Cuma, 10 Aralık 2010 14:20

Risâle-i Nûr’un muhtelif yerlerinde geçen “Japon Başkumandanı” ve “Japonya” tâbirleri hepimizin dikkatini çekmiştir. Bedîüzzamân’ın kendisinden söz ettiği Japon Başkumandanı kimdir? Japonya, İslâmiyet’e nasıl ilgi duymuştur? Bu ve buna benzer sorgulamalar için yazılan değişik eserlerde ve yapılan müstakil araştırmalarda da birbirini desteklemeyen görüşlerin olması sonucu, bu konularda daha ayrıntılı bir çalışmanın yapılması gereğini ortaya çıkarmıştır.
 
Öncelikle Bedîüzzaman Said Nursî’nin Şuâ‘lar adlı eserinin 5. Şuâ‘ında adı geçen ve Rus’u mağlup eden Japon Başkumandanı ile ilgili Üstâ’dın tâbirine bakalım: "Rivâyetlerde, eşhâs-ı âhirzamânın fevkal’âde iktidarlarından bahsedilmiş. Vel’ilmü İndallâh, bunun tev’îli şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûp eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhît’de, diğer ayağı Port Arthur Kal’asında olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Ammâ, fevkal’âde ve hârika iktidarları ise, ekser icrâatleri tahrîbât ve müştehiyât olduğundan, fevkal’âde bir iktidar görünür. Çünki  tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyât ise, nefisler tarafdâr olduğundan çabuk sirâyet eder."  (Şuâ‘lar, Y. Asya-1997 S.505)

Alıntıladığımız ifâdelerden hareketle bâzı araştırmacılar, 1904-1905 yılında yapılan Rus-Japon savaşında görev alan ve büyük zaferler elde eden O Başkumandan’ın Amiral Togo Heihaçiro olduğunu, bâzıları da yine aynı savaşta büyük gayretleri görülen 3. Ordu komutanı olan General Nogi Maresuke olduğunu ifâde etmişlerdir. Bu arada kimsenin adını telaffuz etmediği Mareşal Oyama Iwao gerçeği var. Gerçekten de adlarını saydığımız komutanların hepsi de Rus Ordusuna karşı büyük başarılar elde etmişlerdir. Şimdi Üstâd’ın bahsettiği o temsîlî resme hangi komutanı bırakmamız lazım. İster katılırsınız ister katılmazsınız, O Başkumandan’ın Japon İmparatoru Meiji Mikado’nun olması dahâ uygun düşmez mi? Çünkü İmparatorun aynı zamanda Japonya Devleti’nin Başkomutanı olması gerekir. Japonya’nın mânevî şahsiyetini de İmparator temsil eder.
 

alt
İşte Bedîiüzzamân’ın tâbiriyle “şahs-ı mânevînin dehşetli azametini” gösteren
temsîlî resim. ( http://www.intl.hiroshima-cu.ac.jp/~yulia/publ/laughter.htm )
 
Beşinci Şuâ‘da geçen Japon Başkumandanı ve Rus-Japon savaşındaki şahs-ı mânevîsini temsil eden resmi ile ilgili değişik araştırmaları ve katkıları beklediğimizi ifâde ederek bu konuya şimdilik nokta koyalım.
 
Risâle-i Nur’da Japonya ile ilgili geçen bir diğer konu da, İslâmiyet’e ilgi duyan Japon yetkililerin sorduğu bâzı mes’elelerdir. Bu konuda da maalesef işin târîhî sürecini araştırmadan bâzı öngörülerle hareket edilmiş. Yapılan yanlışlar doğru kabûl edilerek sonraki araştırmacılar tarafından alıntılanmakta bir sakınca görülmemiştir. Bu yanlışlardan biri de Bedîüzzamân’ın Japon Komutanı Nogi Maresuke ile görüşme yaptığı ve İslâmiyet’e dâir sorular sorduğuna dâir tespitlerdir. Bu yanlışları şöyle sıralayabiliriz:
 
Bedîüzzaman Japonların İslâmiyet’e dâir sorularıyla kendi ifâdesiyle Meşrûtiyetin îlânından önce yani 1907 yılında muhatap oluyor. İşte o ifâdeleri: "Bundan kırk sene evvel ve Hürriyet’ten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslâm ulemâsından dînî bâzı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler."  (Şuâ‘lar, Y. Asya-1997 S.313 )

Adı geçen Japon Kumandan ise 1911 yılında çıkmış olduğu altı aylık Avrupa seyâhati dolayısıyla İstanbul’a Hazîran ayında geliyor.  (Mufassal T. Hayât-I,1998 S.228)
 

Üstâd 1911 yılının 6-25 Haziran ayında Sultan Reşâd ile Şark Vilâyetlerini temsîlen Rumeli Seyâhatinde bulunuyordu.

Japonya tarafından sorulan soruların cevaplarının bir kısmı Muhâkemât adlı eserde 1911 yılında yayınlandığına göre, komutan Nogi’nin iddiâ edildiği gibi 1911 yılında sorduğu soruların muhâtabının Bedîüzzaman olmaması gerekir. Çünkü Üstâd, söz konusu eserinde: "Binâenaleyh, hitâbımı ecânibe, bâhusus Japonya’ya tevcih eyledim. Zîrâ onlar eskide bâzı suâller etmiştiler; ben de cevap vermiştim. Şimdi ihtisarla yalnız bir-iki suâllerine müteallik o cevâbın bir parçasını söyleyeceğim." (Muhâkemat, Sayfa 104) dediğine göre soruları şahıs değil de Japonya devleti sormuştur.
 

Pekî İslâmiyet’le ilgili soru sorma gereğini Japonya neden hissetmiştir? Bu târîhi sürece nasıl girilmiştir? Dilerseniz Osmanlı Devleti ile Japonya İmparatorluğunun yakınlaşma olayına bir alıntıyla göz atalım:
 
“İlk ilişkilerin başlangıcı 19. yüzyılın son çeyreğine rastlar. Gerek Japonya’nın genel olarak dünyâya açılma ilkesi gereği Asya devletleri ile iyi ilişkiler kurma isteği gerekse Rusya’ya karşı ortak düşman paydası gibi faktörler iletişimin başlamasına yol açtı. Sultan Abdülhamid Han da İslâm Birliği siyâseti gereği doğu âlemi ile iyi ilişkiler kurmak istiyordu. Sultan Abdülhamid Han siyâsî hâtırâtında: ‘Rusya asırlardan beri iki devletin de düşmanı olduğuna göre, Japonya ile akdedeceğimiz ittifakların te’min edeceği faydaları ciddî olarak mütâlaa etmek îcab eder.’ diyordu.
İlk resmî temas 1871 yılında Japon Dışişleri Bakanlığı kâtibi Fukuchi Genichiro’nun temsilci olarak İstanbul’a gelmesidir. 7 yıl sonra Seiki gemisi Avrupa gezisi çerçevesinde Haliç’e demirlemiştir. Abdülhamid Han tarafından gemi kaptanı ve üç subaya Yıldız Sarayı’nda madalya verilmiştir. 1881 yılında imparatorun akrabâlarından Prens Kato Hito’nun gayriresmî ziyâreti ve yine Abdülhamid Han tarafından resmî protokolle karşılanması ilişkileri kuvvetlendirmiştir. 1887 yılı ekim ayında Japon İmparatoru Meiji Mikado’nun amcası olan Prens Komatsu Akihito eşi ile İstanbul’a geldi. Sultan Abdülhamid prens ve berâberindekileri Dolmabahçe Sarayı’nda misâfir etmişti. Prens Komatsu, Padişahla görüşmesi sırasında Japon İmparatorunun en büyük nişânı olan “Chrysanthemum”u Sultân’a takdim etti. Sultan ise o zamana kadar hiçbir yabancı devletin nişânını kabûl etmediği hâlde, onu zevkle kabûl etmiştir. [*]
Bu kadar gel-git den sonra elbette mukabele etmemek olmazdı. Yalnız Abdülhamid Hân’ın hâtırâtında belirttiği gibi bu yakınlaşmanın başta Rusya olmak üzere bölgedeki diğer güçleri ürkütmemek gerekiyordu. Hem bu sebeple hem de Abdülhamid Hân’ın Uzakdoğu üzerinde uygulamaya çalıştığı Pan–İslamizm siyâseti sebebiyle geniş kapsamlı bir misyon belirlendi. Bahriye Miralayı Osman Bey komutasındaki “Ertuğrul Fırkateyni” bu önemli göreve atandı. Böylece hem Prens Komatsu’nun ziyâretine iâde ile Japonya ile muhabbetin artırılması hem de geminin geçeceği rotadaki ülkelerde Müslüman halka Halîfe-i Müslimîn’in mesajının ulaştırılması hedeflenmiştir.
Japon İmparatoru Meiji, 1889 yılında İstanbul`a özel elçiler ve bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Hân`a hediyeler bir de `özel bir mektup` göndermişti. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han`dan, ‘İslâm Dîni, İslâm târîhi, İslâmın içeriği, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumları vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veyâ Fransızca olarak bilgiler’ gönderilmesini rica etmişti. Japon İmparatoru`nun İslâm Dîni ile ilgili bilgileri isteyen mektubu ve diğer bilgi ve belgeler inkâr edilemeyecek şekilde delilleriyle birlikte arşivlerde bulunmaktadır. Abdülhamid Han, Japon İmparatoru Meiji`nin isteklerini Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi`ye açmış ve ilk etapda; tezhipli bir Kurân-ı Kerîm, dahâ bir çok hediye, elçilerle Japon İmparatoru`na gönderilmiş, diğer istediği bilgiler için de süre istenmişti.
Dahâ sonra Japon İmparatoru Meiji`nin, İslam Dîni ile ilgili istediği bilgiler, Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi`nin başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanır ve gönderilir.” (Oktan KELEŞ –  http://www.netpano.com/haber/3612/Japonya/%C4%B0slam%C4%B1n/E%C5%9Fi%C4%9Finden/D%C3%B6nd%C3%BC )
İşte târihî süreç içinde gelişen ilişkiler sonucu Japonya İslâmiyet’e ilgi duymuş ve konumuzla ilgili olan sorular sorulmuştur. Ancak Bediüzzamân’ın bu sorulara eserleri dışında nasıl muhâtap olduğunu, cevapların ne zaman ve ne şekilde verildiği hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Devlet arşivlerinin açıklığa kavuşması netîcesinde bir çok soruya cevap bulunacağı şüphesizdir.

Devletler arası ilişkiler sonucunda 1907-1910 yılları arasında Abdürreşid İbrâhim de Asya seyâhati esnâsında Japonya’ya uğrar. Orda bir çok aydın kesimden asker ve bürokratla tanışır. İslâmiyet ile ilgili bir çok soruya muhâtap olur. İslâmiyet’e olan alâka İmparatorla sınırlı kalmamış.. Birçok üst düzey bürokratın da İslâmiyet’i ve Müslümanlığı merak ederek soruşturmaya başladığını gözlemleyebiliyoruz. Japonya ile adı adetâ özdeşleşen ve bu ülkede ilk İslam tohumlarını atan Abdürreşid İbrâhim, 1884 senesinde ziyâret ettiği devrin pâdişâhı Sultan Abdülhamid’e bir mektup yazarak Japonya’da İslamın yayılması için Devlet-i Aliyye’nin desteğini istiyordu. Fethi Okyar’ın naklettiğine göre Sultan bu konuda şöyle demektedir: "Japonların Ruslara karşı kazandıkları zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk âilesine mensup bir prens beni ziyâret geldi. İmparatorundan husûsî bir mektup getiriyordu. Benden İslâm Dîni’nin muhtevâsını, îman esaslarını, gàyesini, felsefesini, ibâdet kàidelerini îzah edecek kudrette bir dînî-ilmî hey’et istiyordu. Bunun sebebi vardı, orada İslâmiyet’i yaymayı mukaddes vazîfe sayan Abdürreşid İbrâhim isimli, aslı Kazan’lı olan bir Müslüman âliminden mektup almış, Japonya’da İslâm’ı tâmim (yayma) hareketine yardımcı olmam istenmişti. İslam Âlemi’nin Halîfesi idim, bir tarafta dâimâ iftihar ettiğim ve hizmetkârı olmaya çalıştığım bu âli vazîfe, diğer taraftan rûhumda bu mâhiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan her şey’i yaptım. Fakat bu yardım dahâ çok maddî sahâda kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrâhim bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latinceyi öğrendiğini yazmıştı.”  (http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm )

İslâmiyete ilgi duyan ve Japonya’nın şahs-ı mânevîsini temsil eden İmparator Meiji hakkında da biraz bilgi verelim:
 
Japon İmparatoru Meiji Mikado

alt“İmparator Meiji’nin gerçek adı Mutsuhito’dur. 3 Kasım 1852 yılında doğan, 30 Temmuz 1912’de hayâta gözlerini yuman Meiji, 1867-1912 yılları arasında Japonya’da imparatorluk yapmıştır. Japonya’nın çağdaşlaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Çok ilginçtir ki, Meiji Devrine aynı zaman da “Aydınlanmış Dönemin Yönetimi” de denir. Yönetim sürecinde, Japonya’nın batılılaşmasını ve dünyâda güçlü bir statüye yükselmesini sağlayan reformlar yapmıştır.
Batılılaşma için 5 maddelik and yayınlanmış (1868), 265 yıllık feodal toprak sistemini kaldırmış (1871), yeni bir okul sistemi kurmuş (1872), hükûmette kabine sistemini benimsemiş (1885), Meiji Anayasası’nın yürürlülüğe sokmuş (1889) ve parlamento oluşturmuştur (1890). Bu süreçte Meiji için modern Japonya’nın kurucusu demek pek de yanlış olmayacaktır.
Bu reformlarının yanı sıra Japonya’da modernleşme dönemi başlatarak, Japon gençlerini, ABD, Fransa, Almanya, İngiltere’ye Batı Teknolojisini ve yöntemlerini öğrenmek için yollamış ve bu ülkelerden birçok danışman ve teknisyen dâvet ederek, Kraliçe Viktoria döneminde Japon donanmasını, ticâret filosunu, demiryolunu, telgraf sistemi ile bankacılık ve mühendisliği geliştirmek için uzmanlar getirtmiştir. Bunların yanı sıra kıyâfet değişimini de yürürlüğe koymuştur… Bu olaylar dizisine “Meiji restorasyonu” denmektedir. (http://www.indigodergisi.com )
 
Bu araştırmamızda görüldüğü üzere, Japonlar tarafından sorulan soruların târîhî süreç içerisinde nasıl bir seyir takip ettiğini gözlemledik. Bedîüzzamân’ın bu konuda şahıs ismi vermemesi mes’eleyi şahıslara inhisar ettirmek istememesinden kaynaklanmaktadır. Önemli olan İslâmiyet mes’elesinin Japonya’nın gündemine gelmiş olmasıdır. Sözümüzü yine Bedîüzzamân’ın Japon Başkumandandan naklen aktardığı bir tesbitle bitirelim: “Hattâ, Rus’u mağlûp eden Japon başkumandanının İslâmiyet’in hakkàniyetine şehâdeti de şudur ki: 'Hakîkat-i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini târih gösteriyor. Ve ehl-i İslâmın hakîkat-i İslâmiyede za‘fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini târih gösteriyor. Sâir dinler ise bil’akistir..'”  (Tarihçe-i Hayât, Y. Asya-1998, S.80)

M.S. MARDİN
http://msmardin.com/?p=183#more-183 


İLÂVELER (B. Tunç):

bknz:
http://www.sentezhaber.com/bediuzzamanin-dostu-olan-japon-baskumandanina-dair-makale,5466.html 
http://msmardin.com/?p=208
http://www.sentezhaber.com/‘mustemî-muteharrî-i-hakîkat-bir-japondur-makale,6030.html

[*]: İmparator Meiji (Mutsuhito) tarafından Sultan II. Abdülhamid Hân'a gönderilen dostluk mektubu ve tercümesi:

alt

 
Şevketlü, kudretlü dostum, yüce ve muhteşem muhibbim Sultan Abdülhamid Han Hazretleri; 
Azim mülkünüze giden tebaamızın daima hoş bir kabul gördüğünü ve özellikle sevgili Prens (Komatsu) Akihito ve eşi prenses hanımefendinin sizin katınızda gayet güzel bir kabule mazhar olduklarını haber alınca pek memnun ve mesrur oldum. Dolayısıyla samimi ve büyük dostluğumuzun eser ve delilini siz padişah hazretlerine ibraz etmek arzusundayım. Bu manada “Krizantem” nam büyük nişanımızı zatınıza hediye ediyor ve mektupla birlikte gönderilen mezkûr nişanı lütfen kabul buyurmanızı rica ediyorum. Yine bu vesileden istifadeyle azim hürmet ve değişmez muhabbetimin teminatını beyan ederim.
 
Mutsuhito 
Tokyo Sarayı 
10.05.1888 
http://www.birincikuvvet.com/guncel_/332297-Japonyadan_gelen_mektup_ve_bir_hediye___.html

Order of the Chrysanthemum. Image from book of 1902.png
http://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&sl=en&u=http://cgi.ebay.com/TURKEY-JAPAN-FRIENDSHIP-100-YEAR-

File:Order of the Chrysanthemum Japan.jpg