Cuma, 27 Ocak 2012 18:05


Bedîüzzaman Said Nursî kimdir?

 
Bediüzzaman Said Nursî / Çağın Örtüsünü Kaldıran Bilge
 
Bediüzzaman Said Nursî, çağımızın önde gelen mütefekkirlerinden biridir. 1876’da (muhtemelen 15 Şaban 1293–4 Eylül 1876 Pazartesi Beraat gününde) [1]Bitlis’in Hizan Kazası, İsparit Nahiyesi, Nurs Köyü’nde dünyaya gelmiş, 23 Mart 1960’da (25 Ramazan 1379) Şanlıurfa’da, 87 yaşının (hicri) ilk aylarında [2] Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Keskin zekası, harikulade hafızası ve üstün kabiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini kısa bir zamanda tamamlar. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil, tedris ve telif hayatı ile değerlendirir. İlmî üstünlüğünü devrinin ulemasıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münazaralarda (ilmî tartışmalarda) fiilen ispatlar. Bu meziyetleriyle Şark ilim çevrelerine kendisini kabul ettirerek “Bediüzzaman” yani; “çağın eşsiz güzelliği” lakabı ile anılmaya başlanır (1890) [3].
Said Nursî, medrese eğitimiyle, dîni ilimlerde kazandığı ihtisası, çeşitli ilimlerde yaptığı tetkiklerle tamamlar. Ülkedeki ve dünyadaki gelişmelerle ilgilenir. Doğup büyüdüğü Şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak görür. En zaruri ihtiyacın eğitim olduğunu tespit eder. Bunun için de Şark’ta Van, Bitlis ve Diyarbakır’da yılda 2000 Şark’lı yatılı öğrencinin okutulacağı, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı darülfünunlar (üniversite) kurulmasını temin maksadıyla 1907’nin son aylarında Van Valisi [4] nin tavsiye mektubu ile İstanbul’a gelir. İstanbul ulemasına, ilmini ve Şark ulemasınca kendisine verilen “Bediüzzaman” ünvanının haklılığını kısa zamanda kabul ettirir.
Şark’ta, açılmasını düşündüğü üniversiteyi gerçekleştirmek için Sultan Abdülhamid’den mülakat talep eder. İkinci meşrutiyet günlerine rast gelen bu talebinde başarılı olamayınca, talebini bir yazı ile Saraya iletir [5] (1908).
Meşrutiyete İslam adına sahip çıkar. Bu arada İstanbul gazetelerine çeşitli yazılar yazar (1909) [6]. Ayasofya Camiî’nde onbinlerce cemaate bir Veladet Kandili günü (3 Nisan 1909/12 Rebiülevvel 1327) hitap eder. 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) olayında daima yatıştırıcı olmasına rağmen, haksız ithamlarla sıkıyönetim mahkemesine çıkarılır. Ancak beraat eder. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tasarruflarını idarecilerini tavsip etmeyen Bediüzzaman 1910’da İstanbul’dan ayrılarak Şark’a döner. İrşat maksadıyla aşiretleri dolaşır. Hac niyetiyle Diyarbakır, Urfa, Gaziantep üzeri Şam’a vardığında hacca ulaşmaya zamanı kalmamıştır. (1910 yılının Kurban Bayramı: 13 Aralık 1910 – 10 Zilhicce 1328).
Ulemanın ısrarı üzerine, Şam’da muhtemelen 12 Mart 1911/11 Rebiülevvel 1911-Pazar günü Veladet Kandili münasebetiyle toplanan ve içerisinde yüz kadar âlim bulunan bir cemaate Arapça olarak hutbe verir.
Bunu bilahare, Arapça ve Türkçe olarak “Hutbe-i Şâmiye” ismi ile neşreder[7]Beyrut-İzmir üzeri İstanbul’a döner. Padişah Sultan V. Mehmed Reşat’ın daveti ile, Şark vilayetleri adına, Padişahın Kosova seyahatına katılır (11-26 Haziran 1911) [8]. Trende iki mektep muallimi ile “Hamiyet-i dîniye mi, hamiyet-i millîye mi daha kuvvetli, daha lazım?” konulu sohbetini kaleme alır. İstanbul’da, o zamana kadar telif ettiği eserlerinin hemen hepsini matbaada bastırarak Şark’a geri döner. Van kalesi dibindeki Horhor ismini verdiği medresesinde müderrislik yapar (1911-1914).
Birinci Dünya Harbi’nin patlak verdiği günlerde, talebeleriyle birlikte milis (gönüllü) alayı teşkil eder. Rus-Ermeni istilacılarına karşı vatan müdafaasına koşar. Pasinler ve Bitlis cephelerinde düşmanla çarpışıp, büyük yararlıklar gösterir. Bir kaç talebesi dışında bütün talebeleri ve yeğenleri şehit düşen Said Nursî, Bitlis müdafaası sırasında yaralanarak 2 [9] Mart 1916 günü Rus’lara esir düşer.
Bütün hayatı boyunca kabullenemediği yegane şey zillettir. Bu yönüyle Üstada, bir ‘onur abidesi’ demek yerinde bir tanımlamadır. Esir iken Rus Başkumandanına ayağa kalkmadığı gerekçesiyle idama mahkum edilir ve fakat son anda Başkumandan, Üstadın bu tavrının nedeninin İslam İnancı olduğunu anlaması ve  infazı durdurmasıyla idam edilmez.
İki yılı aşkın esaretten sonra Rusya içlerindeki Volga Nehri kıyısındaki Kosturma’dan firar ederek Varşova, Viyana, Sofya üzeri 8 Temmuz 1918 [10] de İstanbul’a ulaşır.
İstanbul’da devlet ricali (idarecileri) ve ilim çevrelerince takdir ve teveccühle karşılanan Bediüzzaman’a harp madalyası ve gazilik beratı verilir. Padişah tarafından 26 Ağustos [11] 1918’de Darü’l Hikmeti’l İslamiye azalığına tayin edilir. Buradan aldığı maaşla, telif ettiği kitaplarını bastırıp parasız dağıtır (1919-1922).
Esarette gösterdiği onurlu tavrın bir örneğini de işgal altındaki İstanbul’da ‘Dar ül Hikmeti’l İslamiye azası iken ‘Anglikan Kilisesince sorulan ve altıyüz kelimeyle cevap istenen suallerine, Bediüzzaman, İstanbul’un işgalini hatırlatıp; “Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hatta bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevap veriyorum! Çünkü, O devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı, mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lazım geliyor! Tükürün o zalimlerin merhametsiz yüzüne!..” diyerek sual sahiplerinin hak ettiği tavrı gösterir. Ayrıca, cevabını da yayınlar. İstanbul’un işgali sırasında neşrettiği ve İstanbul’un en ücra yerlerine kadar dağıtılan “Hutuvat-ı Sitte” adlı Risalesiyle ehl-i imanın kuvve-î maneviyesini kuvvet-lendirip fikrî istikametini temin ederek işgal kuvvetlerin planlarını bozar.
İttihad-ı İslam fikri, Üstadın hayatında anlamlanan önemli bir nirengi noktasıdır. Kendisi hakkında yapılan ayrımcı spekülasyonlara şiddetle karşı çıkar. Her türlü kavmiyetçi yaklaşımları reddeder.
O’nun, hayalini kurduğu ama hayata geçiremediği en önemli projesi, Mısırdaki “Ezher” Üniversitesinin değişik bir versiyonu olan “Medresetüzzehra” idi. Van merkezli, Şark’ta kurmayı planladığı bu üniversite, modern ilimler ile din ilimlerinin birlikte okutulduğu ve lisanının da kendi deyimiyle “Arapça farz, Türkçe lazım, Kürtçe caiz” olduğu bir medresedir. Bunu Cumhuriyetin başında Meclis’e de kabul ettirir. Şeyh Said isyanı sebebiyle fiiliyata geçirilemez.
İstanbul’da, işgalcilerin baskısı ile Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye Hareketi’ni isyan olarak nitelendiren Şeyhülislam fetvasına, karşı bir fetva vererek milli kurtuluş hareketinin meşruiyetini ilan eder. Bu hizmetleri Ankara Hükümeti’nin ve Millet Meclisi’nin tak-dirini kazanır. Bediüzzaman, arkadaşları, eski Van Valisi I. Dönem milletvekili Tahsin Bey (Uzer) vasıtasıyla Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak tarafından ısrarlı ve müteaddit kere Ankara’ya davet edilir. Tekrar eden bu davetler üzerine, 1922/Ağustos ayı başında Kurban Bayramı’ndan ve Büyük Taarruz’dan önce kendi tabiri ile; “Yeni Said” olarak Ankara’ya gelir. [12] İstasyonda meb’uslar ve bazı hükümet erkanı, arkadaşları tarafından karşılanır. Ulus, Hacı Bayram’da kalır.
Ankara’da kaldığı, 1922 yılı Ağustos ayı başından, [13] 17 Nisan 1923’e kadar yeni kurulmakta olan devlete hâkim olan kadronun yüzleri batıya dönük olduğundan, dine ve İslam’a bakış tarzlarının da menfî olduğunu görür. Davet üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden 9 Kasım 1922 günü yaptığı konuşma, 19 Ocak 1923’de meb’uslara ve kumandanlara hitaben neşrettiği on maddelik “Beyanname” ve Ankara’da telif ettiği Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şule gibi Risaleleriyle ikaz ve tavsiyelerde bulunur. Ayrıca, ikili görüşmelerinde Mustafa Kemal’e; İslam Şeairine sahip çıkmasını, bir inkılap yapılacaksa bunun mutlaka Kur’an’a dayalı olmasının zaruretini ısrarla ifade eder.
Mustafa Kemal’in kendisine teklif ettiği köşk, Şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve yüksek maaş tekliflerini kabul etmez muhtemelen 17 Nisan 1923 (30 Şaban 1341)’de Ankara’dan Van’a hareket eder [14] . Van, Erek Dağı’nda birkaç talebesi ile birlikte inzivaya çekilir.
1925 yılı Şubat ayında çıkan Şeyh Said isyan hadisesiyle hiç bir ilgisi olmadığı, hatta hadise önce-sinde kendisinden destek isteyen Şark Aşiret Reisleri’ni ve Şeyh Said’i isyan niyetinden vaz geçirmeye çalıştığı halde, 1925 [15]Mart ayında Erek Dağı’ndaki uzlethanesinden alınarak  Erzurum –Trabzon –İstanbul -İzmir üzeri Antalya -Burdur ve Isparta’ya oradan da doğru dürüst bir yolu bile bulunmayan ıssız ve dağ başındaki Eğirdir’in Barla Nahiyesi’nde ikamete mecbur edilir.
Bediüzzaman Said Nursî, burada Kur’an Tefsiri olan Risale-i Nur’ları telif etmeye başlar. Birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerinde İslam ve iman hakikatlarını terennüm eder. Bu eserlere, imanını tehlikede gören manevi ihtiyaç sahipleri ve halk büyük rağbet ve teveccüh gösterir. Nur Risaleleri, el’den el’e, il’den il’e dolaşarak Anadolu’da hızla yayılır. O devrede el ile yazılarak çoğaltılan eserlerin sayısı 6oo.ooo’i aşar. Bediüzzaman’ın başlattığı hizmetin cemiyete ve halka mal olması, devrin idarecilerini rahatsız eder. Bu vehimler sonucu, talebeleri ile birlikte, idam talebiyle; 1935 ’de Eskişehir, 1943’de Denizli ve 1948’de Afyon Ağır Ceza Mahkemelerine, 1952’de İstanbul’da, “Gençlik Rehberi” isimli eseri için mahkemeye çıkarılır. Bu mahkemelerden beraat ve Risale-i Nurlar’a iade kararları alan Bediüzzaman Said Nursî, zamanın bazı müstebit idarecileri tarafından yine rahat bırakılmaz. Kastamonu’ da karakol içinde ve karakol karşısında (1936-1943), Afyon-Emirdağ’da çarşı içerisinde bir evde (1944-1960), sıkı tarassut ve takipler altında yaşamaya mecbur bırakılır. 1950’den sonra bu tarassut gevşese de (Isparta-Emirdağ ikametleri) yine gizli dinsizlik komiteleri, zamanın idarecilerine vesvese vermeleri sonucu, takip, taciz ve yıldırmak şeklindeki işkenceler ısrarla devam ettirilir.
Bediüzzaman bütün hayatını Kur’an hizmetine hasreder. Her halukarda Kur’anı öne çıkarır. Davasını “İman Kurtarma Hareketi” olarak tanımlar, baştan sona Kur’anî bir metot izler. 19 ve 20.yüzyılda en büyük sıkıntı olan şuursuzca batıyı taklit, batılılaşma ve bunun sonuçlarının oluşturduğu maddecilik ve menfi felsefe cereyanı karşısında tek çözümün, Kur’an’ın kudsî esasları olduğunu tekrarlar ve;
“Mariz bir asrı hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi ittiba-ı Kur’andır.” Der. Batılılaşma ve onun menfi sonuçlarıyla ilgili olarak da gençleri şu ifadelerle uyarır:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!.. Aya (bilmezmisiniz) Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulümden ve adavetten (düşmanlıktan) sonra, hangi akıl ile onların sefahat ve batıl efkarlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz!?”
Şurası bir gerçektir ki, Bediüzzaman’ın başlattığı hareket, Cumhuriyet tarihinin ilk ve özgün bir ‘İslamî Hareketi’dir.
Bugün, Bediüzzaman gibi gerçek bir aksiyoner ve ışık saçan bir önderin eksikliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Ancak, O’nun eserleri, gençliğe ve müminlere yol göstermektedir. Üstad, ümitsiz değildir. Yaptığı şu değerlendirme hâla geçerliğini korumaktadır:
“Dünya, büyük bir manevî buhran geçiriyor! Manevi temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittikçe yer yüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete (bulaşıcı hastalık) karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı?..” diyerek İslam’ın önemini tekrar nazarlara verir.
Bediüzzaman hak ettiği şekliyle tanınmamakla beraber Risale-i Nur’ların, İslam dünyasınca kucaklanarak okunan kitaplar listesinin bir numaralı sırasına oturtulduğunu görmekteyiz. Bizleri ferahlatan ve heyecanımızı diri tutan şu ifadeleri unutmayalım.
“Evet! Ümitvar olunuz!.. Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır!..”
Ömrünün son günlerine kadar iman ve Kur’an hizmetini büyük bir şevk, kararlılık, dikkat ve titizlikle devam ettiren Bediüzzaman Said Nursî, zor şartlar altında telif ettiği 6.ooo sayfayı aşkın Risale-i Nur Külliyatı’nın, matbaalarda basılmasına ve neşredilmesi-ne muvaffak olur (1957-1960).
Asrımızın idrakine uygun,  ikna edici bir üslupla Kur’an’ın ve İslam’ın Tevhid, Nübüvvet, Haşir (öldükten sonra dirilmek) Adalet ve ibadet gibi ana konularının izah ve isbatlarından ibaret olan ve ilhamen telif ettiği  Kur’an Tefsirleri Risale-i Nur’lar, hayatının en güzel meyvesidir.
Hazırlayan: Mustafa Süzen
http://nurpenceresi.wordpress.com/about/ 

 

TASHİH:

[1]: Dârü’l-Hikmette iken doldurulan nüfus, eşkâl ve ikàmet bilgilerinin bulunduğu Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye Tezkeresindeki 1295-1293 târihleri 5 Ocak - 12 Mart 1878 dışındaki târihlere imkân bırakmıyor..

alt

[2]: 85 yaşında (hicrî) Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (Hicrî takvime göre ömrü en fazla 84 yıl, 8 ay, 24 gün oluyor.)

[3]: Üstâd'ın bir Emirdağ mektûbundaki ifâdelerine göre, “Bedîüzzamân” yâni “çağın eşsiz güzelliği” lakabı Siird'de iken hocalarından Molla Fethullah tarafından verilmiştir.. Ki, 1892 yılına denk düşmektedir.. 
Müküslü Hamza ve Abdurrahman Nursî'nin hazrladıkları Târihçelerde (1918, 1919) ise, bu lakabın verilmesi Van hayâtında olmuştur -1897’den sonra-.

[4]: Eski Van Vâlîsi - yâhud, Bitlis Vâlîsi - ’nin tavsiye mektubu ile İstanbul’a gelir. .. O sıralar Tâhir Paşa, Bitlis vâlîsidir..  (Abdülhamîd'in Vâlîleri, Abdülhamit Kırmızı, 2007) 

[5]: Talebini Mabeyne iletmesi II. Meşrûtiyet’in îlânından önce.. Neşri, 19 Teşrînisânî 1324 (02 Aralık 1908)’de.. 

http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/134-bediuzzaman-in-hayatindan-tesbitler

[6]: İstanbul gazetelerine yazılar yazmaya başlaması 1908’de.

http://www.risaletashih.com/index.php/ihzariye/96-bediuzzaman-in-makalati


[7]: "Bunu bil'âhare, Arabça ve Türkçe olarak 'Hutbe-i Şâmiye' ismi ile neşreder." ibâresi biraz açılmaya muhtâç..
Arapça baskıların İstanbul'da 1912'lerde birkaç sefer "El-Hutbetü'ş-Şâmiyye" ismiyle yapıldığını biliyoruz.. Türkçe'ye çevrilmesi ise ancak 1950'lerde elyazma/teksir şeklinde ve yine "El-Hutbetü'ş-Şâmiyye" ismiye olmuştur..  

[8]: 5 -26 Hazîran 1911 / Kaynaklar

[9]: Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak 3 Mart 1916 günü Rus’lara esir düşer.

http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/343-bediuzzaman-nin-esaret-ve-vatana-donus-guzergahi-ve-esaret-suresi

[10]: Kosturma [Kostroma]’dan firar ederek Varşova, Viyana, Sofya üzeri  17/18 Hazîran 1918’de İstanbul’a ulaşır. 

http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/343-bediuzzaman-nin-esaret-ve-vatana-donus-guzergahi-ve-esaret-suresi

[11]: Pâdişah tarafından 26 Şevvâl 1336, 04 Ağustos 1334 (04 Ağustos 1918) târihli İrâde-i Seniyye ile Darü’l Hikmeti’l İslâmiye azalığına tâyin edilir. 

http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/134-bediuzzaman-in-hayatindan-tesbitler  

[12]: 1922/Ağustos ayı başında Kurban Bayramı’ndan ve Büyük Taarruz’dan önce kendi tâbiri ile.. (BELGE? Dr. Niyazi ÜNVER’in A. Sürûrî’nin günlüğünden çıkardığı bilgilere göre Üstâd’ın Ankara’ya gelişi, 7 Kasım 1922'dir.) 

http://www.risaletashih.com/index.php/esintiler/318-bediuzzaman-m-kemal-gorusmesi-belge

[13]: Ankara’da kaldığı, 1922 yılı Ağustos ayı başından .. (BELGE ?) 

[14]: Van’a gitmek niyetiyle Ankara’dan ayrılır. (Biletin üzerinde, “Ankara mevkıfinden Gebze   mevkıfine..” yazıyor.)alt

[15]: 1926 Mart ayında Erek Dağı’ndaki uzlethânesinden alınarak .. http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/140-bediuzzaman-in-surgun-tarihi

B. Tunç