Pazar, 06 Ekim 2013 19:48

TASHİH VE ELEŞTİRİLER HAKKINDA DÜŞÜNCELER
Prof. Ahmed Akgündüz’ün “Arşiv Belgeleri Işığında BEDÎÜZZAMAN SAÎD NURSÎ ve İLMÎ ŞAHSİYETİ–1” adlı eserine dair, değerli yazar Bahaeddin Sağlam Bey’in “Bir Tashih Numunesi” başlıklı yazısını okuyup, inceledim. Naçizane düşüncelerimi bundan sonraki çalışmalara küçük bir katkı sağlamak amacıyla arz etmek istedim:
 “ www.risaletashih.com ” sitesi, çok hayırlı bir hizmet ifa etmektedir. Kanaatimce, tashih ile tenkit ayrı tutulursa bu hizmet daha da yararlı olacaktır. Yerine göre tenkit de tashih kadar değerlidir. Ancak birbiriyle iltibas edilmemesi gerekir. Tashih çalışmasında; yoruma girmeden, yanlışı düzeltme, eksiği tamamlama söz konusu iken; tenkit,  eksik ve yanlış olan hususları ortaya koyarak yorumlamaktır.
Gerçi tenkidin aslında; artı ve eksi yönlerini ortaya koyarak değerlendirmek varsa da bunu sadece profesyonel sanat eleştirmenlerinde görebiliyoruz. Pratikte yapılan eleştiriler çoğunlukla, eksiğini ve kusurunu yorumlamak tarzında tezahür etmektedir.
Bu noktada, Muhterem B.Sağlam Bey’in eleştiri ile karışık tashih yazısını incelediğimizde; tashihle ilgili sıralamış olduğu çok önemli ilmî hususları, eserin sahibi Muhterem Akgündüz Hoca’nın dikkatlerine ve takdirlerine bırakıp, yazıda eleştiri konusu yapılan birkaç meseledeki düşüncelerimizi, hoşgörülerine sığınarak arz etmek isterim: 
1- Öncelikle, her iki değerli yazarımızın, Risale-i Nur’larda sadeleştirme fikrine karşı oldukları bilindiği halde; Muhterem Akgündüz Hocamız, bu çalışmada, Osmanlıca metinleri günümüz Türkçesine tercümeye ihtiyaç hissetmesi bir çelişkidir.
Metot olarak bazı terkip ve kelimelerin yanına parantez içinde güncel Türkçe karşılıklarını vermek yeterli olabilirdi ve bu çelişkiye düşülmezdi.
Diğer taraftan, Sayın B.Sağlam Bey, yapılan bu metodik hataya dikkat çekmesi gerekirken; adeta tercüme öyle olmaz böyle olur dercesine, eksik veya hatalı bulduğu tercümeyi ikmal ve tashih etmek istemiş ve fakat bunu yaparken orijinal metne sadık kalmadığını görüyoruz.
Misal olarak:  
“İfa­de-i Me­ram” bölümünde;   
Orijinal Metin:  “Bi­rin­ci su­ali ma­al-ce­vap ic­ma­len müd­dea gi­bi vaz’ edi­yo­rum. Son­ra­ki taf­si­lât o müd­de­ayı mün­tic (kadaya kıyasüha maaha) gi­bi­dir. Şöy­le ki: De­miş­ler:“Vü­cud-u Sâ­ni’a de­lil-i va­zıh ne­dir?”
 
A. Akgündüz'ün tercümesi:
 "Birinci soruyu cevaplamakla birlikte özet olarak tez gibi ortaya koyuyorum. Sonraki detaylar, o teze yol açan kıyasları da kendileriyle birlikte olan kaziyeler gibidir.
Şöyle ki: 'Yaratıcının varlığına açık delil nedir?' demişler."
 
B. Sağlam'ın tercümesi:
 "Birinci sual ve cevabı delilsiz bir iddia olarak yazıyorum. Sonra gelecek olan tafsilat bu iddiayı delillendirecektir. Çünkü bu gelecek tafsilat, delilleri beraberinde olan önermeler gibidir."
Japonlar demişler: Allah’ın varlığına açık delil nedir?"
 
DAHA İLK CÜMLEDE YUKARIDAKİ İDDİAMIZ AÇIKÇA GÖRÜLMEKTEDİR. Orijinal metinde ilk cümle olan; Bi­rin­ci su­ali ma­al-ce­vap ic­ma­len müd­dea gi­bi vaz’ edi­yo­rum”ibaresinin tam doğru karşılığının; Birinci sual ve cevabı (!) delilsiz bir iddia olarak yazıyorum.” olmadığını Bahaeddin Bey’in bizlerden daha iyi bilmesi gerekir.
 
Herhalde, Akgündüz Hoca’nın yaptığı hataya kendisi de düşmüş yani işi aceleye getirmiştir.
Söz konusu ibarenin her iki tercümesini mukayese edersek, Akgündüz Hoca’nın tercümesinin orijinal metinle daha uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.
 
Devamında:
Orijinal metin:  “Ce­vap: De­lil-i nu­ra­nî ve ha­yat-ı ate­şîn ve âle­min ay­nı olan Mu­ham­med (a.s.m.); ve kalb-i hi­da­ye­tin li­sa­nı ki Mu­ham­med (a.s.m.)’in li­sa­nı­dır.  
A.Akgündüz'ün tercümesi:
Cevap: "Nurani bürhan ve âlemin gözü olan Muhammed (as) ve doğru yolun kalbi olan dili ki Muhammed(as)in dilidir.”
B. Sağlam'ın tercümesi:
"Cevap: Aydın ve aydınlatıcı, samimi, sıcak ve canlı, kâinatın gözbebeği Muhammed’in kendisi ve hidayetin (doğru rehberliğin) tercümanı olan Muhammed’in (a.s.m) lisanıdır."
 
BURADA, YAPILAN TERCÜMELERİN EKSİĞİNE FAZLASINA DEĞİNMEDEN İŞİN ÖZÜNÜN GÖZARDI EDİLDİĞİNİ  SÖYLEMEK İSTERİM.
Şöyle ki; Japonlar’ın “Vü­cud-u Sâ­ni’a de­lil-i va­zıh ne­dir?” yani “Yüce Yaratıcı’nın varlığına açık delil nedir?” şeklindeki sorusuna;
Cevaben: “... Mu­ham­med (a.s.m.); ve ... Mu­ham­med (a.s.m.)’in li­sa­nı­dır.” Yani Hz. MUHAMMED ve KUR’AN’dır.
Cevabȋ ibaredeki diğer kelimeler edebȋ sanat ihtiva eden tavsiflerdir. İşin özü, Yüce Yaratıcı’nın varlığına iki açık ve somut delil olarak; bizatihȋ Hz. Muhammed (a.s.) ve onun mübarek lisanından öğrendiğimiz Kur’an-ı Azimüşşan’nın gösterilmesidir. (Bu lisan kavramının içine; her sözü doğru çıkan, sahih hadisleri gibi lisan-ı kal ile birlikte; beşer için nümune-i imtisal olan, tavr-ı hayatını gösteren lisan-ı hal’i de ekleyebiliriz.) Madem tercüme ve yorum yapılıyor, bu hususlar ön plana çıkarılmalı, delillerin ne olduğu muğlak bırakılmamalıydı.
 
2- İttihad Terakki ve Abdülhamid’e Muhalefetleri:” başlıklı bölümde;
 "...İşte Üstadın Muhakemat 8. Mukaddimesinde beyan ettiği üzere İslam âlemi, Hicri 300’den sonra ilmi çalışmaları yarı yarıya bıraktı; 500’den sonra tamamen bıraktı...”
 
Anlaşılan o ki; Muhakemat 8. Mukaddime'nin ikinci paragrafında geçen;
"Evvelâ: "Ebnâ-yı mazi"den muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben "mazi" ile tabir ederim, ondan sonra "müstakbel" derim." ibaresindeki;
 “...millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir.  beyanından;
İslam ȃlemi’nin, Hicrȋ 500 yani Miladȋ 1100’lü yıllardan itibaren ilmȋ çalışmaları tamamen bıraktığı hükmü çıkarılmaktadır.
Orijinal metin, yani 8.Mukaddimenin tümü okunur, iyi incelenirse, orada geçen “mümtaz ve serfiraz” ile “mazhar-ı kemal” terimlerinden sadece ilmȋ çalışmaların kastedilmediği,  İslȃm ȃleminin bir bütün olarak ele alındığı, yani sosyal ve hukukȋ yapısı dahil olmak üzere, İslȃm öncesi duruma göre ulaştığı mükemmel merhaleye dikkat çekildiği anlaşılır; mazi ve müstakbel olarak iki devreye ayırdığı İslȃm tarihi dilimleri arasındaki sosyolojik ve felsefî mukayeseler yapıldığı görülür. 
Zaten, H.500 (M. 1100) senesinden sonra İlmî çalışmalar tamamen bırakıldı tezinden; bırakınız bütün İslȃm ȃlemini, Anadolu Selçukluları ve Osmanlıların bilim ve sanata hiçbir katkılarının olmadığı sonucu çıkar ki, bunun doğru olduğu söylenemez. Böyle bir tez, matematikten astronomiye, her sahada çalışmaları ile bilim tarihine geçmiş onlarca alimi görmezlikten gelsek bile,  en azından İbrahim Hakkı Hz.lerine haksızlık olur..
 
3- Yazıda çok iddialı sözlere yer verilmektedir;
 
Misal -1 : "...Ayrıca Üstad 1918’de yayınladığı Sünuhatta Sultan-ı Sabık otuz sene boyunca dini siyasete alet etti; bence dini siyasete alet etmeyen demokratlar, İslamiyeti siyasetten ibaret sanan Müslümanlardan daha iyidirler, diyor. (mealen..) (Asar-ı Bediiyye)"
 
Elimizdeki Sünuhat'ta böyle bir manaya gelebilecek bir ifade göremedim. Ayrıca, 1918'lerde Demokratlar terimi kullanılmış mıdır?
Görebildiğim kadarıyla, Sünuhatta şöyle bir cümle var: "Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zannıyle, şeriata gelen tecavüzü gördünüz... " kastedilen bu ifade ise, bundan halifenin dini siyasete alet ettiği manası çıkarılabilir mi? Halife zaten siyaseten İslam’ı temsil makamında değil midir? Lahikalarda Sultan Hamid’in dindar bir şahsiyet olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Halifenin yanlış uygulamaları olabilir, fakat dini siyasete alet ettiği söylenemez. O başka bir şeydir.
 
Misal -2: Yukarıda gösterilen şekilde,İttihatçılar kastedilerek, "... Bediüzzaman, M. Akif ve benzeri aydın din âlimleri, resmen değilse de fiilen bunlara katıldı." deniliyor.
 
Risalelere baktığımızda; Sünuhat’ta şöyle bir ibare olduğunu görüyoruz:
"Dediler:
"İttihada şedit bir muarız idin, neden şimdi sükût ediyorsun?
Dedim:
Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan; ...”
Ayrıca; Emirdağ Lahikasında yer alan,
“Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi bir gazeteye cevaptır.” başlıklı mektupta; “Üstadımız İttihatçılara muhalif olduğu halde onlar ve Sultan Reşad, bu Darülfünunun inşası için on dokuz bin altın tahsis etmiş, Van’da Üstadımız temellerini atmıştı...” şeklinde bir beyan bulunmaktadır.
Bu iki husus dahi, Bediüzzaman’ın İttihadçılara katıldığı tezini çürütmeye yeterlidir.
Ayrıca, yakın tarih incelenirse, Cumhuriyet döneminde yapılan inkılȃpların ana fikrinin İttihatçılara kadar uzandığı görülür. Onların hürriyet ve meşrutiyete dair fikirlerini tasvip etse de felsefe ve dünya görüşlerine katıldığı söylenemez. Ne Risalelerde ve ne de tarihȋ bir kaynakta Bediüzzaman’ın İttihatçılara katıldığına dair bir delil vardır. Bediüzzaman, davasıyla ve fikirleriyle farklı bir makamda durmaktadır.   
O, Namık Kemal, Prens Sabahaddin, Cemaleddin Afgani ve Celȃl Bayar gibi tarihȋ şahsiyetlerden bahsederken; kimine hürriyetperver, kimine İttihad-ı İslam taraftarı olması, kimine de demokrasiye katkısı sebebiyle takdirini bildiriyor. Yoksa her fiil ve fikirleri doğrudur demiyor. Bazı İttihatçı şahsiyetlere olan takdirlerine bu açıdan bakmak lȃzımdır. Yoksa, meselȃ müfrit ȃlim dediği ve ittihad-ı islȃm noktasında takdir ettiği Ali Suavi’nindinde reform fikirlerini tasvip ettiği düşünülemez.
Misal -3: "...Neticede, Osmanlı bitince, İngilizler, Türkçüleri, Masonların merkezi locasını ve İttihatçıların o inanmayan kesimini organize edip TC’yi kurdurdular. " şeklinde, Türkiye Cumhuriyetini İngilizlerin kurdurduğu gibi bir tez ileri sürülüyor.
 
Oysa, yazının devamında başka bir mesele için mehaz alınan, Birinci Şua'ın 28.ayetinde;
Bediüzzaman Hz.leri;
"...  Avrupa zâlimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir suikast plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti '24'te ilânıyla o plânı akîm bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf, altı-yedi sene sonra, Harb-i Umumî neticesinde yine o suikast niyetiyle, Sevr Muahedesinde Kur'ân'ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirâne fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan 1324’e..” diyor.
 
Bu ibarede Cumhuriyeti, kimlerin ne için ilȃn ettikleri anlaşılırsa, yukarıdaki iddianın havada kaldığı görülür. Esasen böyle bir tez tarihȋ gerçeklerle de bağdaşmaz. Bilindiği gibi bugün dahi İngilizler (Amerika ve batılı büyük güçler de) millȋ hareketleri destekleme yerine statükoyu desteklemeyi menfaatlerine uygun görürler. İslȃm aleminde halen devam eden krallıklar bu sayededir.
Bizdeki Milli Mücadele tarihine bakılırsa, daha Erzurum Kongresinin öncesinde, İngilizlerin baskısı ile Padişahın M.Kemal’i (daha önce tayin etmiş olduğu) Ordu Müfettişliği görevinden azlederek İstanbul’a geri çağırdığı görülür. İngilizler Lozan’da bir takım entrikalar çevirmişlerdir ama o tarihte zaten yapacak başka bir şeyleri kalmamıştı. Cumhuriyetin resmen ilȃnı 29 Ekim 1923 olsa da kafalarda kararlaştırıldığı tarih çok daha öncelere dayanmaktadır. Netice itibariyle Bediüzzaman’ın yukarıda dedindiğimiz tespiti doğrudur. Aksi tezlerin geçerliliği bulunmamaktadır.
 
Misal- 4:  "Bu konuda Ahmed Ağabeyin cümle bazındaki bazı yanlışları:" başlıklıkısmın 2. maddesinde; "Aynı sayfada 93 Harbinin sebebiyetini İttihadçıların öncüleri olan Jön Türklere veriyor. Hâlbuki Üstad, başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar, o tarihte Rus’u İslam’a saldırttı, diyor. (Birinci Şua, 28.Ayet)
 
Bu ibareye kaynak gösterilen, 1.Şua, 28. Ayette, meselenin...O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un '93 muharebe-i meş'umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler..." şeklinde geçtiğini görüyoruz.
 
Burada orijinal metne sadık kalınmamıştır. Risalelerden aktarma yapan herkes, kendine göre az çok değişiklik yaparsa, bunun zararı çokça eleştirdiğimiz niteliksiz sadeleştirme gayretlerinden farklı olmaz.
 
Diğer taraftan, bu ibarede belirtilen hususlar, 93 Muharebesinde Sadrazam Mithat Paşa'nın (Jön Türkler olarak genellemek de doğru değildir.) Padişahın acemiliğinden yararlanarak devleti savaşa sokmasındaki vebalini hafifletmez.
 
Netice itibariyle:
 
- Muhterem Akgündüz Hoca’nın, en başta belirttiğim gibi, Bahaeddin Bey’in yazısında sıralamış olduğu eserdeki önemli ilmî hataların tashihi önerilerini dikkate alarak; bir hata/savab cetveli ile düzeltme yoluna gitmesi;
- Yine Bahaeddin Bey’in “İttihatçıların kurmaylarından olan Enver, Talat ve Cemalin, Abdülhamid’e karşı yaptıklarına pişman olduklarını aktarıyor. Fakat kaynak verilmiyor.” benzeri, haklı eleştirilerini mutlaka göz önünde bulundurmalı ve madem akademik bir çalışma yapılıyor, eserin bundan sonraki ciltlerinde bu gibi eksiklikler olmaması,  (ki, bilebildiğim kadarıyla bu mesele, Cemal Paşa’nın yaverliğini yapmış olan Cevat Rıfat Atilhan’ın hatıralarında geçmektedir.)
- Ayrıca, Akgündüz Hocamızın, Bahaeddin Bey’in çok büyük zaman ve emek gerektiren “...kendileri uygun görürse bu kitabın bütün meselelerini tashih ve tahlil etme niyetindeyim.” şeklindeki teklifini maalmemnuniye karşılaması,
 
- Basit imlȃ ve yazım hatalarına düşmemek için bu denli hacimli bir eserin baskıdan önce, muhakkak surette, yeterince ehil, editörlük hizmetinden yararlanılması;
 
- Bahaeddin Bey gibi değerli yazarların bu gibi kıymetli çalışmalara, yapıcı ve destekleyici katkılarını devam ettirmeleri,
 
- Her hȃl ü kȃrda Risale-i Nur’lardan yapılan alıntılarda orijinal metne sadık kalınarak, şahsî düşünceler ile Risalelerin ayrı tutulması.. temennimizdir..
 
R. Kalyoncu 6.10.2013