Cumartesi, 15 Kasım 2008 18:22

1

KİLOĞRİF (Mİ?)

 

İ’tiraf edeyim, fevkal’âde hâfıza za’fiyeti ile ma'lûlüm. Bu sebeple; araştırarak, görerek,

çizerek, çözerek öğrenmeğe çalışırım. Biraz Osmanlıca biliyor oluşum, birkaç lügat, birkaç

coğrafya atlası parçalayışım (!) ondandır. Abdürreşid İbrâhim’in Âlem-i İslâm’ını harita

refâkatinde okumuşumdur. Târihçe-i Hayât’ı da..


Ne var ki, Üstâd’ın Rusya esâreti yolculuğunda adı geçen; Bitlis, Van, Culfa, Tiflis,

Kiloğrif, Kosturma (Kostroma) zincirindeki halkalardan Kiloğrif’i bir türlü bulamıyordum..

1916’lardan bu yana ismi değişmiş olabilir diye düşünüyordum. O zamanki haritalara ulaşmam

mümkün olmadı.


Yakınlarda; "Tiflis’ten Kosturma (Kostroma)’ya nasıl gidilebilir?" diye bir harita araştırması

yapmak aklıma geldi. Bu def’a bilgisayar imkânlarını da devreye sokarak (Google Earth)..

Güzergâh, Volga Nehri ile ayni olmalı diye düşündüm. Belki bir kısmı trenle, bir kısmı nehir

gemisi ile ve yer yer yaya..


Güzergâhı tararken, Kostroma havâlisinde, “KOLOGRİV” diye bir yerle karşılaştım. Kostroma

vilâyetinin içerisinde. Volga’nın önemli bir kolu olan Unzha (Unja) Nehri kıyısında, 3500

nüfuslu bir yerleşim merkezi. 

http://www.maplandia.com/russia/kostromskaya-oblast/kologrivskiy-rayon/kologriv/


Kesin hüküm veremiyorum ama burası bizim, kırk yıldır aradığımız fakat bir türlü

bulamadığımız (dahâ doğrusu benim bulamadığım) Kiloğrif olamaz mı idi? Güzergâh tamam,

isim ayni gibi, Kostroma sınırları içerisinde.. Ne mâni var ki?..


“KOSTROMA” ne kadar “Kosturma” ise “KOLOGRİV” de o kadar “Kiloğrif” bence.


B. Tunç

 

 

2

Bilgisayar muallimim, çalışmalarımın vücud bulmasında teknik desteğini esirgemeyen sevgili oğlum Yusuf Seydâ’ya.

B. Tunç


KOLOGRİF (KOLOGRİV)!..


Çeyrek asırdır zihnimi kurcalayan bir mes'ele idi Kiloğrif. Kardeşlerimin kalbî duâları kabûle

karîn olmuş ki, Allâh'ın izni ile halloldu!. Hâzâ min fadli Rabbî..


Bugün, Hz.Üstâd’ın, 18 ay kadar esir olarak kaldığı Kostroma’nın ve Volga Nehri'nin, Sibirya ile
 
alâkaları olmadığı sadedinde bir çalışma hazırlığı içerisinde iken; T. Hayât’taki “Kiloğrif”’in,

Osmanlıca bir teksirde (*), “قولوغريف KOLOGRİF” şeklinde yazıldığını farkettim. Gözlerime

inanamadım!

Sonra İctimâî Reçeteler’deki Abdurrahman Nursî’nin neşrettiği Târihçe’ye baktım. Orada da,

“KOLOĞRİF”!. Meğer, “Kiloğrif” diye bir yer, yeryüzünde zâten yokmuş!.. Bunca zamandır

olmayan bir şeyi arıyormuşum!.. Buna ağlamak mı lâzım, gülmek mi, bilemedim! Hâlâ şaşkınlık

içerisindeyim.


1950’li yıllarda yapılan sehivlere sözümüz yok. Ama Allâh aşkına, bu kadar basit bir hatâ

yarım yüzyıldır neden düzeltilmez?.. Dersaâdet'teki devletlûlerin işleri arasında tashîhât

diye birşey yok mudur? Dahâ doğrusu, Risâle-i Nûr’u; hatâsız-sehivsiz ve de aslî dilinde

efkâr-ı ammeye takdîm etmek, aslî vazîfelerinden değil midir?..


Elhâsıl: Var olan; internetteki şekliyle “KOLOGRİV, KOLOGRİF”, adı geçen eserlerdeki şekliyle

“KOLOGRİF, KOLOĞRİF”!. Kostroma’ya bağlı. Volga’nın büyük bir kolu olan Unzha(Unja) Nehri kıyısında

küçük bir kasaba..

Dr. M. Âsaf Dişçi'nin hâtırâlarına göre Üstâd esâret süresinin 6 ay kadarını

burada geçirmiş: "İşte Bedîüzzamân'ı orada gördüm. Kosturma eyâletinin Kilogrif (doğrusu,

Kologrif) kasabasındaydı. Dahâ sonra onu içerlere, büyük esirler kampına, Kosturma içlerine
sevkettiler. Birlikte altı ay kadar kalmıştık."
("Son Şâhidler-I" N. Şahiner)


(*): Bedîüzzamân’ın Târîhçe-i Hayâtından: Afyon Mahkemesi Müdâfaâtının Birinci Zeylinin Zeyli, S:49.


B. Tunç

alt

 


3

Gayûr Kardeşim A. Mâlik Atom'a.

B. Tunç


Kostroma Sibirya’da Değil!


Üstâd, esâret hâtırâlarında; Volga Nehri'nden, Kostroma'dan, Kostroma'nın Tatar

mahallesinde Volga kenârındaki küçük câmi‘den bahsetmekte ama nedense Asya'nın kûzeyini
 
kaplayan, kıt'a büyüklüğündeki koskoca Sibirya'dan söz etmemektedir!?.. Çünki, hakîkat-i

hâlde Kostroma ile Sibirya'nın bir alâkası bulunmamaktadır!..


Külliyât’ta, “Sibirya” tâbîri geçen yerler tedkīk edilirse, sâdece; “ .. cevherlerin bir kısmı

yalnız Çin'de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'dan

başka yerde bulunmuyor.” ifâdesinin Üstâd’a âid olduğu görülecektir. Bu da konumuzla ilgili

değildir.


Mevzûumuz olan ve Üstâd’ın Birinci Harb-i Umûmî’deki esâretinde Sibirya’da kaldığına(!) dâir
 
ifâdelere gelince; ikinci - üçüncü şahıslardan nakledilen, onların da zanlarına veyâ

duyumlarına âit rivâyetlerden ibârettir. Ama nasıl olmuşsa, gerçek telakkī edilerek Târihçe’ye

konulmuş.. Dahâ birçokları gibi 50 senedir de öyle kalmış. Bir dipnotla olsun düzeltilmemiş..

Sanki yanlış yapmak mübâh, yanlışı düzeltmek günâh gibi!.


Bir ümitle, 2005 Yeni Asya basımı Lem’alar’ın Yer Bilgileri kısmına bakıyorum:

“SİBİRYA: Büyük çoğunluğu Rusya Federasyonu içinde yer alır. Batıdan doğuya doğru üç ana

kesimden oluşur. Birinci kesimde, Batı Sibirya Ovası. ikinci kesimde Orta Sibirya Platosu,

üçüncü kesimde ise Rusya Uzakdoğusu yer alır. Bölge uzun ve sert geçen kışlarıyle tanınır.

Üstâd Birinci Dünyâ Savaşı sırasında Rusya’da esir düştüğünde Sibirya taraflarında

Kosturma bölgesinde 2,5 yıl zorunlu ikāmete mecbur edilmişti.”


İyi de burada anlatılan Sibirya, Antartika'da mıdır? Volga Nehri ve Kostroma, Sibirya'nın hangi

ana kesiminde bulunmaktadır?


Görülüyor ki; tashih yoluna girmektense, yanlışlar, yeni yanlışlara sarılarak gizlenme cihetine

gidilmiş. Neden ve niçin?..


Şimdi buradaki deve misâl eğrileri nasıl düzelteceğiz!?.. Bu bilgileri hazırlayan kişilerin

asgarîsinden bir umûmî coğrafya bilgisi olması gerekmez mi? Âkif’in, Safahât’ın bir bölümünü
 
tahsis ettiği meşhûr İslâm Seyyâhı Abdürreşid İbrâhim’in Yeni Asya tarafından neşredilen

Âlem-i İslâm’ını -iş yoğunluğundan- okuyamadılar diyelim, bir harita açıp bakmak ta mı

akıllarına gelmedi!?..


Lâfı dahâ fazla uzatmadan kuyudaki taşlardan birkaçını olsun çıkarmağa çalışalım:


1- Üstâd’ın Sibirya’da kaldığına dâir bir “belge” mevcûd değil!. (Bir ihtimâl, belki Kostroma’ya

götürülürken Sibirya taraflarına uğranılmış olabilir.)(*) Bizler ruhbâna değil, bürhâna tâbi’

oluyoruz, kusura bakılmasın.

2- Kostroma, Moskova'nın 340 km. kuzedoğusunda http://www.sistercities-durham.org/kostroma

(karayolu ile 3 sâat mesâfede)(1),  Volga Nehri kenarında; Kologrif (Kologriv), Kostroma'nın 339 km.

kuzeydoğusunda http://en.wikipedia.org/wiki/Kologriv Volga’nın bir kolu olan Unja (Unzha) nehri kıyısında (2)

olup, Avrupa Kıt’as’ındadırlar. Asya’da bulunan Sibirya ile bir alâkaları yoktur. Olsa olsa, Doğu Anadolu ile Lüleburgaz arasındaki kadar bir alâka olabilir.

3- “Üstâd Birinci Dünyasavaşı sırasında Rusya’da esir düştüğünde ..” denilmiş. Herhâlde, “Ruslara esir düştüğünde ..” olacak.

4- Üstâd yaralı olarak esir düştüğü için, 2 ay kadar Bitlis’te, muhtemelen Eylûl sonlarına kadar
 
Tiflis’te tedâvi gördüğü, esâret yoculuğunda ve firarda geçen süre de dikkate alınırsa (3),

Kostroma’daki kalış süresi 2.5 yıl değil, yaklaşık 1.5 yıl (**) olur. (4)


Elhâsıl: Kostroma’nın Sibirya ile bir alâkası bulunmamaktadır ve Külliyât’taki bu ve benzeri

sehivler en azından dipnot konularak düzeltilmelidir. 

(*): İrfan KARABULUT'dan nakil: www.risaletashih.com
(**)
: N. Şahiner'in "Son Şâhidler-I" kitabında bulunan Dr. M. Âsaf Dişçi'nin hâtırâlarına göre bu 18 aylık sürenin 6 ay kadarı da Kologrif'te geçiyor: "İşte Bedîüzzamân'ı orada gördüm. Kosturma eyâletinin Kologrif (Kologriv) kasabasındaydı. Dahâ sonra onu içerlere, büyük esirler kampına, Kosturma içlerine sevkettiler. Birlikte altı ay kadar kalmıştık."

(1): İsmail BERK.
(2): KOLOĞRİF(KOLOGRİV)
(3): B.T.B.S.N.,Nesil 2006, N.Şahiner
(4): Dikkat!: Esir düştüğü 3 Mart 1916'dan, 1918 Hazîrân'ında Vatana dönünceye kadar geçen sürenin tamâmı; 2 sene, 3.5 ay.


B. Tunç

 

4

Hutuvât-ı Sitte'nin Neşir Târîhi

Târihçe-i Hayât’ta geçen;Hutuvât-ı Sitte’yi neşrettiği zaman Çanakkale’de muhârebe

oluyordu.” ifâdesini ne zaman okusam tereddüde düşerim.. Zihnimde istifhamlar belirir..

“Çanakkale’de muhârebe oluyordu” denilince, meşhur Çanakkale Muhârebeleri akla geliyor..

Ama bu muhârebelerin bitiş târihi, 9 Ocak 1916 ..

“Evet, Eşref Edib'in gayretleriyle Sebilürreşâd matbaasında gizlice basılan ve yine gizlice

dağıtılan bu eser, muhtemelen Kasım ayının daha ilk günlerinde neşredilmiş. Zira, bu kitabın

yayınlanmasıyla ilgili olarak, Çanakkale'de yaşanan bir muharebeden söz ediliyor ki, bu şu

demektir: Antlaşma gereği, işgal kuvvetlerine bağlı harp gemileri boğazdan geçiş yaparak

İstanbul limanlarına gidecek ve ateşkes süresi boyunca genel asayişi sağlayacak; herhangi

bir askerî müdahaleyi bastırmaya çalışacak.. İşte, sözde bu maksatla Çanakkale Boğazına

yüklenen işgal gemileri, henüz teslim olmayan Osmanlı istihkâm birlikleri ile onlara destek

veren Millî Mücadele milislerinin mukavemetiyle karşılaşır. Ne var ki, bu dehşetli istilâya o

esnada güç yetirilemez ve gemiler boğazdan geçerek İstanbul'a doğru yol alır.” (Doğru

söyleyen tarih konuşuyor / M. Latif SALİHOĞLU) gibi tekellüflü te’viller de işi halletmiyor.

Çünkü, İşgàl güçlerinin İstanbul’a asker çıkarmalarının târihi, 13 Kasım 1918’dir.

Tarihçe-i Hayat | Yedinci Kısım : Afyon Hayatı | 498’de, “.. Yunan'ın galebesine ve Harekât-ı

Milliye'nin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât-ı

Sitte eserimi Eşref Edib'in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli planını

kıran ve ..” ibâresinden anlaşılacağı gibi; “Hutuvât-ı Sitte’yi neşrettiği zaman Çanakkale’de

muhârebe oluyordu.” ifâdesi de, bu ifâdeyi doğrulamak için yapılan te’viller de Külliyâtın

tamâmiyeti ile çelişmektedir. Kanâatimce bu ifâdede bir sehiv söz konusudur ve ilgililerce

gözden geçirilip tashih edilmelidir.

Zîrâ, Külliyât'ın bütünü dikkate alındığında, Hutuvât-ı Sitte’nin Millî Mücâdele yıllarında, İ’tilâf

Devletlerinin İstanbul’u fi’lî işgàli olan 16 Mart 1920’yi müteâkip neşredildiği çok açık olarak

görülüyor..

altaltalt
alt

Bilâl TUNÇ                                                                                                        

   

5

SEVÂB / SAVÂB

 

İctimâî Reçeteler ve Arama Motorları dâhil, ulaşabildiğim yeniyazı Münâzarât nüshaları şöyle başlıyor:


“İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret

 

Yâ eyyühe'n-nâzır!


Hasenâtı seyyiâtına, sevâbı hatâsına tereccuh edenler, mağfiret ve afva müstehaktırlar..”


Hicrî 1329’da (M.1911) basılan Osmanlıca nüsha da ayni başlıyor başlamasına da, altı çizili

cümledeki bir kelime farkıyle.. “Hasenâtı seyyiâtına, savâbı  hatâsına tereccuh edenler,

mağfiret ve afva müstehaktırlar..”

Eserin aslındaki, “savâb”; nasıl becermişse yeniyazıya geçerken tebdîl-i kıyâfet edip tam

yarım asır, “sevâb” kimliğinde görünmeyi başarmış(!).. Hayret gibi bir şey!..


SAVÂB   صواب:  Doğru (hatâ mukàbili). Risâle-i Nûr’un başka yerlerinde; “hatâ-savâb cedveli”, “Allâhu a'lem bissavâb” olarak karşılaştığımız kelime..


SEVÂB  ثواب: Hayır (günâh mukàbili).


“Bir harften ne çıkar?” diyenler, sâdece savâbı terk ile hatâda ısrâr etmiş olurlar. Yoksa ba’zı

kimseler için, hatâ yapmak müktesep hak(!) mıdır?... Deveye sormuşlar; “İnişi mi seversin,

yokuşu mu?” diye. “Doğrunun canı mı çıktı?” demiş.


Bedîüzzamân'ın tashîhe dâir bir tesbîti ile bitirelim: “Hakîkaten tashih mes’elesi

ehemmiyetlidir. Ba’zan bir harfin ve bir noktanın yanlışı, kıymetli bir ma’nâyı zâyi' eder.

Emirdağ Lâhikası | Dahiliye Vekili İle Bir Hasb-i | 131


Bilâl TUNÇ