olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukùkunu muhâfazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdî ve tasavvur-i şahsî karşı çıkar. Siz de,   alt  olan mücâhid-i âlîhimmeti mübârezesine çıkarınız.
 Sonra, başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücum edip belini kırar. Siz de,   alt olan hısn-ı hasîni himmete melce’ ediniz.
Sonra da, acz ve nefsin i’timâdsızlığından neş'et eden tefvîz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddâr gelir. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, alt olan hakîkat-i şâhika üzerine çıkarınız. Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmânına yetişmesin.
 Sonra, Allâh'ın vazîfesine müdahâle etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de,
alt alt     
olan kâr-âşinâ ve vazîfeşinas olan hakîkati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.  
Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezâletin yuvası olan meylürrâhat gelir. Himmeti kayd eder, zindân-ı sefâlete atar. Siz de,   alt olan mücâhid-i âlîcenâbı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.
Evet, size meşakkatte büyük râhat var. Zîrâ, fıtratı müteheyyic olan insanın râhatı yalnız sa'y ve cidâldedir.
 alt
(35)
 
(35): Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zîrâ "ben", "siz" oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan Ulemâ Reçetesi dahâ mübhem konuşuyor. Demek berâber gezmekliğim lâzım. İşte ben de hayâlîmi terfîk ettim.
 
Seyâhatimde beni tanımayanlar kıyâfete bakıp, beni tâcir zan ettiklerinden derler ki:
S - Sen tâcir misin?
C - Evet, tâcir ve hem de kimyâgerim.
S - Neyi ?
C - İki madde var, mezc ettiriyorum. Bir tiryâk-ı şâfî, bir elektrik-ı muzî tevellüd eder.
S - Nerede bulunur?
C - Medeniyet ve fazîlet çarşısında, cephesinde insan yazılan, iki ayak üstünde olan sandıkdaki, üstüne kalb yazılan siyah veyâ pırlanta bir kutudadır.
S - İsimleri nedir? 
         
C - Muhabbet, hamiyet..
Cerîde-i Seyyâre, Ebû Lâ-şey’,
İbnüzzaman, Ehu'l-Acâib,
İbn-i Ammi'l-Garâib
Saîd el-Kürdî en-Nursî
 

HİTÂM
*****
[*]: "ilerileşmiş"; 'yaşlanmış' anlamında olabilir..(?) / B. Tunç  
[**]: Hz. Üstâd'ın kendi elyazısı ile bir tasarrufu: “Ekrâd”ı, “Vilâyât-ı Şarkıyye” olarak değiştirmiş.. / B.T.alt
  Faydalanılan Kaynaklar:
 
-Bedîüzzamân’ın Münâzarâtı ve Şerhi, Tahşiye Yayınları, 2003.
         -
Bedîüzzaman Külliyâtı, Muhammed Serkan
-Eski Said Dönemi eserleri, YeniAsya Neşriyat, 2009.
-İctimâî Reçeteler – II, Tenvir Neşriyat, 1990.